Basel’de “Dünyada Değişen Dengeler: Tehlikeler Ve Fırsatlar” paneli

Basel’de “Dünyada Değişen Dengeler: Tehlikeler Ve Fırsatlar” paneli

“Dünyada değişen dengeler: Tehlikeler ve fırsatlar“ panellerinin üçüncüsü İsviçre’nin Basel kentinde 14:20’de Dem Kurd derneğinde yapıldı.

YAŞANACAK DÜNYA

Panel, devrim sosyalizm ve özgürlük mücadelesinde ölümsüzleşenlerimiz için saygı duruşu ile başlayan panelde ilk konuşmayı Alınteri adına H. Selim Açan yaptı.

“Mümkün olduğu kadar tarihin bu özel evresinde dünyada değişen dengelerde ortaya çıkan tehlikeler boyutu üzerinde duracağım. Fırsatları sorularla yanıtlamayı düşünüyorum” diye sözlerine başlayan Açan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Zira tehlikeleri ne kadar bilince çıkartır ve ilerici güçlere aktarabilirsek nasıl fırsatlarla karşı karşıya olduğumuz, nasıl bir kendimizi yenileme ihtiyacı olduğunu da bilince çıkartabiliriz. TDH’da (dünyayı bir yana bırakıyorum) süreçlerin tehlikesini yeterince göremediğimizde, ödediğimiz bedeller de yüksek olmaktadır. 12 Mart yarı askeri faşist cunta döneminde işin ciddiyetini yeterince göremedik. Bir biçimde önderlerinin yok edilmesi ile sonuçlanmıştır. Fakat Onların yiğit duruşları, 12 Eylül’den farklı olarak, sonradan gelen kuşaklara intikam ve devrim çağrısı olmuş ve arkasından kitlesellik yakalanmıştır. 12 Eylül’de cuntanın içinde sol kanat arayanlarda dahil geldiği gibi gideceği beklentisi doğmuştur. Ama biz bu gün bile onun kuvvetlendirilmiş bir rejimi, kurumları ve mekanizmaları ile boğuşmaya devam ediyoruz. Son bir örnek vermek istiyorum. Cezaevleri direnişlerinde özellikle 90 sonrası kuşak -bizim yanlışlarımızın da kolaylaştırıcı etkisi sonucu- F tipleri saldırısının kapsamını derinliğini göremediğimiz için biçilmesi ile sonuçlanmıştır.

Bu dönemin ender rastlanan bir tarihsel süreç olduğunu bilince çıkarmalıyız. Bunu daha çok kapitalizmin ekonomik devrevi krizlerinden biri olarak gören bir yaklaşım var. Oysa bir yandan emperyalistler arası güç dengesine bağlı olarak savaş tehlikesi ve onun iç politikaya yansıması var. Diğer yandan tarihte tanık olduğumuz klasik faşizmden farklı ama yine tarihte tanık olduğumuz klasik burjuva demokrasisinden de çok farklı faşizme özgü yanları çok, devlet terörü ve toplumu denetleme mekanizmaları ile yapılandırılan tehlikeli rejim yapılanması ile karşı karşıyayız. Tekelci burjuvazinin çürümesi ile de bitmiyor. Yepyeni bir emek rejimi dayatması ile karşı karşıyayız (Afrika ve Latin Amerika’nın bazı bölgeleri, Hindistan, Bangladeş, Pakistan başta olmak üzere dünyanın büyük bölümünü yük, çöp görüyorlar. Yetişmiş insan gücünü ise teknolojinin de yardımıyla toplama kamplarına benzer koşullarda çalıştırıyorlar. Pandemide Dardanel ve Vestel’de örneklerini gördük. İşçiler yoğun korona vakalarına rağmen gece yatakhanelerde kalmaya zorlandılar. T. Erdoğan’ın herkesin akılsızlık ve ekonomiden anlamamasına yorduğu, aslında yeni emek rejimi için bilinçli yapılan kur politikası bu yeni emek rejiminin yansımasıdır.

Çin’e bir biçimde bağımlılık yaratan tedarik zincirlerinin AB ve Amerika’ya daha yakınlaştırmak için emeği Çin’den bile daha ucuz ve yoksul hale getirerek bir sömürü cenneti yaratmak istiyorlar. Amazon ve Goldman Sachs’ta nasıl bir dünyanın bizi beklediğinin pilot örneklerini oluşturdular. Korona önlemleri adı altında Goldman Sachs’ta haftada 95 saat çalıştırılıyor bu insanları (Amazon korona koşullarında gelirini 80 milyar dolar artırdı. Binlerce işçinin altlarına tuvalet molası olmaksızın pet bağlanarak çalıştırıldıkları açığa çıktı). Koronada ilk gözden çıkarılarak ölenler, yaşlılar, emekliler, sonra yoksullar oldu.

Yeni bir siyasal rejim modeli tehlikenin üçüncü ayağını oluşturuyor. Pandemi bahanesiyle bizlerin rızasını da üreterek yepyeni bir izleme denetleme mekanizmaları oluşturuyorlar. Öyle ki, Rusya’daki devlete bağlı teknoloji enstitüsü kitlelerdeki öfke patlamalarının ne zaman olacağının bir yazılım programı üzerinde çalışmalar yapıyor. Geçtiğimiz sokaklarda bizleri izleyen kamera filan geride kaldı, isyanların patlama dinamiklerini önceden yakalama üzerine çalışıyorlar.

Rekabet denilince ABD Çin rekabeti akla geliyor. Ki bu doğru. Leninizmin emperyalistler arası gelişmenin eşitsizliği anlamında doğru. Arkasına takabildiği güçlerle Çin’i çevrelemek isteyen bir Amerika gerçeği var. Ucuz emek deposu, emperyalist kapitalizme nefes aldıran, eskiden sessiz ve derinden giden Çin’in askeri bakımdan dişlerini göstermeye başlaması vardır. Dünyanın canına okudular, artık Mars’ı sömürgeleştirmeye çalışıyorlar.

Öyle bir tarihsel evredeyiz ki Gramsci’nin söylediği gibi ‘Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme çürüme dönemi içindeyiz’ Eğer biz bu dönemi tehlikelerin büyüklüğüne derinliğine denk bir bilinç açıklığı ve gerektirdiği bir iradeyle, devrimci iddia ile karşılamayı başarırsak, bütün bunları tersine çevirerek onların başına yıkmayı başarabiliriz. Bu bizlere bağlı. İktidarsızlık, yenilmişlik duygusundan arınmak zorunda olduğumuz bir dönemdeyiz. ‘Devrim her şeyden önce kendi ruhlarımızdadır’ der bir kadın yazar. Devrimi biz önce buralarda yaratmalıyız”

Diğer panelistlerin koronadan kaynaklı gelemediği panelde ikinci olarak Marksist Teori adına Hüseyin Yeter bir sunum yaptı:

Kapitalizmdeki gelişme düzeyi ve uluslararası güç ilişkilerindeki gelişmeler her politik özneye, kendine komünist, sosyalist, devrimciyim diyen örgütlere; program, strateji ve pratiği bakımından büyük roller yükler. Tarihsel olarak yanılgılar bakımından örnekler verildi. 90’lar sonrası iki tarihsel gelişmeyi bizim önümüze emperyalist küreselleşme getirdi. Bunlardan birisi 89-91 yıllarındaki Doğu Avrupa’daki çözülme. İkincisi dünya ekonomisinin bütünleşik hale gelmesidir. 90’lar sonrası toplumsal üretim uluslar arasılaştı. Dünya atölyesi ortaya çıktı. Bu sınıf dengelerine ve sınıf mücadelesine de yansıdı. Lenin kapitalizmin gelişmesine paralel ulus devletlerin kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde gelişmesine işaret eder. Aynı zamanda iktisadi anlamda da üretimin teknolojinin sermayenin uluslararasılaşacağını da söylüyordu. Tekelci kapitalizmde biz bunu gördük. Küreselleşmede bütünleşik ekonomilerde gördük. Lenin’in öngörüsü doğrulandı.

Bu gün dünyada emperyalist kapitalizmin girmediği tek bir köşe kalmamıştır. Bölgesel ve dünya devrimi düzeyinde sosyalizmin maddi koşulunun olgunlaştığı sonucunu görmemiz gerekir. Lenin bunu sosyalizmin maddi temelinin çiçeklenmekte olduğu bir dünya olarak ifade etti. Sovyetler bunlardan biriydi. Bu gün dünyada tek tek ülkeler, bölgeler ve dünyada sosyalizmin maddi toplumsal temelleri, inşa etmenin nesnel koşulları olgunlaşmaktadır.

Emperyalist güçler arasındaki rekabet bölgesel güçler olarak gerçekleşmektedir. AB, NAFTA, ASEAN, ŞANGHAY örgütüdür. Aralarında geçişkenlikler de olmaktadır. Ama esas rekabet bu merkezlerde olmaktadır. Yeni sömürgecilik ve mali ekonomik sömürgecilik üzerinde bir kaç şey söylenebilir. Kapitalizmin tekelci aşamasında, yeni sömürgeci ilişkiler gündeme geldi. Bu iktisadi siyasi dolaylı bir ilişkiydi. Geldiğimiz dünyada bu emperyalizm olgusunun kendisi içselleşmiş bir hale gelmiştir. Dünya ekonomisine bir avuç tekel hakim olmuştur.

Sovyetler ve daha sonra revizyonist dediğimiz ülkelerin var olması emperyalist ülkeleri sınırlandırıyordu. Başka faktörlerde vardı. İki kampın varlığı yağmacılığı sınırlandırabiliyordu. Emperyalist küreselleşme döneminde devletin ekonomideki varlığı zayıflatıldı. Erdoğan bunun örneğidir. Döviz giriş çıkışlarının aşağı çekilmesi var bir de. Sermayenin önündeki bütün engeller kaldırıldı. Karşı duran da yok ediliyor. Küba, Venezuella, İran vs yapılan budur.

Küreselleşme kapitalizmin krizlerini de 2008 sonrası farklılaştırdı ve yapısallaştı. Krizler savaşlarla çözülmeye çalışılıyor, spekülatif sermaye ile çözülmeye çalışılıyor. Kapitalizm artık var oluş krizleri yaşıyor”

Panele elli kişi katıldı, katılımcıların soru ve katkılarıyla canlı bir atmosferde devam etti.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar