Hindistan’da ayaklanmanın birinci yılı: Kavgalı kastlar birlikte direniyor

Hindistan’da ayaklanmanın birinci yılı: Kavgalı kastlar birlikte direniyor

“Neoliberalizmin özüne karşı cephe alınmıştır. Aslında bu yeryüzünün herhangi bir yerindeki neoliberal-neofaşist ittifaka karşı dünyadaki en büyük meydan okumadır.”

Kavel Alpaslan

Uzun bir süredir Hindistan’da yüz milyonlarca çiftçinin protesto gösterilerine tanıklık ediyoruz. Ülkede milyonlarca köylü bir yılı aşkın süredir, sağcı Narendra Modi Hükümeti’nin neoliberal tarım ‘reformlarına’ karşı çıkıyor.

Ekonomik ‘serbestleşme’ ile tarımda sermayenin etkisini güçlendirecek üç madde geçtiğimiz yılın Eylül ayında yürürlüğe girdi. İki yüzü aşkın çiftçi örgütü de o gün bugündür yasaların geri çekilmesi talep ediyor. Bu süre içerisinde düzenledikleri mitinglerle, kapattıkları yollarla, verdikleri kayıplarla gündemimize gelen Hindistanlı çiftçiler hem ülkenin hem de dünyanın pek alışık olmadığı şekilde bir tarih yazıyor.

Biz de neoliberalizm ve emperyalizm üzerine çalışmalarıyla tanınan marksist ekonomist Prof. Prabhat Patnaik ile hem Hindistan’daki çiftçi mücadelesinin köklerini, hem güncel durumunu hem de neoliberal reformların ülkeye ve dünyaya etkilerini konuştuk.

NEOFAŞİZMİN NEOLİBERALİZMLE İTTİFAKI

Söze bugün Hindistan gündemindeki kriz ile başlayalım Narendra Modi Hükümeti bir süre önce neoliberal reformları yürürlüğe koydu, bunlardan bir tanesi de tarım alanında yapılacak değişiklikleri içeriyordu. Tarım ‘reformunun’ ardından Hindistanlı çiftçilerin devasa seferberliğine tanıklık ettik ve şimdi seferberliğin üzerinden bir yıl geçti. Size sorum neden geçtiğimiz yıl Hindistan’da karşılaştığımız çiftçi eylemleri geniş katılımlı ve uzun soluklu olduğu? Bunun Hindistan ve dünya için anlamı nedir?

Modi Hükümeti’nin iktidara gelişi, neoliberalizm ile neofaşizmin bir ittifakının sonucu. Neoliberalizmin bu ittifaka ihtiyacı var çünkü yüksek Gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) büyümesi ile herkesin daha iyi bir yere getireceğine dair dayanak, sürüncemeli bir kriz içerisinde yutularak eski cazibesini yitirdi. Bu durumda neofaşizm de söylemde bir değişiklik getiriyor: ‘Ötekiye’ nefret (bu örnekte Müslüman azınlık), insanları şiddetli bir acıya sürükleyen neoliberal rejime karşı duyulan öfkenin yerini alıyor, acıyı ‘hafifletiyor’. Şaşırtıcı olmayacak şekilde Hindistan’daki neofaşist parti büyük şirketlerin sağladığı fonların içerisinde yüzüyor ve karşılığında büyük şirketlerden yana olan neoliberal gündemi sadakatle yerine getiriyor.

Yerel tekeller ve uluslararası tarım sektörünün çiftçilerin hakkına el uzatmasının üstü kapalı bir şekilde söylenişi olarak okunabilecek ‘tarımsal reformlar’ işte bu neoliberal gündemin bir parçasıdır. Dirijist rejim daha önce böylesi bir yaklaşıma karşı köylüyü korumuş ve sömürgecilik karşıtı mücadele döneminde verilen sözleri tutarak devlet yardımları ve fiyat desteği de dahil olmak üzere çeşitli yollarla desteklemiştir. Her ne kadar neoliberal rejim piyasa için üretilen ürünlere fiyat desteğini kaldırmış ve son 25 yıl içerisinde 4 yüz bin çiftçinin intiharına sebep olmuş olsa da tahıllar için fiyat desteği bir şekilde devam etmişti, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) emperyalist baskısına rağmen! Aslında DTÖ görüşmelerinin Doha etabı, daha evvelki Hindistan hükümetlerinin, sahip oldukları neoliberalist görüşe rağmen taviz vermeye cüret edemedikleri için durduruldu. Emperyalizm, Hindistan’ın metropolden yiyecek ithal etmesini ve kıta büyüklüğündeki kara parçasını, talep edilen ürünleri yetiştirmek için kullanmasını istiyor; ancak Hindistan için bu köylüleri piyasa fiyatlarındaki dalgalanmaların insafına bırakma anlamına geliyor. Köylüler borç batağına saplanıp, endüstriyel tarımın uşağı haline geliyor ve devlet kamu tahıl dağıtım sistemini parçalara ayırıyor.

MÜSLÜMAN VE HİNDU KÖYLÜLER BİR ARADA

Modi Hükümeti, son zamanlarda yürürlüğe giren tarım yasaları aracılığıyla, tahıllar için fiyat desteğini geri çekti ve ‘sözleşmeli çiftçiliği’ kolaylaştırdı. Modi Hükümeti’ne bu cesareti 2019 yılında yeniden iktidar koltuğuna oturması verdi, ayrıca pandemi kisvesi altında söz konusu adımı atmaya cüret edebildi. Köylü ayaklanması (ben ‘çiftçi’ yerine eski usul ‘köylü’ demeye alışkınım) işte bu yasalara karşı; köylüler sadece kendi çıkarları için değil, aynı zamanda ülkenin gıda güvenliği ve ‘gıda emperyalizminden’ kurtuluş için de savaşıyor.

Hareketleri tarihidir: Kadınların bu mücadelede eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yer aldığını gördük; Müslüman ve Hindu köylülerin birlikte yer aldığını gördük ve köylülerle gündelikçilerin bir araya geldiğini gördük -ki nadir rastlanılan bir durumdur. Neoliberalizmin özüne karşı cephe alınmıştır. Aslında bu yeryüzünün herhangi bir yerindeki neoliberal-neofaşist ittifaka karşı dünyadaki en büyük meydan okumadır. Mücadelenin sonucu Hindistan’daki demokrasinin geleceğini belirleyeceği gibi diğer her yerde de etkisi olacaktır.

‘TALEPLERİN TEMEL OLUŞU KÖYLÜLERİN BİRLİĞİNİ SAĞLADI’

Hindistanlı çiftçilerin mücadelesine dair bir diğer ilgi çekici gerçek ise çeşitli çiftçi örgütlerine rastlıyor oluşumuz. Anladığım kadarıyla bu örgütlerin hepsi aynı siyasi çizgiyi paylaşmıyor. O halde farklı örgütleri bir araya getiren sosyo-ekonomik arka plan nedir?

Köylü mücadelesinin bir diğer dikkat çekici yönü tam olarak budur. Hareket, belirli bir siyasi görüşü paylaşmayan bir köylü örgütler kurulu tarafından yönetiliyor. Buna rağmen Hindistan Anayasası’nda kutsal bir yeri olan demokrasi, laiklik, haklara saygı ve eşitlikçi toplum gibi değerleri paylaşıyorlar. Köylü hareketi, siyasi partilerin kendilerine sunduğu desteği memnuniyetle karşılarken, siyasi partilerin platformunu kullanmasına engel oldu. Sol, büyük ölçüde hareketin parçasıdır ancak sadece kimi köylü örgütleri vasıtasıyla, siyasi partiler olarak değil.

Kararlar şimdiye dek önde gelen köylü örgütleri arasında herhangi ciddi görüş ayrılığı olmaksızın birlik içerisinde alındı, hükümetin kendi çıkarı için kullanmaya can atacağı kışkırtmalara mahal verilmedi. Böylesi bir birliğin varlığını sürdürebilmesindeki nedenlerden biri de tek bir hedefe, yani üç yasanın geri çekilmesine odaklanılması oldu. Hükümet ise neoliberal-neofaşist karakterine uygun bir şekilde bu talebi reddetmekte ısrarcı.

Başka bir deyişle, mücadele o kadar temel ve basit bir konuya yaslanmıştır ki bu yüzden köylü örgütleri arasındaki siyasi farklılıkların kapsamı su yüzüne çıkmamıştır.

KÖYLÜLERİN EK ÇELİŞKİSİ TEKELLERE KARŞI

Köylülerin sosyo-ekonomik arka planları farklıdır. Solda konumlanan bizler, köylülüğün farklı kesimleri arasında sınırlar çizmeye alışığız. Mesela zengin köylüler, orta köylüler ve yoksul köylüler, vesaire… Bu Lenin’e kadar uzatılır ve Mao tarafından ileri taşınır. Ancak bu kişiler köylülüğü ele alırken toprak sahipleri ile çelişkileri bağlamı üzerinden söz ediyordu. Bu çelişki devam ediyor etmesine ama şimdi köylülük ile tekelci yerli ve yabancı sermaye arasında öne çıkan bir ‘ek’ çelişki var. Bu çelişki o kadar ezici ve iki taraf arasında mahşeri bir ‘eşitsizliğe’ sahip ki, kıyaslama yapıldığında köylülük ‘içindeki’ farklılıklar önemsiz hale geliyor. Köylülerin ajitasyonunu yaptığı konularda köylülük ‘içindeki’ farklılıklar da yersizleşiyor.

Bununla birlikte tarihsel olarak bu bölgedeki köylülüğün içerisinde her zaman bazı eşitlikçi gelenekler belirgin olmuştur. Sihizim gibi dinlerde hiç kimsenin dışlanmadan beraberce yemek yediği ‘langar‘ adı verilen yapı gibi. 

KAVGALI KASTLAR BİR ARADA

Hindistan işçi sınıfı tarihi bize pek çok çiftçi eylemi sunuyor. Bize bugün karşımıza çıkan hareketin köklerine dair neler söyleyebilirsiniz? Hindistanlı çiftçilerin ekonomik yapısı tarih boyunca nasıl şekillendi?

Hindistan’daki köylü mücadelelerinin tarihi yeterince araştırılmamıştır, bu kısmen birleşik mücadelelerin olmamasından kaynaklanıyor. Hatta aynı anda meydana gelen mücadeleler bile koordine edilemeyen bir dizi ‘yerel’ mücadele halini aldılar. Kısmen de nadir bir şekilde basit köylü mücadelelerine rastlamamızdan dolayı; çeşitli dini kıyafete büründüler. Marksist araştırmalar bu dini mücadelelerin özünde köylü mücadelesi olduğunu göstermiştir ve dini maskeyi kaldırdığımız zaman zengin bir tarihi gün yüzüne çıkartabiliyoruz. Örnek vermek gerekirse Babür İmparatorluğu’nun çöküşü haddinden fazla devlet kazancının verdiği sıkıntıyla birlikte ortaya çıkan bir dizi köylü isyanıyla gerçekleşmiştir. Ancak dışarıdan bakarsanız bu isyanların mezhepsel ayaklanmalardan ibaret olduğunu göreceksinizdir.

Yapısal sorunla başa çıkmanın en kolay yolu tarımda sadece üç sınıfın olduğunu düşünmektir: Toprak sahipleri (ağaları), köylüler ve gündelikçiler. Toprak ağaları toprakların sahibidir ancak ne kendi emeğini ne de ailelerinin emeğini tarıma dahil etmezler; köylüler de toprağa sahiptir ancak ağaların aksine kendi emeklerini ve ailelerinin emeklerini tarıma dahil ederler. Gündelikçilerin ise çok az toprağı vardır ve genelde başkaları için çalışırlar. Neoliberalizm tarafından uygulanan ve tarımı kâr edilemeyen bir alan haline getiren baskı, çoğu toprak sahiplerinden oluşan daha varlıklı kesimlerin tarımdan çeşitli işkollarına dönüşmesine neden oldu. Bu nedenle bugün yürütülen kampanya, gündelikçilerin desteği ile köylüler tarafından yürütülüyor.

Maddi çıkarlarında çelişkilerin olması dolayısıyla köylülerin ve gündelikçilerin bir araya gelişi eşine az rastlanır bir durum; iki grup aynı zamanda farklı ve hasım kastlara mensuptur. Köylüler genelde ‘jat‘ topluluğundandır ki bunların arasında Sih ‘jatlar‘ ve Hindu ‘jatlar‘ bulunur. Gündelikçiler ise ‘dalit‘ kastındandır ve ‘dalitlerin‘ -en azından köylü hareketinin en güçlü olduğu Delhi’yi saran bölgelerde- tarihsel olarak toprak sahibi olmasına izin yoktur. Ancak bugün karşımıza çıkan hareket, köylüleri ve gündelikçileri bir araya getirerek yeni bir çığır açmıştır: Geleneksel olarak sosyal ve ekonomik alanda kavgalı oldukları için bunun olağanüstü bir anlamı vardır.

‘NEOLİBERALİZMİN ÖZÜ HAKLARA SALDIRMAKTIR’

Dünya genelinde işçilerin ve çiftçilerin haklarına yönelik son dönemde şiddetlenen bir neoliberal taarruza tanıklık ediyor oluşumuz tesadüf olmasa gerek. Bu saldırılarla ilişkili bir şekilde Covid-19 pandemisinin Hindistan’daki emekçi kitleler için nasıl bir etkisi olduğunu söyleyebilirsiniz?

Neoliberalizm altında taarruzun bir tesadüften ibaret olması bir tarafa, neoliberalizmin tüm amacı zaten böylesi saldırılara neden olmaktır. Neoliberalizm, ülke sınırlarını aşarak nispeten sınırsız meta ve sermaye akışını, özellikle de finans akışını zorunlu kılar. Bu, devlet bir ‘ulus devlet’ olarak kalırken finans kapitalin küreselleşmesini sağlar, devleti finansın taleplerini kabul etmeye razı olur. Aksi takdirde söz konusu ülkenin kıyılarını terk ederek burada bir finansal krize neden olur.

Bu nedenle tüm ulus devletler sermayenin nazına ve kaprislerine secde eder. Sermaye üzerindeki tüm kısıtlamaların kaldırılması, aynı zamanda, ilkel sermaye birikimi -başka bir deyişle sermayenin ufak üretime el uzatma olanağının- üzerindeki tüm kısıtlamaların kaldırılmasını da zorunlu kılar. Aynı biçimde sermaye, işçileri daha da sıkıştırarak tekel kârı elde eder, bunun için yine emeğin tüm hak kırıntılarının da ortadan kaldırılması gerekir. Bunun sonucunda neoliberalizmin özü, işçi ve köylü haklarına saldırmak, tekelci sermayenin ve bu sermayeden elde edilen süper kârların yayılışını kolaylaştırmaktır.

Neoliberalizmin bir diğer ana özelliği de, ürünler ve hizmetler kısmen özgür bir şekilde sınırları aşıp dolaşıma girdiğinden, ithalattan kaynaklanan rekabete dayanabilmek için her ülke üzerinde teknolojik-yapısal bir değişim baskısı oluşturmasıdır. Böylesi bir değişim tipik olarak emek tasarrufu eğiliminde olduğu için, yüksek GSYİH büyüme oranlarına bile cılız iş alanı açma oranları eşlik eder, hatta işgücü kaynaklarının doğal oranının da altındadır -ki bu da ilkel sermaye birikimi tarafından yerinden edilen köylülerin, bir bütün olarak çalışan nüfusun kişi başına kazancını azaltarak yedek emek ordusunu taşırdığı anlamına gelir.

İşte Hindistan’ın mutlak yoksulluğunu arttıran tam da budur. Hindistan’da tanıtılan neoliberal reformlar 1991 yılında başladı. Kırsal nüfusun kişi başı günlük 2.200 kaloriden daha azına ulaşım oranı önemli bir artış göstererek 1993-4’te yüzde 58’den 2011-12’de yüzde 68’e yükseldi. Bu kalori oranı, yani 2.200, kırsal yoksulluk için resmi kriterdir. Kriterin 2.100 kalori olduğu kentsel Hindistan’da da bu oran yüzde 57’den yüzde 65’e çıktı. Yani pandemiden önce bile her şey oldukça kötüleşmişti.

‘PANDEMİDEN SONRA EKONOMİK TOPARLANMA ÖLÜ DOĞUMDUR’

Böylelikle pandemiden önce bile yoksulluğun boyutunda bir artış vardı. Pandemi ve buna bağlı olarak kapanma uygulaması mevcut durumu daha da kötüleştirdi. 2019-20 dönemine kıyasla 2020-21’de GSYİH yüzde 7.3 düşerken, özellikle ‘kayıt dışı’ sektördeki GSYİH gerilemesi istihdamdaki düşüş çok daha sert kıldı. Hindistan hükümeti, GSYİH’nin yüzde 2’sinden bile daha azına tekabül eden dünyadaki en küçük ölçekli yardım paketlerinden birine sahipti. Binlerce göçmen işçinin, kazançtan ve şehirlerde ikamet etmekten yoksun kaldıkları için köylerinden yüzlerce kilometre yolu güçlükle kat ettiği fotoğrafları, artık tüm dünya tekrara gerek kalmayacak şekilde iyi biliniyor.

Bunun anlamı, alınan besin miktarında zorlayıcı ilave kısıtlamalar ve borçlanmadaki ilave artıştır. Bu yüzden pandemiden sonra ekonomik iyileşme bile ölü doğar. İnsanlar, normal hareketliliğin yeniden başlaması nedeniyle bir miktar gelir elde ettikleri zaman, bunun bir kısmını borcunu ödemek için kullanırlar. Bu, Keynesyen çarpanın değerini düşürür ve statüko öncesine dönüşü engeller. Hükümetin neo-liberalizme olan inancının bir belirtisi olan mali kemer sıkma politikalarına sıkı sıkıya bağlılığı, ülkedeki emekçilerin işlerini son derece zorlaştırıyor. Onları ayakta tutan tek şey, yeterli miktarda tahılın ülke içinde mevcudiyetidir ve eğer çiftlik yasaları yürürlüğe girerse, gelecekte bu bile ortadan kalkacaktır.

‘DEVRİMİN ULUSAL SEVİYEDE ÖRGÜTLENMESİ GEREKİR’

Son sorum küresel neoliberalizmin bugününe dair. Sizin de kısaca bahsettiğiniz üzere yaklaşık son otuz yıldır emekçi kitlelerin istikrarlı bir şekilde haklarını kaybedişine tanıklık ediyoruz. Ters orantılı bir şekilde gezegenin sahip olduğu zenginliğin her gün daha küçük bir azınlığın elinde olduğunu görüyoruz. Sizce bulunduğumuz dönem kapitalizmin artık kaçıncı seviyesine tekabül ediyor ve ezilenler için patlama anı nasıl gerçekleşebilir?

Kapitalizmin son aşaması, her şeyden önce finans dahil olmak üzere sermayenin uluslararasılaştığı ve devletlerin ulus-devletler olarak kalmaya devam ettiği aşamadır. Tüm işçi ve köylü mücadeleleri ulusal olarak örgütlenmiştir ve en iyi ihtimalle ulus-devletin doğasını değiştirebilirler; ancak bir ‘dünya devleti’ ya da bir ‘dünya işçi ve köylü hareketi’ olmadığına göre dünya çapında bir devrim gündemde değildir. Gerçekçi olmak gerekirse sermaye düzenine karşı devrimin ulusal seviyede örgütlenmesi gerekecektir. Ancak neoliberal-neofaşist devleti devirmeyi başaran ülke, kendisini küresel sermaye hareketlerinden, özellikle küresel finans hareketlerinden kopartmak zorunda kalacak, aksi takdirde devletin özerkliği ve hatta işçilerin-köylülerin devleti yeniden ele geçirilemez.

Böylesi bir devrim emperyalizmin uçsuz bucaksız zorluklarıyla karşılaşacaktır. Sermayenin (özellikle finansın) kaçışını engellemek için gerekli olan sermaye kontrolünün dayatılması, ülke içine akan sermayenin de kurumasına neden olacak ki bu da ticaret açığının finanse edilmesini zorlaştırıp ithalat kontrolleri gerektirecektir. Bu tür kontroller, işçilere ve köylülere de zarar vererek devrime verilen desteğin kaybolması tehdidini yaratırdı. Hindistan gibi büyük bir ülke, çok sayıda alanda ithalatı ikame edecek mallar üretebilme avantajına sahiptir; daha küçük ülkeler diğer ülkelerle yerel ittifaklar kurmak zorundadır. Ancak emperyalizm, Küba’dan İran’a birçok ülkede gördüğümüz gibi, sadece ticari yaptırımlar uygulamakla kalmayacak, diğer ülkeleri de bunu yapmaya zorlayacaktır.

‘ULUSLARARASI DAYANIŞMA EKSİKLİĞİ SONA ERMELİ’

Böyle bir devrimin başarıya ulaşması için devrimi destekleyen işçi ve köylülerin, devrim yolundaki zorlukların teorik olarak farkında olmaları gerekir. Ayrıca uluslararası demokratik kamuoyunun, küresel finans kapitalin hegemonyasını sarsmayı arzulayan herhangi bir ülkede yaşanan devrimin yanında olması da bir şarttır. Elbette bu da tüm dünya işçi sınıfının teorik farkındalığını gerektiriyor.

Yunanistan’daki krizin dikkate değer bir yönü, kreditörler Yunanistan’a ‘bir kilo et’ için baskı kurarken, Avrupa’nın hiçbir yerinde Yunan halkını destekleyen bir işçi gösterisinin hemen hemen hiç düzenlenmemesiydi. Uluslararası dayanışma eksikliği artık sona ermeli ve bunun için neoliberalizmin gerçek küresel sonuçlarının bilincine varılmalıdır.

Bir defasında İspanyol işçilerin bir buluşmasında konuşma fırsatım oldu. Hindistanlı emekçilerin de neoliberal küreselleşme altında acı çekmekte olduğu ‘sürpriz’ etkisi yarattı; Sermaye üretimi ‘birinci’ dünyadan ‘üçüncü’ dünyaya kaydırdığından, Hindistan gibi ülkelerdeki meslektaşlarının kendi sefaletlerine eşlik eden bir şekilde dört başı mamur oldukları izlenimine kapılmışlardı. Bu tamamıyla yanlış bir düşünceydi, sermayenin küreselleşmesi her yerde işçi sınıfına (ya da emekçi kesimlere, başka bir deyişle işçilere ve köylülere) sefalet getirir. İşçiler arasında uluslararası dayanışmanın inşa edilmesi ve belirli ülkelerde devrimlerin başarıya ulaşması ancak böyle gerçek bir anlayış temelinde olabilir.

Gazete Duvar


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar