Adamların eli armut toplamayacakmış…

Adamların eli armut toplamayacakmış…

Bu isimlerin karşımıza yeniden “muteber” insanlar olarak çıkarılmasına razı gelmeyelim istiyorum. Yaşadığımız zulüm ve yıkım bir “hesap verilebilirlik” zemininde ele alınabilsin, kayıtları olsun… Hafızasızlığımız bizi yeniden mağdur etmesin…

Sevilay Çelenk

Bir 10 Ekim haftasını daha geride bırakıyoruz. Ankara Garı Katliamında kaybettiklerimizin hatıralarının onurlandırılmasına izin verilmeyeceği bu yılki anmada bir kez daha tescillendi. “Devlet” denen mefhumun bekası karşısında yurttaş hayatının değersizleştirilmesinin sınırının olmadığını bir kez daha gördük. Kaderın cilvesi, Devlet’e feci biçimde çökülmüş olduğu iddiaları da aynı günlerde TÜGVA belgeleriyle birlikte ortalığa saçıldı. Öte taraftan Medyascope programımda değindiğim gibi kamuoyu araştırmaları AKP ile vedalaşma zamanının geldiğini gösterir şekilde oy kayıplarını açık ettikçe, “AKP Devlettir aman ha!” diyen sesler duyulmaya başladı. Açıkça kan dökülebileceği uyarısı yapanlar var.

Devlete çökmenin TÜGVA iddiaları ölçüsünde olup olmadığı konusunda çoğumuzun pek şüphesi yok. Şüphe duymamak için kendi hayatlarımıza bakmamız yetiyor. Barış imzacısı yüzlerce akademisyen, açılan davalardan beraat etmişken ve haklarında başka hiçbir adli ya da idari soruşturma yokken iki yıldır görevlerine dönemiyor. Bununla da kalmıyor bazılarımızın yakınlarına yaşatılan mağduriyetler de pervasızca sürdürülüyor. Sadece ve sadece bizimle olan yakınlıkları nedeniyle yıllardır her türlü mağdur ediliyorlar. Örneğin bu sütunda ara ara şakalarıma konu ettiğim “kendisi,” maruz kaldığı koşullar sonucunda, hiç öyle bir niyeti yokken 53 gibi erken bir yaşta emekli olmaya karar verdi. Maddi manevi her türlü kaybı söz konusu… Yine de sağlık olsun, bu da bir şey mi gerçekten? İnsanlar neler yaşadı, neler yaşıyor… TÜGVA ya da mügva, bir yerlerden gelen listelerle boşalan yerler doldurulacak işte. Üniversiteler ve diğer kurumlar liyakat sahibi kadrolardan boşuna mı arındırılıyor?

AKP’li yıllar sona eriyor gibi görünüyor. Çünkü bir ülkeye tümüyle çöküldüğünde çökenlere yakın bir zümre hariç herkesin ama herkesin canının yanması kaçınılmaz. Binbir güçlükle okutulmuş evlatların işsizliği, binbir güçlükle üniversiteye hazırlanmış gençlerin yurtsuzluğu, iş güç sahibi olanların hakkına çöken liyakatsiz hödükler, başka haksızlık ve hukuksuzluklar… Er ya da geç herkesi mağdur eder. Öyle de olmaya başladı ve AKP hızla oy kaybediyor. Daha da kaybedecek. Anlaşılıyor ki kaybetmeye, Allah muhafaza hesap vermeye de hiç hazır değiller. İçten içe de büyük gürültülerle çatırdayacaklar. TÜGVA belgeleri boşuna etrafa saçılmıyor.

Hesap demişken bana kalırsa haftaya damgasını vuran bir düşünce beyanı da bu “hesap verebilme” meseleleri etrafındaydı. Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca yeni anayasayı muhalefet partileriyle müzakere etme yönünde Cumhurbaşkanı tarafından yapılan davetin cevapsız kalmasının sözüm ona tehlikelerine dikkat çeken bir yazı yazdı. Karaca araya cezalandırma, intikam vs. gibi ilkel hırslara kapılmanın beyhudeliği meselesini de sıkıştırdı. Bu sıkıştırmanın, iktidar uygulamalarını hesap verebilirlik zemininden uzak tutma yönündeki bir gözdağı olmak dışında bir anlamı yok maalesef. Kurumların ve yurttaşların hayatına çökerek çeşitli yönleriyle gerçek bir “yıkım” yaratmış olan yirmi yılın üstü örtülsün isteniyor… İfade tam olarak şu;

“Çünkü bir kişinin cezalandırılması üzerine kurulu intikam fantezilerinden demokrasi ve adalet çıktığı görülmemiştir. Bu duyguları meşrulaştırıp, kendinizi gaza getirirseniz kağıt üzerinde durduğu gibi durmayacağını da görürsünüz ama iş işten geçmiş olur. Memlekete hayrı dokunmaz bu motivasyonun. Çünkü o ihtimalde biliyoruz ki, adamın ve sevenlerinin eli armut toplamayacak.”

Bu ibretlik yazı böyle devam ediyor, adamın adamlarının eli armut toplamayacakmış… İktidarın alet kutusundan olası bir seçim sonuçlarına da etki edecek ne çıkacağı belli olmayabilirmiş. Bundan da öte “AKP devletmiş!” “Devlet değil parti devleti” dediğimizde suç oluyordu. Şimdi o suç da dönmüş ve sanki devlete çökme meşruymuş gibi bizi tehdit etmeye başlamış! Şu 10 Ekim’de bunu hatırlamayacağız da ne yapacağız… Biz alet kutusunda çıkabilecek şeyleri 7 Haziran 1 Kasım seçimleri arasında gördük… Karaca bunları söylediği ya da Nagehan Alçı “Kan akabilir, sokaklardaki gerilimi kontrol edemezsiniz” dediği zaman, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı günlerde sarf ettiği ve anlamını tam olarak kavrayamadığımız sözlerini de hatırlıyoruz. Erdoğan, “Ülkenin yönetimine talip olduklarını söylemekten vazgeçmelerinin kendileri için daha iyi olacağını da hatırlatmak istiyoruz” demişti. Böyle işte…

Bu bağlamda üzerinde düşünülmesi gereken çok şey var. Bugün medyada muhalif bir pozisyondan konuşan ya da konuşuyormuş gibi yapan birçok isim, çok değil daha birkaç yıl evvel, yani AKP’nin günah defteri bir hayli kabarıkken bile AKP ile tereddütsüz saf tutan isimlerdi. Her şeye bir cevapları her yanlışa bir mazeretleri vardı. İki gün evvel 10 Ekim anması altıncı kez saldırıya uğradığında bunları düşündüm. Bu kadar kolay unutmamalıyız…

10 Ekim demişken, ben bir kuple arşivi daha yakınınıza getireyim isterseniz. Yine aynı yazardan olacak ama bütünlüklü bir bakış için de bir örneği derinlemesine görmekten daha iyi bir yol yok. 10 Ekim 2015’ten birkaç gün sonra yazılmış Mesaj başlıklı bir yazıdan: “O ve partisinin komuta kademesi çehrelerinde önlenemez bir tebessümle, insanların yaşamının çalındığı yere karanfil bırakıyorlar ve canlı bombaların mesajı için ne kadar ‘iletken’ olduklarını kanıtlama konusunda adeta yarışıyorlar. Ellerinde en ufak bir kanıt yokken bile PKK’nın, IŞİD’in ya da başka güçlerin işlediği her cinayeti şıpın işi çözüveren ve acilen devlete kilitleyen, hatta çıkıp ‘iç savaşı’ tartışmaktan bahseden bu partinin kısa bir süre önce ‘Türkiyelileşmek’ iddiasıyla kampanya yürüttüğüne kim inanır?”

Yazıda sözü edilen, çehrelerinde önlenemez bir tebessümle katliam alanına karanfil bırakanlar, canlı bombaların mesajı için son derece “iletken” olanlar kim biliyor musunuz? Selahattin Demirtaş ve arkadaşları… Gar katliamındaki ihmaller, göz yummalar, açık istihbarat bilgilerine rağmen alınmayan önlemler, saldırıya uğrayan kitleyi ve ailelerini sadece o gün değil bugün de marjinalleştirmeler ve kriminalize etmeler, saldırı öncesindeki “400 vekil verin bu işi huzur içinde çözülsün” demeler filan her şey ama her şey daha o gün unutulmuş, saldıracak ve hedef gösterilecek isimler, yazarın kendi deyimiyle “şıpın işi” bulunuvermiş. Demirtaş ve ekibi…

Evet, inanılır gibi değil. Barış mitingi için Ankara Garı önündeki meydanda toplanan ve tamamı HDP seçmeni olmasa da Kürt sorununun barışçı çözümüne yakın olan bir kitle korkunç bir saldırıya uğruyor. 103 kişi yaşamını yitiriyor, onlarcası ağır biçimde yaralanıyor ve çok sayıda insan uzuv kaybı yaşıyor. Bir ülkenin kalbinde, başkentinin orta yerinde böyle korkunç bir katliam yaşandığında, o katliamın önlenmemiş olmasıyla ilişkili olarak yetkililere ve iktidara belirli suçlamaların yönelmesi kaçınılmazdır. Dünyanın neresinde olursa olsun bu böyledir. Fakat buna tahammül edilemiyor. IŞİD eylemleriyle ilişkili olarak AKP iktidarına yönelen eleştirileri savuşturma telaşıyla, aranan hedef bulunuyor: HDP’liler… Hem de çehrelerine “önlenemez bir tebessüm” eklenerek. Ne kadar tuhaf değil mi?

Alıntıladığım satırların yazarının, geçmişin bir özeleştirisini vermeyi aklından geçirmek bir yana, adı artık Gelecek Partisi ve Davutoğlu ile birlikte “kafadan” muhalefet çevrelerinde anılırken bile, Erdoğan’a olan teveccühünde pek bir şey azalmış görünmüyor. Nihal Bengisu Karaca’nın her yazısı her sözü bugün de ayrı bir olay. AKP’li muhafazakâr dindar kesimin yaşam tarzına getiriyor gibi göründüğü eleştirilerin altında ilmek ilmek örülen “seküler yozlaşma” mitinden mi başlayalım, yoksa birkaç kendini bilmezin lafından yola çıkarak başörtüsü yasağı veya imam hatip karşıtlığı fobisini canlı tutma arzusundan mı? Medya yanıp yıkılırken hiç sarsılmayan köşesinden ve televizyon programlarındaki koltuğundan mı söz edelim? İstanbul Sözleşmesi bir gece vakti feshedildiği zaman kadın örgütleri itiraz ve isyanı içeride ve dışarıda güçlendirmeye çalışırken, onun bir yandan sözleşmeye yazıklanır görünüp bir yandan da Cumhurbaşkanının bu konudaki yeni planının hedeflerini sayıp dökmesini mi hatırlatalım, ne yapalım? O hep Cumhurbaşkanına güvenmek istiyor… Hemen her yazıda görünürdeki demokratik tutumun ardında alttan alta inanılmaz başka bir akıl, başka bir çift yöne çalışan söylem sürdürülüyor. Hem iktidara hem muhalefete… Barış imzacılarında da bu böyle, HDP’nin kapatılmasında da… Etrafa kibrini saça saça.

Böyle çok isim var. Etyen Mahcupyan’dan Akif Beki’ye… Bu isimlerin bir kısmı epeyce erken, bir kısmı biraz daha geç olmak üzere, AKP kaymak tabakasından -kimbilir hangi rüzgarın oraya taşıdığı çer çöp gibi- süzülüp atıldı ve oradan beslenmeyi sürdüremez hale geldi. Dikkat edin “AKP hava sahasını” işlerine son verilmeksizin terk eden isim de pek yoktur… Bu yüzden de AKP’den bir biçimde kopan isimler uzunca bir dönem, “Gerçek AKP bu değil” diye diye sızlanıp durdu ve iktidar merkezinden kendileri gibi süzülüp atılmış olanlara tutunarak güç devşirmeyi ve merkeze yeniden yaklaşmayı denedi. Olmayınca olmadı. İşte onlar şimdi hep muhalif…

Bu isimlerin biri diğerinden elbette epeyce farklı. Benim derdim farkları eşitlemek değil ama bunca günahın içinden bu şekilde sıyrılıp çıkmalarının normal olup olmadığını düşünmeye davet etmek…

Bütün bunlar bir post-AKP döneminin, geçiş süreci adaleti çerçevesinde hatırlamamız gereken işler. Bizim muhalefet hafızasızdır. Sadece televizyon programlarına çağıracak isim bulamadıklarından, bir nevi tembellikten bile bu isimleri yeniden meşrulaştırırlar. Bir kısmı çoktan meşrulaştı bile. İnanılır gibi değil ama yeniden Kürt sorunu, çözüm süreci bahislerinde söz almaya filan başladılar. Toledo fatihi Davutoğlu’ylan beraber…

Hiçbir hesaplaşma yapmamış, yanlış yaptım dememiş, kendine yönelik küçücük bir eleştirel perspektif ortaya koymamış olanların Kürt Sorunu ile ilişkili olarak toplumun karşısına yeniden çıkarılması toplumsal barış ihtimalinin en baştan sabote edilmesidir. Barışa yönelik çabaların itibarsızlaştırılmasıdır. Bunu anlatmak istiyorum.

Bir yandan devletin seçim ve sandık güvenliği tehdit altında olacak ölçülerde partizanlaştığını ve AKP’nin devlet olduğunu söylüyorlar. Öte yandan da bu yaşanırken “hepsi orada olanlar,” bir tek pişmanlık cümlesi kurmak bir yana, bir gözü toprağa bakan AKP ile ne olur ne olmaz diyerek rabıtayı tümden koparmama işini de ustalıkla kotarıyorlar. AKP ile vedalaşma zamanı gelmiş gibi görünürken bir rövanş, bir intikam, bir cezalandırma arzusuyla ilişkili olarak yazmıyorum bunları. Bunları bilelim, bu isimlerin karşımıza yeniden “muteber” insanlar olarak çıkarılmasına razı gelmeyelim istiyorum. Yaşadığımız zulüm ve yıkım bir “hesap verilebilirlik” zemininde ele alınabilsin, kayıtları olsun…

Hafızasızlığımız bizi yeniden mağdur etmesin…

Gazete Duvar


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar