Amiral eskilerinin “bildirisi” üzerinden kopan fırtına

Amiral eskilerinin “bildirisi” üzerinden kopan fırtına

Türkiye faşist rejimi ABD ve Rusya ekseninde toplanan emperyalist güç dengeleri arasındaki çelişki ve çatışmaların yarattığı tehlikeli ama bir o kadar da konforlu çatlaklarda dans etmeyi pek seviyordu. Bu zemine güvenerek attığı yayılmacı adımlarla Libya’ya, Azerbaycan’a, Ukrayna önlerine (!), Doğu Akdeniz’e kadar gitti. Dengelere göre elindeki kozları kullandı, güçler arasındaki çelişki ve çatışma yarıklarından sızdı. Ama nereye kadar?..

Kapitalizmin hem dünyada hem Türkiye’de yapısal krizine eklenen ve onu çok daha görünür kılan pandemi döneminin şiddetlendirdiği ekonomik-siyasal ve toplumsal kriz dinamikleri (zaten ucu ucuna getirilebildikleri) güç dengelerinde sık sık bozulma yaratıyor, bir süre sonra bir başkasının gelmesi kaçınılmaz bu patlaklar iktidarlar cephesinden onarılmaya girişiliyor. Varolan açmaz ve sıkışmalar gerçek ya da icat edilmiş sorunlar üzerinden fırsata çevrilmeye çalışılıyor.

Türkiye cephesinde burjuvazinin farklı kanatları arasındaki dalaşmalar AKP-MHP-Ergenekon koalisyonunda yeni bozunumlara, yeni bileşimlere yol veren sarsıntılarla sürüyor.

Birkaç gün önce apansız gündeme düşen ve “Allahın lütfu” olarak azami kar çıkarılmaya çalışılan 104 emekli amiralin “Montrö bildirisi”, bu türden bir etki yarattı. Bu bildirinin hem iç hem de dış politika açısından ne anlama geldiği irdelendiğinde aslında rejim içi güç ilişkilerinin de uluslararası dengelerin de mevcut kriz dalgaları içinden yeniden şekillendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Uluslararası güç ilişkilerinde anladığımız tarzda bir dengenin kurulamadığı, tarafların her hamlesinin yeni karşı hamleler ve beklenmedik hesaplarla çakışarak süreklileşmiş şekilde kriz ürettiği ve bu halin artık dönemin ruhuna dönüşmesi durumudur söz konusu olan. İç dengeler de bu gerçek içinden yeniden şekilleniyor.

Türkiye faşist rejimi ABD ve Rusya ekseninde toplanan emperyalist güç dengeleri arasındaki çelişki ve çatışmaların yarattığı tehlikeli ama bir o kadar da konforlu çatlaklarda dans etmeyi pek seviyordu. Bu zemine güvenerek attığı yayılmacı adımlarla Libya’ya, Azerbaycan’a, Ukrayna önlerine (!), Doğu Akdeniz’e kadar gitti. Dengelere göre elindeki kozları kullandı, güçler arasındaki çelişki ve çatışma yarıklarından sızdı. Aldığı yolun bir kısmından katmanlı kriz dinamiklerinin de yarattığı basınçla birleşik olarak geri adım atsa da bir kısmında -bir avuç toprak parçası bile olsa- ısrarla kalmaya çalışıyor. O bir avuç toprak parçasının gelecekte nasıl bir stratejik önem taşıyacağını, manevra olanağı sağlayacağını bilerek yapıyor bunu.

Son olarak Trump’un gidip Biden’in gelişi ABD politikasında -esasta olmasa da- belli temel çizgilerde reset durumu yarattı. Güç ve hegemonya merkezini Uzak Asya’ya doğru belirgin bir çizgiyle taşıyan Biden, bu arada Rusya’yı da büsbütün kendi keyfine bırakmayacağını, bu açıdan ABD siyasetinin süreklilik taşıdığını hızla gösterdi.

Türkiye’nin Rusya ile aralarındaki çatlakları yer yer haddini de aşacak şekilde kullanması noktasında gözden uzak mahfillerde ne tür görüşmeler döndü, hangi kartlar açıldı, sözler alındı bilinmez ama Türkiye’deki faşist rejimin çelişkilerden yararlanma siyasetini sürdürürken ABD-NATO ekseninin kendisiyle ilgili “kaygı” ve doğal olarak tehditlerini bir parça da olsa yumuşatması şarttı. Bu arada Rusya da tümden kaybedilmemeliydi. Öyle ya Türkiye, Ukrayna’yı silahlandırmanın aktif parçası olabilirdi, ABD ile tatbikatlar yapabilirdi, ama yine de Rusya ile ilişkisini şantaj ve yaltaklanma kıvamıyla koruması da önemliydi.

Ulusalcı Ergenekon cenahının Avrasyacı özlemleri

Emekli Ergenekon cenahın (amiral-elçi-milletvekili) Avrasyacı özlemlerine aykırılık son demlerde giderek belirginleşmişti zaten. Ordudaki terfilerden tutalım subayların eğitimine, istihbarat gücünün MİT’e bağlanmasından aklımıza gelebilecek her adımı doğrudan siyasi iktidara bağlayan hamlelere, Ukrayna konusunda ABD-NATO eksenli çıkışlar eklenmiş, “S-400’leri aktifleştirmeyeceğiz” yeminleriyle bu dış politikadaki sözümona “Avrasyacı” ama özünde neo-Osmanlıcı yönelim tam da ruhundaki pragmatizme-sinsiliğe uygun olarak deri değiştirmiş, değişiyormuş gibi yapmıştı.

Ergenekoncu-Ulusalcı cenahın en azından bir bölümünün bu gidişattan duyduğu rahatsızlığı toplumdaki ulusalcı kodlara da oynayarak “emekliler” üzerinden toplumsal bir güce dönüştürüp pozisyonunu yenileme hamlesine girişmesi bu minval üzre gelişti.

İktidar ittifakı kontrol edemediği, kestiremediği her tür gelişme karşısında olduğu gibi bu gelişmeyi de ardı ardına sıralanan tehdit açıklamalarıyla karşıladı. Olayın çapını ve derinliğini az çok kavradıkları noktada da sazı Erdoğan aldı. Erdoğan’ın hem ulusalcı cenahı “mülayim” mırıldanmalarla bölme çabası hem bunu yaparken “CE-HA-PE zihniyetini bir kez daha hedefe çakarak kendisine güncel bir mağduriyet devşirmesi pozisyonu işin bir yanıydı. Diğer yanıysa Montrö üzerinden “yok öyle bir şey” diye mırıldanarak Rusya’yı büsbütün kaybetmeme çabasını sürdürmesi ama aynı anda “daha iyi bir seçenek çıkana kadar anlaşmaya bağlıyız” diyerek şantaja ve ABD blokuna da el sallaması oluşturdu. Anlayacağımız ulusalcı cenahın rejim içinde zayıflayan konumunu “emekli” temsilcileri üzerinden bazı “hassas” noktaları kaşıyarak uyandırdıkları toplumsal heyecanla konsolide etme çabası daha bir adım bile atamadan şimdilik konrtol altına alınmış oldu. Hem de malum Ergenekoncu cenahın da kendi içinde bölünmesi pahasına…

Bu amiraller klasik devlet geleneğinin son halkasıydı

İç ve “dış”taki gelişmelerin elbette daha bilmediğimiz pek çok boyutu var. Fakat “hain”, “apoletleri sökülsün”, “ezer geçeriz” tehditlerine maruz kalan emekli amirallerin kimlikleri bile çok şey anlatıyor.

Büyük çoğunluğu “Ergenekon”, “Balyoz”, “Askeri Casusluk” davalarında yargılanmış, daha sonra ulusalcı-Avrasyacı güçlerle iktidarını pekiştirmeye yönelen Erdoğan’ın yanında yer almış, 15 Temmuz “FETÖ’cü” darbe girişimine karşı onunla aynı çizgide durmuş asker eskileri… İktidarın “içte saldırganlık dışta fetih” politikasının sonuna kadar destekçisi ve gönüllü askeridir bu paşalar. Doğu Akdeniz’deki ya da Libya ve Suriye politikalarının teorize edilmesinde de pratikleştirilmesinde de canla başla “görev” yapmışlardır. Hatta imzacı amirallerden Cem Gürdeniz “Mavi Vatan“ın mucididir. Bu zat-ı muhterem ayrıca, Doğu Perinçek’in tosuncuklarına milliyetçilik konferansları düzenleyen biridir.

Sihirli sözcük: Darbecilik

Erdoğan ve Bahçeli’nin gelişmelere tepkileri nüanslarda farklıydı sadece. Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını önerecek kadar kendini kaybeden Bahçeli’ye nazaran Erdoğan’ın sineğin yağını çıkarmak ve krizden optimum yarar sağlama yönündeki pratiği burada da kendini konuşturdu. Emekli amirallerin bildirisine çakar gibi yaparken yumruğun büyüğünü CHP’ye ayırdığını gösterdi: “Bu girişimin merkezinde CHP vardır”! “Darbecilik”, “terörle iltisaklı” olmak öyle geçerli bir akçe ki iktidar açısından, bunun propagandası yapılınca akan sular duruyor. “Darbecilik” yaygarasının bu kadar güçlü koparılmasının nedeni bu.

104 emekli amiralin bildirgesini darbecilik olarak nitelerken cübbeli-sarıklı amirali ise “FETÖ’ye karşı bir cemaatten” diyerek mazur ve meşru göstermeye çalışmak tam da Erdoğan’a göre “dün dündür bugün bugündür” yaklaşımıdır. Emekli amiralleri bile “buna değdi buna değmedi” diyerek sınıflandırmak müflis tüccar tarzıdır, son olarak bunlardan dördünün CHP üyesi olduğunu yumurtladı, “Başkomutan olarak da Kılıçdaroğlu”nu atadı. Kitlelerde ‘ya tutarsa’ algı operasyonları işte böyle yapılıyor…

Öte yandan, 2010’larda cezaevine attıkları Ergenekoncu-Avrasyacı güçlerle 2016’larda iktidarını pekiştiren Erdoğan iktidarı, hassas ayarlamalarla dengede tutmaya çalıştığı müttefikleriyle yeni bir açmazın kıyısına geldiğinin pekala farkında. Denge politikasını sonuna dek kullanmaya, emperyalistlerin hassas noktalarına dokunmamaya, elindeki kozları akıllıca oynamaya çalışıyor. Ama nereye kadar…

Fırtına koparılan Montrö Sözleşmesi

1936 tarihli Montrö Sözleşmesi, Türkiye’ye İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimi, ticari ve askeri gemilerin geçişini kontrol etme yetkisi tanıyor. Sözleşmenin en önemli maddelerinden biri de Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin geçişini sınırlandırmasıdır.

Montrö Sözleşmesi ve Kanal İstanbul tartışmalarının neden böylesine önem kazandığını anlayabilmek için dünyada ve bölgedeki egemenlik mücadelesine bakmak elzem. Değişen dünya dengeleri açısından bunun başta gelen iki emperyalisti ABD ve Rusya.

ABD’nin Suriye’de Sezar Yasası kapsamında yeni yaptırımları devreye sokması, Suriye hükümetine petrol satışlarını engellemesi, Rusya’nın Türkiye’nin Suriye’deki yayılmacı emellerine bir noktadan sonra diş göstermesi, NATO üyesi olmak için başvuran ve ABD tarafından desteklenen Ukrayna’daki gerilim… gibileri sayılabilir.

Gerilimin böylesine tırmandığı bir süreçte, Türkiye, NATO’nun “Çok Yüksek Hazırlık Seviyeli Müşterek Görev Kuvveti”nin (VJTF) komutasını üstleniyor.

Erdoğan iktidarı pazarlık gücünü artırmak için el yükseltiyor. Mültecileri Türkiye’de tutma garantisi vererek -elbette 1,5 milyar euroyu da cebe indirerek- AB emperyalistleriyle şimdilik mutabakat sağladı.

Gündemin örtülmek istendiği örtü

Türkiye artık günlerce “darbe”, “FETÖ” “terör destekçisi CHP”, boğazlar sözleşmesi konuşur. Karanlık bir örtü gibi temel meselelerin üstünü örtme, belirsizlik ve çıkışsızlık kapılarını ardına kadar açma işine bir süre daha hız verebilirler.

Kod-29’la işten atılarak açlığa mahkum edilen 177 bin işçiyi, pandemide çarklar dönsün diyerek insan hayatını umursamayan politikalar nedeniyle 90 bin kişinin hayatını kaybetmesini, kadın cinayetlerini, işsizlik-yoksulluk intiharlarını gündemin gerisine attıklarını sanabilirler.

Fena halde yanılıyorlar oysa, çünkü bu bizim hayatımız ve her adımında tenimizde ruhumuzda duyuyoruz insanlığın yaralarını. Birikiyor acılarımız, ama öfkemiz de!..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar