“…Birlikte olacağız fırtınada”

“…Birlikte olacağız fırtınada”

Ataman İnce, Şaban Budak, Remzi Basalak, Sezai Ekinci, Nilgün Gök ve Zafer Kırbıyık… Onlara “Ekim Ölümsüzleri” dedik. Farklı zamanlarda ve farklı boylamlarda filizlenmişlerdi; aynı “aile”nin farklı çocuklarıydı onlar, aynı kumaştan dokunmuşlardı.

“Kadrolar hangi süreçlerde -olumlu ya da olumsuz- daha hızlı dönüşüme uğrarlar?” Mücadelede henüz “yeni” olan yoldaşlarımızın kafasındaki sorudur bu. Temel parametrelerin gerektirdiği olası yanıtlar, farklı mekanlarda, yazılı-sözlü, eylemli çeşitli araçlarla verilmeye çalışılmış olsa da hep bir şeyler “eksik” kalmıştır. Tamamlanmış, olup bitmiş sayılan her olgu, süreç ve çözümlemede olduğu gibi “yetersizdir”.

Kadrolar birincisi, bütün ağırlığıyla ensemize binip adeta nefes almayı olanaksızlaştıran yenilgi ve ardından gelen dönemlerin inşasına bilinçli bir gönüllülükle girişmeleri gerektiğinin farkına vardıklarında; ikincisi içinde bulundukları devrimci görevlerin sorumluluğunu bütünüyle üstlenip bunu ileriye taşımaya zorladıklarında gelişirler.

Devrimci örgütleri bile yiyip yutan, işlevsizleştiren, reformculuğa dümen kırdıran, mücadeleye başladıkları günlerdeki dipdiri ideallerini unutturup sıradanlaştıran etkenler -kabaca söylersek- kapitalist sistemin kendini yenileme hızı ve çabasına denk bir gelişim gösterememekte yatıyor. Günümüz koşullarında bireyin savrulması, dağılıp parçalanması, günleri, ayları, yılları kendiliğindene bir biçimde terketmesi için yüzlerce neden sayılabilir; oysa ayakta kalabilmek, devrimci olabilmek, komünistleşebilmek için sadece tek bir neden: ML idealler, tarih ve sınıf bilinci, gelecek perspektifi; bunların özümlenmiş harmanını her gün pekiştirecek bir donanım, ilkesel duruş ve çalışkanlık…

Üç kuşak bir arada

Ataman İnce, Şaban Budak, Remzi Basalak, Sezai Ekinci, Nilgün Gök ve Zafer Kırbıyık…

Onlara “Ekim Ölümsüzleri” dedik. Farklı zamanlarda ve farklı boylamlarda filizlenmişlerdi; aynı “aile”nin farklı çocuklarıydı onlar, aynı kumaştan dokunmuşlardı.

Çok çember var bu bileşimde iç içe geçen; gelip gelip birbirini kesen, birbirinden ayrılıp başka deryalara uzanmaya çalışan sonra yine gelip birbiriyle kucaklaşan çemberler…

Farklı farklı dünyalardan çıkıp gelmişlerdi; varsıllıktan yoksulluktan, işçi öğrenci, kadın erkek, konuşkan suskun, coşkun dingin… Bir arada oldukça, bir davaya daha fazla gönül verdikçe, onun büyüklüğü karşısında öğrenmeye doyumsuz olmakla yine “aynı” insanlar olmaya devam ettiler; ama çok değiştiler. Dünyayı değiştirme işinin hiç de kolay olmadığını yaşayarak ve görerek aralıksız bir değiştirme işinin hem öznesi hem nesnesi oldular.

Hepsi “zor günler”in insanı! “Sıkıcı ve bıktırıcı” görünen her işi, adını anmadan, tantana yapmadan sonuçlandırmaya çalışan, enerjisini akıttığı havuzun sadece tarihsel olarak değil gelecek açısından taşıdığı önemin de bütün benlikleriyle bilincindeydiler…

Üç kuşağın harmanı bu komünist çember; ‘71′lerde devrimci olan Ataman ile onun hemen ardından Sezai, sonra Remzi, sonra Selçuk ve Nilgün… Zafer de bu son kuşaktan, yani 12 Eylül sonrası kuşağındandır.

TİKB’nin kurucularından önder komünist Sezai’de olsun, örgütlü yaşamları henüz kısacık Şaban ve Nilgün’de olsun “Ekim Ölümsüzlerini”ni ortak kesen bir başka özelliği istisnasız herbirinde görürüz: Dava insanı olmayı ilke sahibi olmakla kopmazcasına bağlamayla, olmazı olur kılma uğraşıyla, bu uğraş sırasında pişip olgunlaşan “gelişmede sınır tanımama” azmi ve koşusuyla…

İşkencede direniş deyince akla insanlığın bütün birikimleri gelir; “bizimkiler” bunda da ML’lerin alnı ak gururunu yaşarlar: Ataman ve Sezai, Fatih’in en az onun kadar görkemli öğrencileri oldular. “Remzi tekmesi” komünistlerin faşizme karşı öfkesinin olduğu kadar başeğmez direnişinin tüm dünyaya yayılan sesi oldu.

“Vuruldum” dedi Nilgün bağırıp çağırmayan bir adanmışlıkla. Dudakları kıpırdadı sadece belli belirsiz. Beyni kanat çırpıyordu, belleği devrimci olmaya kararlı o gepegenç halinin fundalıklarında geziniyordu…

Deniz’in hücre arkadaşı

‘68′lileri henüz bir çocukken yakalamış Ataman. Diyarbakırlı 9 çocuklu bir ailenin sondan ikincisi; sağı solu yanı yöresi devrimci kaynıyor. Ezilmişliğin, gençliğin tüm erdemlerini kısacık ömrünün en anlamlı eylemlerine akıtmış; doğru bildiği yolda yaşından beklenmeyen bir soğukkanlılık ve atılganlıkla yürümüş… İlk gençlik yıllarına adım attığı süreç, devrimci kitle mücadelesi dalgasının hiç kimsenin kolay kolay dışında kalamayacağı bir kapsayıcılıkla mayalanması yönünde. Pısırıkları atılganlaştıran, özü ve düşleri devrim üzerine olanları çocukluktan hızla çıkarıp olgunlaştıran dalga… Sürecin devrimcileşmesi üzerindeki etkisi çok büyük, ama o bir “süreç devrimcisi” değil! İşte Ataman farkı…

Grup döneminin gözüpek eylemlerinden Denizli İş Bankası nakil aracındaki 4 milyona el konulması olayının yardım yatakçılarından biri olarak tutuklandı. O tarihte, yani ‘71 Kasım’ında 14 yaşındadır; çocuk olduğu için Mamak‘ın koğuşlarına vermez idare. Deniz‘lerin hücrelerinin arka tarafında bir yere atarlar onu, Deniz çok sever bu çocuk denecek yaştaki Kürt delikanlısını. Ataman içerde ve dışarda kavganın koynunda büyür.

12 Mart’tan çıkılırken Ankara’da öğrenci hareketi içindedir. “Grup” döneminin o günlerinde herkes gibi onun da bir ayağı ADYÖD’te, bir ayağı Köy YSE-İş Sendikası’nın 4 ve 5 nolu şubelerindedir. Sabahları ADYÖD’ü süpürürken, çay demlerken ya da bir yerlerde faşistlerle çıkan bir çatışmaya gidenler arasında görürsünüz onu. Sonra bir bakarsınız şu veya bu işçi direnişi ya da sendikal örgütlenme faaliyeti için fabrika ya da işyerleri önlerindedir. Bildiri dağıtıyor, yaşını göstermeyen bir olgunlukla bir işçiyi ikna etmeye çalışıyor ya da faşistlerin saldırı olasılığına karşı nöbet bekliyordur… Bu görüntünün görünmeyen yüzünde ise, kimseye hissettirilmeden yerine getirilmeye çalışılan gizli yeraltı faaliyetleri vardır.

‘75 sonrasında içlerinde Osman yoldaşın da bulunduğu öncü bir ekip olarak İstanbul’a giden grup içindedir. İstanbul yılları, fabrika fabrika, grev grev işçi sınıfı içinde çalışmada pişme ve ustalaşma yıllarıdır. Kalfalık dönemini geride bıraktığı bu olgunlaşma yıllarının ardından Adana yılları gelir ve ‘70′lerin sonlarına gelindiğinde Adana İl Komitesi üyesi Sedat yoldaştır artık…

“Sürmeli” ‘79′da Adana’da yakalanır, bir yıl sonra da cezaevinden firar eder. 12 Eylül‘ü İstanbul’da karşılar. Garip bir önseziyle belki herkesin işlere iki kat fazla sarıldığı, varımızı yoğumuzu ortaya koyduğumuz yıllardı. Hele Osman’ın kaybından sonra hiçbir boşluk bırakmama hırsı küçük gövdemizi, kaslarımızı enikonu zorluyordu.

Ato, yüzüne baktığınızda içini berrak bir şekilde görebileceğiniz yoldaşlardan biriydi. Mayası sağlamdı; ne aile ne akraba ne iş ne meslek… ikircik duyacağı hiçbir bağı yoktu onu sisteme bağlayan, düzen içine çeken… Özümsenmiş ilkelerin adamıydı! Zor olduğunu bildiği bir çabanın, dünyayı değiştirme çabasının yolcusuydu.

Ölümü de yaşamı gibi anlamlı oldu; ele verdi bir “yoldaşı”, randevuda yakaladılar. Onu son gören eşi Hatice İnce‘dir: “22.10.1981 günü saat 15:00 sıralarında beni evden aldılar. Alanlar, Soğanlı Karakolu komiseri ile dokuz polis memurudur (hepsi sivil). Soğanlı Karakolu’na götürdüler, ‘Kocanı göstereceğiz’ dediler. Karakolun 2. katında bir odaya aldılar. Kocamı iki kişi yandan, bir kişi arkadan tutuyordu. Çünkü ayakta duracak hali yoktu; bir kemik torbası gibiydi. Yüzü ve kafası şiş, yüzü burnu ile bir hizaya gelmiş, yüzü ve alnı yaralı idi. Bacakları herhalde kırık idi ki diziyle topuk arası eğri duruyordu. Ben, ‘Bu kocam değil’ deyince beni ayrı bir odaya alıp dövmeye başladılar. Sonra Ataman’ı yanıma getirdiler. Boğazı, dudakları ve dışarıya sarkmış olan dili şişti. Konuşmaya çalışıyor, fakat konuşamıyordu. Polislere, ‘Buna ne oldu?’ dediğimde alay ederek, ‘Paraşütten düştü, sen gazete okumuyor musun? Doğu’da paraşütten düşenleri duymadın mı?’ diyorlardı…”

Ataman yoldaş 3 gün daha dayanır: 25 Ekim 1981! Deniz’in hücre arkadaşı, Adana’nın ’sürmeli’si, ilkeleri uğruna ser verip sır vermeyen, her türden ilkesizliğe meydan okuyan, yoldaşlarının canı ciğeri tam 40 yıldır bizimle birlikte kavga alanlarında yaşıyor.

Gerçeklikle özü yakalayan

Hani kimi edebiyatçılar vardır ya da sinemacılar ya da bilim insanları… Sonradan üne kavuşmuş olanlarından söz ediyorum. Siz bir biçimde anılarını okursunuz. “Vay be!..” demekten alamazsınız kendinizi. Her türlü yoksulluğu yaşamış, zekası ve yetenekleriyle sivrilmiş, o işten atılmış bu işe girmiş, bulaşıkçılıktan kasiyerliğe kadar her ortamda bulunmuş, dünyanın görmedik hali kalmamış, burnunun doğrultusunda gittiği için kimseye baş eğmemiş kişilikler görürsünüz. Biriktirmişlerdir ama, zenginleşmişlerdir; insanları tanımış, kendilerini tanımış, yeteneklerini keşfetmiş ve geliştirmeye çalışmışlardır. Şaban Budak, nam-ı diğer Selçuk yoldaş da işte böyleydi. O sözünü ettiğimiz ünlüler gibi bir anı kitabı bırakmadı bize ama, yarattıkları, yaşattıkları ve esinledikleriyle tüm komünist ve devrimciler için, dinlemesini bilenler için eşsiz bir balad bıraktı.

‘89 sonrasıydı. Baskı tekniğini modernleştirme ihtiyacı bizi Selçuk’a götürmüştü. O bize bilgisayarla OÇ basımında yardım edecekti. Hafta içinde yoğun çalışıyordu ve ancak hafta sonları uygundu. Onu tanıdığımızda birçok özelliğiyle garip gelmişti bize. Alışık olduğumuz “bizden birileri”ne hiç benzemiyordu. Farelerin cirit attığı Nuh-u Nebi’den kalma ahşap bir evde barınıyor, birlikte çalışılan zamanlarda evdeki başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor, ne yemek düşünüyor ne içmek… Yoldaşlaşma böyle başladı; dikbaşlı ve ‘dediğim dedik’ti; az konuşur, zorluk tanımayan bir karınca çalışkanlığıyla iş yapar ya da gözlemlerdi. Zeka ve sistemli düşünme, disiplin ve yaptığı işle bütünleşme onda hayli üst düzeydeydi.

Teklifsizlik kadar yalınlık, yalınlık kadar doğrudanlık, eksiklerinin farkında olan bir dava insanının çok yönlü açıklığı ve dobra dobralığı; Selçuk geçmişindeki sosyal çevresinin genişliğini ve oralardan edindiği deneyimleri, komünist kişiliğinin özellikle örgütçü yanını geliştirmekte sonuna kadar kullandı. Başlarda kişiler ve olaylarla ilgili olarak derhal bir kestirimde bulunur ve onu bundan vazgeçirmek kolay olmazdı. Komünist kimliği ete kemiğe büründükçe zekasıyla ilk elde ulaştığı sonuçlarla yetinmemeye, daha derinlere inmeye çabalar oldu. Kişilerdeki görüntüye, sürecin karmaşasına bakmaz, özü yakalardı.

Topu topu 3 yılı ancak bulan TİKB’li yaşamı ne kadar yoğun bir iz bırakmış üzerimizde. Baskı komitesinin iki emektarı 23 Ekim ‘92′de bir askeri eylemde buluştular; Selçuk elde silah Adana’nın daracık sokaklarında çarpışa çarpışa dansetti düşmanla. Son nefesini verene kadar sloganları susmadı, 30 kurşun çıkardılar yiğit bedeninden. Selçuk gerçeklik duygusu kadar gerçek ve elle tutulacak kadar yakınımızda şimdi:

“…Gelişimimdeki esas motor gücü oluşturan Konferansımızın saptadığı hedef ve doğrultulardır. Kendimi bugünün bir kadrosu olarak değerlendirirken: ‘TİKB’nin önüne koyduğu hedefler nelerdir? Bugün kadro politikamız nedir ve biz buna ne kadar uygunuz? Örgütün önüne koyduğu hedeflere uygun bir önderlik kapasitesine sahip miyiz?’ perspektifinden hareket etmekteyim. Mücadelenin gelişimiyle birlikte örgütümüzün gelişimini ve kendi gelişimimi birleştirmeliyim.

Devrimci mücadeleye atıldığım yıllarda, örgütlü mücadelenin önemini kavratan kitapların başında ‘Kavganın Şafağı’ gelir. Bolşevik çalışmayı yürüten önder kadrolardan bazıları yakalanınca bölge çalışması çok geri olmasına rağmen bir başka militan yükleniyor. Çok geri unsurlardan biriyle hemen bir hücre kuruyor. Dönem gericilik yılları. ‘Önemli olan en zor koşullarda örgütlü mücadeleyi sürdürmektir’ diyor. İşte o dönemlerde kendime ilke edindiğim böylesi bir düşünüş tarzıdır. Biz komünistler için zor olmayan hiçbir dönem olamaz; fakat kimi zorluklarla yılmadan mücadele, kararlı ML bir çizgiyi gerekli kılar. Yoksa yenilgi kaçınılmazdır.

Kolektif, üretken, yaratıcı çalışmanın bütün alanlarında dinamik bir gelişme içerisinde olan kaynaşmış, geniş ufuklu, komünist bilinci ve örgüt adamı olma özellikleri gelişmiş, kendini bütün benliğiyle devrime ve komünizm davasının zaferine adamış, yüksek bir örgüt ruhu bilinci ve disiplinine sahip, devrimci pratik çalışmada militan ve gözüpek, zorluklardan yılmayan, düşmana boyun eğmeyen, özverili ve alçakgönüllü, profesyonelleşmiş komünist komutan olmak hedefimdir. Böyle bir mücadelenin içerisinde olmanın, gönüllüce seçtiğim sınıfımın, örgütümün, ezilen ve sömürülen tüm dünya halklarına karşı görevimin, sorumluluğumun bilincindeyim. Bilincim yerinde oldukça bu seçimimden hiç vazgeçmeyeceğim. (Şaban Budak, Mart, ‘92)”

Gün doğumuna şiir okuyan komünist

Remzi Basalak, ‘79′da 16-17 yaşlarında boğaz tokluğuna çalıştığı küçük bir atölyedeyken tanışmıştı TİKB’yle. O zamanlar “polisin oğlu” diye anılırdı. Taraftar oldu sonra, Metin oldu adı. Adana’da cunta öncesi silah elde son kurşununa kadar vuruşan Metin Aydın idolüydü.

İyimserliği, coşkusu ve neşesi etrafındaki herkesi sarıp sarmalar; bununla insanları, el mahareti gerektiren her aleti ve işi -çocuk oyuncağı misali- kolayca kendine tabi kılışıyla makinaları çözerdi. Dakik ve dikkatliydi; yeraltı yaşamının gizlerini yaşamın belki “gerektirmeyen” anlarında bile içselleşmiş bir sadakatle uygulardı. Dur durak bilmez bir çalışma azmi, enerjisi ve temposuyla hem sonuçlandırıp yetkinleştireceği işlere yönelir sık sık da elle tutulur kadar somut düşler görürdü. Düşleri devrim, örgütü ve yoldaşlık ilişkilerinin daha bütünsel kuruluşuyla ilgiliydi. Ne başka bir dünyası vardı ne bir başka düşü. Paylaşmayı, yoldaşlaşmayı, daha fazlasını vermeyi ve üretmeyi kendisini çoğaltmanın bir kanalına dönüştürmeyi bilmişti. “Eksik nerede, nerede fazlasına gerek var, neleri öğrenip büyütmem gerek ki bu açığı kapatabileyim…” derdi özlemi buydu.

Defalarca gözaltına alındı, tutuklandı, yıllar boyu hapis yattı. İnsanlığın kurtuluşu yolunun bilincine varmış olanların bedelleri göze alan gönüllüğü vardı onda.

Baskı komitesinin ardışık iki üyesi bir kamulaştırma eyleminde tanıdılar birbirlerini: Selçuk ve Remzi. “Otomatiği ben kullanayım. Elim daha yatkın. Daha önce kaldığım bir evde uzun süre büyük silah vardı, alışkınım” demişti Remzi. Eylem yerinin uzağındaydılar polisle karşı karşıya geldiklerinde. Silah çantadaydı. Atlayıp çekmeye çalıştı… üzerine atladılar, çıkaramadı çantadan.

Polisin eline canlı geçmesine korkunç öfkeli fakat hiçbir yazıklanmaya fırsat vermeden, komünistlerin her koşulda direnme geleneğini bulunduğu yerden ve bulunulan noktadan doruklara taşıyarak verdi.

“Baktılar korkuyla şaşkın şaşkın ona.
O onurlu adama
Yutmuşlardı sanki dillerini.
Mırıldandı zorla faşist ajan:
‘insan değil, taş bu’.
‘Taş değilim hayır, bir savaşçı
Direnme gücünden’ dedi Antonio yavaşça
ve canını soludu.”

Bir toplamın cisimleşmiş ifadesi

Sezai dediğiniz zaman “Ekim Ölümsüzleri’nin toplamı”, daha doğru bir ifadeyle “Ekim şehitlerimizde cisimleşen özelliklerin toplamı” gelir hemen aklınıza. Gerçekten de Sezai yoldaş “bizi biz yapan” özsel özelliklerin bütünlük olarak ileri düzeyde gelişmiş ve cisimleşmiş bir ifadesidir: Komünizm davasına bilinçli bir bağlılık, örgüt ve ilkeler söz konusu olduğu zaman kıl kadar tavizi bile aklından geçirmeyen bir örgüt adamlığı, sürekli kendini aşan bir dinamizm ve yenilenme duygusu, bağırmayan bir kararlılık, yalın bir netlik net bir yalınlık… Ve tabii cesaret ve devrimci bir özgüven…

12 Eylül’ün İstanbul ve Ankara şubelerine Yakup olarak girip 142 gün sonra yine Yakup olarak çıkması da şaşırtıcı değildir mayası bu özelliklerle karılmış bir komünistin; koca Mamak‘ta TTE (Tek Tip Elbise) utancını çıkarıp atma cesaretini gösteren beş devrimci arasında yer alması da… En gözüpek askeri eylemlerin içinde yer alırken de tereddütsüzdür, 1991 sonrası yönetimini üstlendiği Adana’da usandırıcı baskı işlerini yüksünmeden yerine getirirken de… Sekiz-on kişiye yiyecek bir şeyler alması için bakkala giden o ise şayet; on somun ekmek, 250 gram zeytin, biraz peynir, biraz da helvayla yetinmek zorundasınız demektir. Bu “cimrilik” sadece parasal konularda değil, zamanın kullanımı da dahil örgütün imkanlarının söz konusu olduğu her alan için geçerlidir. Yayın organları için üstlendiği bir yazının mükemmel olması konusunda da titizdir; sokağa çıkarken özellikle de randevularına giderken giyim kuşamı konusunda da… Bu özeni “kendisi için” değil, güvenliğin yanı sıra yoldaşlarına karşı duyduğu saygının ifadesi olarak gösterir.

Sezai’nin olduğu yerde “koşullar”ın ya da “olanaksızlıklar”ın arkasına saklanamazsınız! Tek kişilik bir ordudur o! “Ahhh biraz daha genç olsaydım…” Daha 40′ına bile gelmemiş olduğu halde bu hayıflanma sözcüğünü onun ağzından çok duymuşuzdur. Fakat bunun, bedeni ve ruhu yorgun düşmüş bir yaşlılığın nostaljik feryadı olduğu düşünülmemelidir! Tam tersine, neredeyse kendisinin yarı yaşındaki gençlerde bile gördüğü enerjisizlik ve “ihtiyarlığa” duyduğu tepkiyi dile getiren öfkeli bir isyan çığlığıdır. Yoksa o her konuda hep 20 yaşında bir delikanlı tazeliğindedir:

…Bizler her zamanki gibi iyiyiz. Üzücü bir durum yok. Günlerimizi verimli kılmaya çalışıyoruz. Ama geçen iki hafta içerisinde istediğim gibi çalışamadım. Yapmam gereken işler vardı. Onlarla uğraşmak durumunda kaldım. Genellikle mapushanede vaktin çok bol olduğu sanılır. Fakat hiç de öyle değil. Günler o kadar hızlı geçiyor ki, bazen ‘Bu günler ne kadar kısa, keşke gün 30 saat-35 saat olsa’ dediğim oluyor. Tabii yapılacak işlerin çok fazla olması, insanı bu duyguya itiyor. İş dediğin şey, okumak. O kadar çok yayın çıkıyor ki, takip edebilmek için koştururcasına okumak gerekiyor… (Bir yoldaşına yazdığı 19 Eylül ‘88 tarihli mektubundan)

Sezai ‘74 kuşağındandır. 12 Mart sonrası Ankarası’nda başlangıçta öğrenci hareketi içinde derlenip toparlanan devrimci kuşağın temsilcileri arasındadır. “Hacettepeliler”dendir. İsmail Cüneyt de bu kuşağın ve bu ekibin üyesidir. O ilk toparlanma yıllarında sadece TİKB öncesi grubun değil Ankara öğrenci hareketinin de toparlanıp ileri atılması sürecinde rolü ve katkıları büyüktür “Hacettepeliler” müfrezesinin… TİKB’nin Kuruluş Kongresi niteliğindeki İMT’de Sezai ve İsmail “genç kuşağın” devrimci diriliğinin temsilcileri olarak öne çıkan kurucu kadrolardır.

Vuruldum!”

‘93 yazında gerçekleştirilen II. Parti Okulu‘nun yıldızlarındandı Neval yoldaş. Dinamik, öğrenmeye aç, yoldaşlarını bir tarayıcı gibi zihnine nakşederek seven, çalışkan, ilkeli, konulara en hazırlıklı gelenlerden biriydi. Gençlik kadrolarındandı, zehir zemberek bir raporuyla girmişti görüş alanımıza. Geçen yılki parti okuluna neden getirilmediğini sorduğumuzda, o dönem gençlik komitesinin en yetkili kişisi iki sözcükle özetlemişti durumu: “Çok dik başlı!..” Nilgün, kökeni, yetişme tarzı ve militan özellikleriyle uzun süre PKK ve TİKB arasında bocaladığını anlattı sonraları. Mücadele konusunda, profesyonellik konusunda kafası netti; ama nerede? Kararını verdikten sonra da bir an dahi tereddüt etmedi. Gerçekten de doğru bildiği yolda sonuna kadar inatçıydı; kararlılık, azme dönüşen bir netlik, disiplinli çalışma ve atılganlık, “Neler yapılmalı, neler yapmalıyım”ı birbirinden ayırmadan sorma cesareti… bunlar ve elbette daha fazlası Nilgün’dü:

…Yoldaşlık ilişkilerine gelince, bu nedense yoldaşların kafasında bir ütopya. Kendi adıma, günden güne, hedeflerimiz, görevlerimiz daha netleştiği ölçüde yoldaşlarıma karşı müthiş bir sevgi bağı gelişti. Yaldaşların birçoğunun kafasında ütopik, mücadeleden, yaşamdan kopuk bir yoldaşlık ilişkisi kavramı vardı. Bir ölçüde yıkıldı, ama hala var. Yani biz ne kadar komünist olursak o da o kadar gelişir. Çalışmaların son günlerine doğru aramızda güçlü bir sevgi, yoldaşlık bağının geliştiği görülüyordu zaten. Kendi adıma ise, bu seminerlerde seminerci yoldaşlarla da kaynaştıktan sonra hem örgütüme, hem de yoldaşlarıma karşı müthiş bir sevgi, sıcaklık gelişti. Önceleri de elbette vardı, ama burada daha bir geliştiğini gördüm. Önceleri bir kızarsam gözüm dünyayı görmezdi. Yoldaşmış, şuymuş buymuş hiç aklıma gelmez, saldırganlaşırdım; ama şimdi, gerçi bunun belli bir öncesi de var, yoldaşlık bağlarımın daha da geliştiğini düşünüyorum. Bazı kızdığım şeyler olsa da yoldaşım olduğunu unutmuyorum. Kendim ve eğitim dönemi sonrası: Benim için en önemli yönlerinden, örgüt adamı gibi bakmak, örgütün bütününden sorumluluk gibi yönlerim gelişti. Yoldaşlık sevgisinde, yakınlaşmada daha geliştiğimi düşünüyorum. TİKB olarak koşmamızın zorunluluğu, günün bize yüklediği görevler çok daha açıklık ve netlik kazandı. Ben eskiden beri kendime güvenli yetiştim. Çevrenin güvenini de her konuda üzerimde hissettim. Kapitalist düzende müthiş bir yarış sürüyor. Devrimci oluncaya kadar bir yığın yarış kazandım. Bunların getirdiği eskiden gelen bir kendine güven gelişkin bende. Yani kafamda bir hedef belirmiş ve ona giden yolu kavramışsam, her şey küçülür artık; ona yürürüm. Şu dönemde geliştirmem gereken yönüm önderlik kapasitem olacak. Bunun yanında yeraltı yaşamıyla, kitle çalışmasında zaman zaman TİKB’nin yol göstericiliğine ihtiyacım olacak…” (Neval, Nilgün Gök yoldaşın eğitim dönemi sonrasında yazdığı rapordan, 1993)

Sınırlarımı parçaladıkça özgürleşiyorum”

“Kavga amansız ve katı.
Kavga, dedikleri gibi destansı.
Ben düştüm. Yerimi başkası alacak…
o kadar.
Burda, bir kişinin lafı mı olur?”

Öldürülmeden birkaç saat önce Nikola Vaptsarov tarafından yazılmış bu şiiri ve daha nicesini ‘96′nın hatırası o unutkan belleğine inat ezberden okuyan bir savaşçı. Sadeliğin adı.

Ulucanlar Direnişi’nde av tüfeğiyle vurdular onu öldürmek için. O tüm direniş boyunca usul usul kanadı yaralarından büyük inatçılığıyla, teslim olmadı. Şiirleşti yaşamı, ama daha önemlisi o şiiri yaşamında, dünyaya bakışında somutlayabilmesiydi Zafer’in. “Nasılsın yoldaş?” derken, zafer işareti yapıp “gidin çatışın” demesi böyle mümkün, böyle doğal, böyle kaçınılmazdı. Ölümü gibi. Bütün renkler aynı hızla kirlenirken birinciliği nasıl beyaz aldıysa, Ulucanlar’da örgütümüz ölümsüzlüğe uğurlayacaksa bir yoldaşı Zafer de böyle kazandı, yüklendi o onuru.

“Sınıfın en çalışkan öğrencisiydi O”. Yetersizliklerini aşmaya çalışan, o yetersizlikler üzerinden kendini bir kalıba sokup orada rahat durmayan, kendisiyle mücadelelede her zaman çevresine de her öğrendiği şeyi yansıtmaya, kendisinde olanları vermeye çalışan, çevresine yayan, kendi kabuğunda yaşayarak değil, paylaşarak gelişen ‘90 kuşağından bir genç ihtilalci komünist.

“Sınırlarımı parçaladıkça özgürleşiyorum.” O’nun yaşam felsefesiydi, yaşam biçimini anlatıyordu, alelade bir söz değildi bu. Bize yeni atılımların arifesinde gelişmenin sancılarını yaşadığımızda, bir yapı işçisi inatçılığıyla hedefe -sadelikle ve sadece hedefe kilitlenme gücünü yaşamından damıtma şansını verdi, yaşadı ve ölümsüzleşti. Dilimizde bir büyük şiirin, sosyalizmin dizeleriyle kalıcılaşarak: “Ama birlikte olacağız fırtınada / halkım, çünkü sevdik seni.”


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar