15. Program: Marksizmde parti ve öncülük- II

15. Program: Marksizmde parti ve öncülük- II

Bu programın ağırlık noktasını gelecekte nasıl bir parti ve öncülük anlayışıyla hareket etmeliyiz konusu oluşturuyor.

Sosyalizm ve geriye dönüşler konusundaki podcast dizimizin 15. programında yazarımız H. Selim Açan’la konuğu Marksist tarihçi Erdoğan Aydın partinin öncü rolü üzerine konuşmayı geçen programda kaldıkları yerden sürdürdüler. 

Sohbetin başında konuşmaların uzamasının konuların öneminden kaynaklandığı görüşünde birleşen konuşmacılardan Erdoğan Aydın, devrimci bir gelecek perspektifi inşa edebilmek için doğru soruları sormanın ve cesur bir muhasebenin önemine dikkat çekti. 

Bu görüşü paylaştığını söyleyerek konuşmasına başlayan H. Selim Açan ise, bu dizinin genel amacını da Marksizmin bilimsel sosyalizm öğretisinin özüne uygun devrimci bir gelecek perspektifinin en azından belirli ipuçlarını yakalamak oluşturduğunu vurguladı. Marksizmde öncülük anlayışı ve partinin rolü konusuna ilişkin bu programın ağırlık noktasını da bunun oluşturması arzusunu dile getirdi. 

Nitekim bu haftaki sohbetin son bölümünü her iki konuşmacının da gelecekte nasıl bir devrimci öncülük anlayışıyla hareket edilip partinin hem kendi içinde hem de işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ilişkisinin hangi esaslar temelinde nasıl kurulması gerektiğine dair somut önerileri oluşturdu. 

O konuya gelmeden önce H. Selim Açan, öncülük misyonunun kapsamı ve gerektirdiği nitelikler bakımından devrim öncesi ile siyasi iktidarın ele geçirilmesinden sonraki sosyalizmi inşa süreci arasındaki farka dikkat çekerek sözlerine başladı. Aygıt olarak partinin ve onu oluşturan kadroların birincisi bu farkı gözden kaçıran bir tutuculukla hareket ettikleri zaman, ikinci olarak da elde edilen başarıların başlarını döndürmesi sonucu “doğruların tekelini ellerinde tuttukları” vehmine kapılmalarının öncü-kitle ilişkisinin kuruluşunda tepeden inmeci, bürokratik bir yozlaşmayı beraberinde getirdiğine işaret etti. 

Bu bozulmanın her şeyden önce sosyalizmin insanı her bakımdan özgürleşme amacıyla çeliştiğini vurguladı. Kendini kitlelerin üstünde görmeye başlayan bu tarz bir “öncülük” anlayışının akıl satıcılığına soyunmasının, farklı görüşleri bir sapma olarak  giderek düşmanca bir faaliyet olarak görmesinin kaçınılmaz sonuçlar olarak karşımıza çıkacağını dile getirdi. 

Bu bağlamda Sovyetler Birliği örneğinde 1925 sonrası yaşanan ve bütün tarafların kabul edilemez yöntemlere başvurduğu parti içi mücadele sırasında hiçbir kanadın bu açıdan özde birbirinden farklı bir yaklaşım içinde olmadıklarına dikkat çekti. Fakat bunun tabii ki işlenen karşılıklı suçları mazur gösterme gerekçesi olarak kullanılamayacağını özellikle vurguladı. 

Bu noktada Erdoğan Aydın, o  süreçte bütün tarafların “mutlak doğruyu kendilerinin temsil ettiği” vehmiyle hareket ettikleri tespitini paylaşmakla birlikte “yapamamış” olanla “yapmış” olanı aynı kefeye koyamayacağımıza işaret etti. 

Sohbetin ilerleyen bölümlerinde “Lenin’in vasiyeti” olarak da adlandırılan “son mektup” konusu gündeme geldi. Bu mektubun varlığına inandığını belirten Erdoğan Aydın Lenin’in o mektupta Stalin’e yönelttiği eleştirileri hatırlattı. O mektubun Krupskaya’yla Lenin’in kızkardeşi Mariya Ulyanova’nın bir tezgahı olduğuna dair fanatik bir anti-Stalinist tarihçi olan Stephen Kotkin ve Yuriy Yemelyanov’un son yıllarda yayınladıkları belgelere dayalı incelemeleri hatırlatan H. Selim Açan, velevki doğru saysak bile Lenin’in hasta yatağında kaleme aldığı o “mektup”ta Stalin’i “yoldaşlarla ilişkilerinde kabalıkla” suçlarken Troçki’ye hem o mektupta hem de Parti tarihi boyunca bundan çok daha ağır eleştiriler yönelttiğini hatırlattı. Devamla isterse Lenin olsun komünist bir partide veliaht tayini anlamına gelecek tutum ve yaklaşımların sahiplenilip onaylanamayacağını vurguladı. 

Sohbetin son bölümünde geçmiş tarihsel deneyimlerden gelecek açısından hangi sonuçları çıkarmalıyız konusu üzerinde duruldu. Bu konuda Erdoğan Aydın, dogmatik bir parti formülasyonundan uzak durmanın dışında Sovyetleri gerçek anlamda iktidar yaptığımız, sosyalizmin amaçlarına uygun bir anayasa yaptığımız, bağımsız yargı başta olmak üzere iktidarı denetleyecek denge-denetleme mekanizmaları kurduğumuz, kadınların, gençlerin, diğer toplumsal kesimlerin özel örgütlülükleri aracılığıyla görüşlerini özgürce dile getirebildikleri bir sistemi kurduktan sonra gerisini proletaryaya bırakmalıyız temel görüşünü dile getirdi. Proletarya buna rağmen sosyalizmi istemiyorsa demek ki zaten sosyalizmi kurup yaşatabilmenin koşulları henüz yeterince oluşmamış demektir, buna rağmen süreci zorlayıp diktatörlük kirine bulaşmamızın alemi yok vurgusunu yaparak görüşlerini açımladı. 

Berlin duvarları inşa ederek sosyalizmi kurup koruyamayacağımız noktasında aynı görüşte olduğunun altını çizen H. Selim Açan ise, proletarya diktatörlüğünün parti diktatörlüğüne dönüşmemesi için atılacak ilk adımın proletarya iktidarının belli bir sağlamlığa kavuşmasından sonra parti ile devlet işlerini birbirinden ayırmak olduğu görüşünü dile getirdi. Fakat günümüzde sosyalizme yeniden çekim gücü kazandırabilmek için kendimizi sadece parti ya da proletarya diktatörlüğünün nasıl örgütlenmesi gerektiği gibi tekil konularla sınırlamadan hayatın her yönünü kucaklayan somut ve canlı bir sosyalizm projesi ortaya koymamızın zorunluluğunu vurgulayarak sözlerini bağladı. 

Dizimizin 15. programını aşağıdaki dijital platform linklerinden dinleyebilirsiniz: 

Spotify

Youtube

Anchor

Google Podcasts

Pocket Casts

RadioPublic

Breaker


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar