15-16 Haziran: Görünenin arkası

15-16 Haziran: Görünenin arkası

Bu büyük direnişi hâlâ nostaljik bir DİSK edebiyatı yaparak anmak, sınıfımızın tarihine saygısızlık anlamına gelmekle kalmaz, sınıfın bilincini bulandırmakta ısrar ya da o suça ortaklık anlamına gelir. Eğer o tarihe bir nebze olsun saygımız kalmışsa onun yıldönümünde tam da onda cisimleşen devrimci cesaret ve kararlılığı kuşanmanın önemini ve aciliyetini öne çıkarmalıyız! O cesaret ve kararlılığı kuşanarak proletaryanın devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde yeni bir yol açma yönündeki çabalarımıza hız vermeliyiz!

15-16 Haziran Direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketinin tarihinde bugüne kadar aşılamamış zirvelerden biridir.

Bu eylemin önemi, kitleselliği ve sergilediği militanlık yanında doğurduğu sonuçlarda da kendisini gösterir. Dönemin devrimci-sol hareketi içinde bile Türkiye’de toplumsal devrime öncülük edebilecek nicelik ve nitelikte bir işçi sınıfının olmadığı şeklinde tezlerin ortaya atılabildiği koşullarda sınıfın sadece varlığını değil yaptırım gücünü, dolayısıyla toplumsal değişim ve dönüşüm süreçlerinde oynayabileceği rolü adeta kafalara vurarak göstermiş olması bunların başında gelir.

Gerçi o muazzam kitlesel patlama bile hayatı kafalardaki şablonlara uydurmakta ısrarın sağladığı kolaylık ve düşünsel konformizmin duvarlarını bütünüyle yıkamamıştır ama işçi sınıfı devrimciliğine en uzak zihinlerde bile belirgin izler bırakmıştır.

Fakat o görkemli hareketin teorik açıdan asıl tarihsel önemi, Türkiye işçi sınıfının sınıf haline gelişi/dönüşümü açısından içerdiği anlamda saklıdır.

“Kendinde sınıf-kendisi için sınıf”

Yüzeysel bir Marksizm anlayışı sınıf konusunu çoğu kez özcü bir yaklaşımla ele alır. Ona göre üretim araçları karşısındaki konumundan hareketle emeğini satmaktan başka hiçbir geçim aracına sahip olmamak işçi sınıfını (ve kimlerin ona dahil olduğunu) tanımlamaya yeter. Marksist açıdan bu elbette sınıfı tanımlamanın belirleyici ölçütüdür. İşçi sınıfının toplum içindeki yerini-kapsama alanını en başta bu temel ölçütü kullanarak belirleyebiliriz. Fakat nesnel konum olarak sınıf gerçeğiyle bu konumunun yanında siyasal-toplumsal bir güç olarak sınıf gerçekliği bir ve aynı şeyler değildir. Lenin bu farkı “kendinde sınıf-kendisi için sınıf” ayrımıyla ifade eder. Onun hareket noktasını da Marx’ın Felsefe’nin Sefaleti’nde dile getirdiği şu özlü tanım oluşturur:

“Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınlarını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak birkaç evresini belirtmiş olduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur. Ama sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşımdır”.

Geçmiş, bugün ve gelecek köprüleri

15-16 Haziran direnişine bu hatırlatmalar ışığında baktığımız zaman, onun Türkiye işçi sınıfının sınıflaşma sürecindeki yeri ve tarihsel anlamı gözümüzde herhalde daha iyi canlanır. Bu arada görünenlerin arkasında yatanları yakalamamız olanaklı hale gelir. Bunu yapabildiğimiz ölçüde de 15-16 Haziran anmaları, sınıfımızın tarihine övgüler düzdüğümüz nostaljik iç çekişler olmanın ötesine geçer, o geçmişle bugün ve gelecek arasındaki bağları kurmamız kolaylaşır.

15-16 Haziran bugüne dek hep sınıfın DİSK’e sahip çıkması yönüyle anıldı. Bu elbette doğrudur. İşbirlikçi Türk tekelci burjuvazisinin kendisini Amerikan beslemesi Türk-İş’in sarı sendikacılık cenderesine mahkum etme girişimini Türkiye işçi sınıfı bu görkemli direnişiyle geri püskürttü, DİSK’in, burjuvazi ve onun hizmetindeki Süleyman Demirel Hükümeti tarafından tasfiye edilmesine izin vermedi. Bu özelliğiyle 15-16 Haziran Direnişi tam da Marx’ın yukarda aktardığımız tanımına denk düşen “sınıfın sınıfa karşı savaşımı, politik bir savaşım”dı.

Kaldı ki yüzbin civarında işçinin o gün ölümüne öne atılarak savunduğu DİSK’in kendisi zaten yine kavganın içinde şekillenmişti. Bu açıdan arada bir süreklilik ilişkisi vardır. 15-16 Haziran’a “zirve” özelliğini kazandıran da bu süreklilik ilişkisidir zaten. DİSK’in kuruluşuna öncülük eden sendikacıların bu süreçteki rolleri ve emekleri elbette küçümsenip unutulamaz. Fakat DİSK masa başında alınan kararlar sonucunda değil asıl olarak 1961 yılının son günü yapılan Saraçhane Mitingi’yle başlayıp Kavel, Demirdöküm, Rabak, Sungurlar… direnişleriyle devam eden bir grev ve direnişler zincirinin ürünü olarak kavganın içinde doğmuştur.

15-16 Haziran: Sınıflaşma sürecinin zirvesi

15-16 Haziran Direnişi bu yönüyle de bir zirvedir. Daha açık anlatımla, Türkiye işçi sınıfının 1960’ların başından itibaren ivmelenen sınıflaşma sürecinin zirvesidir. İki gün süren eyleme sadece DİSK üyesi işçilerin değil Türk-İş üyesi işçilerin de katılmış olması 15-16 Haziran’ın “sınıfa karşı sınıf” özelliği yanında sınıfın sınıflaşması açısından da nasıl anlamlı bir sıçrama eşiği olduğunu gösterir.

Resmi olarak 1967 Şubatı’nda kurulan DİSK’i, kurucular kurulunu oluşturan sendikacılarla bağımlı Türkiye kapitalizminin 1950’ler sonrası yaptığı sıçramaya paralel olarak büyüyüp serpilen işçi sınıfının köylülükten işçileşmeye yöneliminin birbirini besleyip büyüttüğü simbiyotik ilişkinin ürünü olarak görmek gerekir. Zaten başlangıçta ilişkinin her iki tarafının da birbirinden güç ve cesaret alarak ötekini de ileriye çektiği bu ilişkinin bozulup taraflardan biri (DİSK yönetimleri) bu ortak yaşamdan yararlanmaya devam ederken ötekinin (işçi sınıfı ve onun sendikal mücadelesi) zarar gördüğü parazitik (parasitism) bir ilişki halini alması DİSK’in DİSK olmaktan çıkışını da beraberinde getirmiştir. Bazılarına “şaşırtıcı” hatta “zorlama” bir bağlantı gibi gelebilir belki ama 15-16 Haziran Direnişi bu açıdan da bu deformasyonun başlangıç noktası olarak görülebilir.

15-16 Haziran: Dalganın büyüklüğü herkesi ürküttü

Hareket her ne kadar dönemin DİSK yönetiminin çağrısı üzerine başladıysa da 15-16 Haziran asıl olarak kendiliğinden bir karakter taşır. DİSK yönetiminin çağrısı fabrikalarda kalınarak iş bırakma ve çeşitli protesto eylemleri yapılmasıyla sınırlı bir çağrıdır. Fakat harekete geçen sınıfın eylemi daha ilk günden bütün tahminleri aşar, kafalardaki sınırları parçalar, kimsenin ummadığı kitlesellik ve militanlıkta bir dalga halini alır. Dalganın büyüklüğü burjuvazi ve burjuva devleti olduğu kadar dönemin DİSK yönetimini de ürkütür. İlerleyen yıllarda o zamana kadar Türkiye toprağına ayak dahi basmamış mülteci bir örgüt olarak TKP’nin DİSK’e “çökmesini” mümkün kılan isimlerden biri olan Kemal Türkler 15 Haziran akşamı devletin radyosu TRT mikrofonlarından sınıfa “sakin olup caddelerden çekilme” çağrısı yapar. Yani o muazzam hareketin önüne baraj kurup ateşi söndürmeye soyunur. Burjuvazi ve onun devletinin tahammül sınırlarının dışına çıkılmasından duyulan korkunun dile gelişidir bu çağrı. Öz olarak DİSK yönetiminin DİSK’i DİSK yapan anlayış ve ruhtan artık vazgeçme yönelimine girişinin ilk adımıdır.

Emek-sermaye çelişkisinin keskinleşmesine paralel olarak burjuvazinin saldırı ve dayatmalarının şiddetine -bu arada DİSK içindeki güç dengelerinin değişimine- bağlı olarak arkasına saklanılan gerekçeler ve büründükleri biçimler değişkenlik gösterse de 15 Haziran gecesi atılan bu ilk adımın arkası ilerleyen yıllarda derinleşerek gelir.

Bugünkü DİSK

Bugün karşımızda artık nasıl bir DİSK gerçeğinin olduğu son 1 Mayıs sürecinde görülmüş olmalıdır. Yasaları ve yasakları umursamayan grev ve direnişler ateşi içinde doğmuş ve adında bile devrimcilik iddiasını taşıyan bir zamanların DİSK’inin esamesi bile yoktur ortada. Kavga günü olmaktan çoktan çıkardığı 1 Mayıs öncesi usulen de olsa devrimcilerle yan yana gelmekten dahi kaçarken Süleyman Soylu gibi çürümüş bir faşistle tam da 1 Mayıs arefesi aile fotoğrafı çektirmekte beis görmeyen, sırf zevahiri kurtarma belasını yapma zorunluluğunu duyduğu 1 Mayıs müsameresini bile mırın-kırın etmeden 29 Nisan’a çekebilecek kadar ruhsuzlaşmış bir DİSK gerçekliği vardır bugün artık karşımızda.

Acı gerçek bu kadar çıplak biçimde karşımızda dururken 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ni hâlâ nostaljik bir DİSK edebiyatı yaparak anmak, sınıfımızın tarihine saygısızlık anlamına gelmekle kalmaz, sınıfın bilincini bulandırmakta ısrar ya da o suça ortaklık anlamına gelir. Eğer o tarihe bir nebze olsun saygımız kalmışsa onun yıldönümünde tam da onda cisimleşen devrimci cesaret ve kararlılığı kuşanmanın önemini ve aciliyetini öne çıkarmalıyız! O cesaret ve kararlılığı kuşanarak proletaryanın devrimci sınıf sendikacılığı çizgisinde yeni bir yol açma yönündeki çabalarımıza hız vermeliyiz!

İşçi sınıfının mevcut tablosu

İşçi sınıfının gövdesinin hem üretim organizasyonları hem de ideolojik-kültürel hegemonya saldırısıyla uzun yıllara yayılmış şekilde örgütsüzleştirildiği bir tablo var karşımızda. Sınıfın kağıt üzerinde sendikalı görünen kesimlerinin toplamı taş çatlasa yüzde 10’u geçmiyor. Mevcut sendikaların tükenmişliği yüzünden aslında onlar bile fiilen örgütsüz ya da iktidar blokunun uzantısı sözde sendikalar aracılığıyla burjuvazinin bazı kesimleriyle ideolojik bir angajman ilişkisi içinde. Bütün dezavantajlara rağmen işçi sınıfı içinde gözle görülür bir örgütlenme arayışı ve yönelimi var. Sendika bürokrasisinin tüm mecalsizliğine ve çürümüşlüğüne rağmen burjuvazinin “ucuz emek cenneti” olarak pazarlamaya çalıştığı Türkiye’deki vahşi sömürü koşullarının derinleşmesi sınıfın azımsanmayacak bölüklerinde giderek büyüyen bir yönelim haline getiriyor bunu.

Mevcut sendikaların bu yönelimi örgütlemesi mümkün değil, bazı parçalarını örgütlese bile sınıfın öz çıkarları temelinde bir nitelik kazandırması imkansız. Bu iki yönlü gerçeklik sınıf içinde daha kapsamlı bir çalışma yürütme tarihsel görevini bizler için yakıcılaştırıyor.

Sınıfı örgütleme görevi

Bu görev hem sınıfı işyeri komite ve meclisleri-konseyleri temelinde örgütlü hale getirecek bir çalışma planıyla hareket etmeyi hem de mevcut sendikaları sınıfın çıkarları- devrimci sınıf sendikacılığı çizgisi temelinde ele geçirmeyi hedefleyecek daha kapsamlı bir perspektifle hareket etmeyi şart koşuyor.

İşçi sınıfının yeni bir 15-16 Haziran yaratmasını beklemek mevcut koşullar içinde abestir. Ancak hem sınıf içinde örgütlenme arayışının görünürleşmesi hem de dönemin Metal Fırtına örneğinde tanık olduğumuz türden ani patlamalara açık yapısı dikkate alınarak yürütülecek sabırlı ve ısrarlı bir çalışma, devrimci öncülük iddiasındaki güçler açısından sıçramalı gelişme olanağını içinde taşıyor. Yeter ki devrimci olanda ısrar zayıflayıp yitirilmesin, yeter ki gündelik küçük başarılarla yetinen bir ufuksuzluk ve iddiasızlık anaforuna kapılınmasın, yeter ki proletarya devrimciliğinin tarihsel amaç ve perspektifleri sulanıp silikleşmesin!..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar