Biz daha neyi tartışıyoruz?

Biz daha neyi tartışıyoruz?

“Gözlerinizin önündeki olguyu adlı adınca anabilmeniz için acaba daha ne olması gerekiyor” demekten başka bir şey gelmez bu manzara karşısında insanın aklına. “Kardeşim, siz devrimcileri gerçekleri illa önyargılarının prokrustes yatağına sığdırmaya çalışmakla suçlarsınız ama sizin yaptığınız nedir” diye sormaktan kendinizi alamazsınız.

H. Selim Açan

Türkiye solu, kavramları “kendinde şey” haline getirerek tartışmaya, bu anlamda özü bir tarafa bırakıp biçime takılmaya fazla meraklıdır.

Bir şeyin öyle değil de böyle tanımlanmasının, bilinen bir kavram ya da alıntının orada o şekilde değil de burada bu şekilde kullanılmasının nasıl ateşli tartışmalara hatta keskin saflaşma ve ayrılıklara yol açtığı bilinir.

12 Eylül faşizmi tarafından neoliberal temellerde yeniden yapılandırılıp tahkim edilen rejimin 2016’daki şaibeli darbe girişimi ardından vites büyüten dönüşümünün tanımlanması konusunda da kendini gösterdi bu “kavram takıntısı”.

Özellikle liberal cenah bu rejim yapılanmasını “faşizm” olarak tanımlamamak için bin dereden bin su getirdi adeta. Neymiş efendim, “faşizm kavramı olur olmaz kullanılmazmış, zaten bu yüzden fazla yıpranmış bir kavrammış, faşizmden söz edebilmek için ya ortada çok şiddetli bir kriz veya burjuvaziyi paniğe sürükleyecek boyutlar kazanmış bir sınıf ve halk hareketi olması gerekirmiş ya da örgütlü bir kitle hareketine dayalı olarak aşağıdan gelişen bir zorba rejim inşası söz konusu olmalıymış” vb.

Faşizme faşizm dememek için başvurulan lâf cambazlıkları öyle bir hal aldı ki, bu kez “farklı görünmek” peşinde koşan orijinalite meraklılarının alternatif diye uydurdukları tanım bataklığında aklımıza mukayyet olmaya çalışır vaziyette bulduk kendimizi: “Sağ popülizm, neo otoriteryenlik, popülist yarışmacı otoriterlik, egemen diktatörlük, önlem devleti, başkancı rejim …” derken, emperyalizm çağında ortaya çıkmış bir olgunun “Sezarist-Neronist faşizm” olarak tanımlanmaya kalkışılmasına kadar vardı iş!..

Halbuki hem düşünsel arayış boyutuyla hem pratik kimi ön adım ve hazırlıklar bakımından 1990’ların ortalarından itibaren aleniyet kazanan bir yönelimin (finans sermayesinin karakterine ve ihtiyaçlarına yanıt arayışları kapsamında ABD’de neoconların başını çektiği “illiberal demokrasi” tartışmaları hatırlansın) hâlâ karanlık yönler taşıyan 11 Eylül saldırılarının ardından frenlerinden boşanıp o güne dek burjuva demokrasisinin vitrini/beşiği olarak pazarlanan ülkeleri de içine alacak şekilde kabaran (hatta bu kez onlarda başlayıp dünyaya yayılan) bir genel dalga vardı ortada.

Hadi bu ihtiyacı doğuran nedenler yanında yönelimin karakteristik çizgileri zamanında görülemedi diyelim; iyi de, Türkiye’de olup bitenler gözlerimizin önünde yaşandı.

Daha ne olması gerekiyor?

Burjuva demokrasisinin alamet-i fârikasını oluşturan serbest genel seçimler ve parlamenter sistemin bile nasıl işlevsizleştirilip çöpe atıldığını yaşayarak gördük.  Yerine “istikşafi görüşmeler” adı altında tuzun çürütüldüğü, “atı alanın Üsküdar’a geçtiği” ya da “bir şey olmamışsa bile kesin bir şey olmuştur” denilebilen bir sil-baştan düzeni geçirildi.

Temel işlevi burjuvazinin farklı kanatları arasındaki iktidar savaşımlarını sistem sınırları içinde tutmanın düzenleyici mekanizması olarak “güçler ayrılığı” ilkesinin yerine yasama ve yürütme yanında yargı ve medyanın da sıkı denetim altına alınarak gücün tek elde toplandığı bir güç yoğunlaşması ve merkezileşmesine tanık olduk.

Faşizmin karakteristik özellikleri arasında yer alan “kendisini hiçbir yasa ve kuralla sınırlı görmeyen devlet terörü”, Hitler döneminde bile rastlanmayan bir uygulamayla “kendisine ait” olduğunu iddia ettiği bir coğrafyadaki kentleri ve büyük yerleşim birimlerini dahi tank ve top atışlarıyla yerle bir edip yakıp yıkmakta tereddüt etmeyen bir gözü dönmüşlük boyutu kazanmış olarak karşımıza çıktı.

Paralı özel harekat birlikleri, SADAT ya da Suriye Milli Ordusu kılığında karşımıza çıkan kara ve kahverengi gömleklilerin güncel versiyonlarını, Göbbels, Himmler ya da Schacht’ın günümüzdeki karikatürlerini, göt kılı olmayı bile mertebe olarak görüp “Allah çocuklarımın ömründen alıp Reis’e versin” ya da “Karımı arzularsa kendim götürürüm” diyebilecek kadar alçalan führer fanatizminin boyutları gibi göstergeleri anmıyoruz bile.

“Gözlerinizin önündeki olguyu adlı adınca anabilmeniz için acaba daha ne olması gerekiyor” demekten başka bir şey gelmez bu manzara karşısında insanın aklına.

“Kardeşim, siz devrimcileri gerçekleri illa önyargılarının prokrustes yatağına sığdırmaya çalışmakla suçlarsınız ama sizin yaptığınız nedir” diye sormaktan kendinizi alamazsınız.

“Faşizme faşizm diyebilmek için sizler günümüzde niye illâ 1930’lar faşizminin çizgi ve özelliklerini arıyorsunuz? Bütün devlet ve iktidar biçimleri gibi faşizmin de sabit bir biçime sahip olmadığını; somut tarihsel koşullar, burjuvazinin ihtiyaçları ve sınıfsal dengelerdeki farklılıklara bağlı olarak sadece ülkeden ülkeye değil aynı ülke içinde bile farklı tarihsel evrelerde farklı biçim ve çizgilere bürünmüş olarak karşımıza çıkabileceğini nasıl gözden kaçırırsınız?” diye sormak istersiniz.

Bakın, “kapitalizmin asalaklaştığı, çürüyen kapitalizm” olarak emperyalizm çağında burjuvazinin artık “demokrasi değil gericilik peşinde koşar hale gelmesinin”, artık herhangi bir kârla da yetinir olmaktan çıkıp azami kâr peşinde koşan tekelleşmiş sermayenin ekonomide olduğu gibi siyasette de tekel peşinde koşmasının, sistemin toplumsal dayanaklarındaki daralmaya paralel olarak burjuvazinin mutlak güç-azami denetim ihtiyacındaki büyümenin … sözünü hiç etmedik henüz.

Keza burjuvazinin zaten bir “anti-kriz reçetesi” olarak 1980’lerde sarıldığı neoliberal birikim modelinin de 2008’de duvara toslayıp daha da şiddetlenmiş bir kriz etkenine dönüşmesinden tutalım bunun üzerine tüy diken pandeminin daha da keskinleştirdiği çelişkiler ve büyüyen korkular boyutuna da hiç değinmedik.

Velhasıl sizin gözünüzün açılıp faşizme faşizm diyebilmeniz, bu bağlamda sesinize kulak verenleri büsbütün uyuşturmak yerine uyarıcı bir rol oynayabilmeniz için gerçekten daha ne olması gerekiyor?

Alın size son bir örnek:

Tam da faşizme özgü bir özellik olarak “parti devletine” dönüştü bu devlet! İşin ciddiyetini ve boyutlarını görmek istiyorsanız Dinçer Demirkent’in şu makalesini ve şu haberi bir okuyun isterseniz.

“Faşizme doğru gidiş” ya da “gelmekte olan” aşamasını çoktan geçtiğimizi görmemekteki ısrar ve inadınız sürerse şayet, hiç istemem ve ummam ama aklınız Türk Mathausen’in de gelir başınıza bilemem?

Zaten o saatten sonra gelse ne olur?..


(* Meraklısına dipnot:) İki yıl önce Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan anılarımın (“Bitmedi Daha…” ile “Sürüyor O Kavga“) editörümden 25 Aralık 2020 günü bir e-mail aldım. Editörüm mailinde, eski Aydınlıkçı, günümüz anarşistlerinden Gün Zileli’nin bir gün önce kendisine yolladığı bir maruzatı aktarıyordu.

G. Zileli, liseli bir devrimciyken örgütlü mücadeleye gözlerimi açtığım o zamanki grup yapımızın Aydınlık’la olan teğet ilişkisinden hareketle o çevreye bulaşmış olmaktan duyduğum utanç ve öfkeyi dile getirdiğim bölümde onun adını da anmamdan rahatsız olmuş. “Aydınlık Lekesi” başlığını taşıyan o bölümde G. Zileli’den geçerken bahsediyorum aslında. Ama bu geçmişinin hatırlatılması belli ki G. Zileli’nin hoşuna gitmemiş.

Editörüme yazdığı e-mailde, “Onun sözünü ettiği İşçi-Köylü satışı olayını hatırlamıyorum, yok öyle bir şey” diyor ama asıl olarak uzun yıllar Doğu Perinçek’in emir subaylığını yapmış olmasından dolayı alnında silinmesi mümkün olmayan bir leke taşıdığının altını çizmemi hazmedemediğini ele veriyordu. Büyük bir pişkinlik ve had bilmezlikle yayınevi aracılığıyla benden o yazdıklarımı “geri almamı talep ediyor”du.

Editörüm aracılığıyla 26 Aralık 2020 tarihinde ona ilettiğim cevap e mailinde bahane olarak kullandığı gazete satışı konusunda, “Diyelim ki belleğim beni yanılttı, G. Zileli o satışta yoktu ama (orada zaten-nba) ‘Bu satış sırasında grubun sorumlusu Gün Zileli bizi (grubu) faşistlerin alanına sevk etti, dolayısıyla onun yüzünden dayak yedik’ gibi bir iddia hatta ima dahi yoktur. Okuduğunu anlayabilen, aklı başında hiç kimse de o anlatımdan öyle bir sonuç çıkarmaz. Bu biraz ‘Hava bulutlu, galiba yağmur yağacak’ dediğin birinin bundan, ‘Vaayy, sen bana ördek dedin’ sonucu çıkarması kadar absürt bir alınganlıktır” dedikten sonra şunu söyledim:

“…Gün Zileli’nin esas derdinin Aydınlıkçı geçmişini, üstelik herhangi bir Aydınlıkçı’dan farklı olarak uzun yıllar Doğu Perinçek denilen alçağın has adamı-sağ kolu olmasından hareketle hiçbir deterjanın temizleyip unutturamayacağı o lekeyi alnında taşıdığını hatırlatmış olmamdan kaynaklandığı ortada.

Gün Zileli, çoğu yerini öfke duyarak kimi yerlerini ise içimde kabaran iğrenme duygusunu bastırarak okuduğum “Yarılma” adını verdiği anılarındaki samimiyetsiz günah çıkarma seansıyla bu kirden arındığını düşünüyor olabilir. Solda da çok rastladığımız balık hafızalı ilkesizler ya da onun bugünkü ‘farklı’ duruşunu temel alıp bu geçmişin üzerinden atlayarak G. Zileli ile yan yana gelmekte, onunla ilişki kurmakta bir beis görmeyebilirler. Ama bana göre Aydınlık adıyla bilinen karanlık çevreye-çeteye bir dönem bulaşmış olmak bile samimi bir komünist ya da devrimcinin ya da solcunun veyahut ilericinin hayatı boyunca utanç duyması, bir vesileyle hatırladığı her seferinde yüzünün kızarmadan edemeyeceği silinmez bir lekedir.

O yüzden zaten kitabımda o bölüme ‘Aydınlık Lekesi’ başlığını koydum. Ki liseli bir ‘Aktancı’ olarak benim Aydınlık’la ilişkim ‘geçerken uğramak’ misali 7-8 ay sürmüş bir yol kazasıdır. Buna karşın Aydınlık’ın fotoğraf ve adreslerini de yayımlayarak devrimcileri devlete ihbar etmek dahil Türkiye soluna karşı en aşağılık suçları işlediği yıllar boyunca Doğu Perinçek’in sağ kolu olan Gün Zileli şimdi benden neyi düzeltmemi/geri almamı istiyor? “Yarılma”yı yazmakla arındığını zannettiği bir ‘resmi tarih’ yazımı mı bekliyor?

(…) Kusura bakmasın ama bu ‘leke’ tarihin hafızasında kayıt altında, dolayısıyla ne kadar çabalarsa çabalasın unutulmayacak!”

Aldığı bu yanıt üzerine G. Zileli bir kez daha editörümü “iknayı” denedi. İstediği sonucu alamayacağını görünce bu kez aklı sıra “gözümü korkutacağını” düşündüğü ucuz bir numaraya başvurdu. 11 Ocak tarihinde gönderdiği e-mailinde benim 2 yıl önce yayınlanmış anılarıma Y. Ayaşlı’nın 10 yıl önce yayımlanmış anılarını da ulayarak “toplu bir değerlendirme yapacağını” söyledi.

Sonradan duydum 10 sayfayı aşkın bir “hatırat değerlendirmesi” yapmış. Yaşadığı kuyruk acısının etkisiyle olsa gerek TİKB’de cisimleşen militan devrimcilik anlayışı ve değerlere saldırmayı denemiş.

Bu hezeyanlara göz atma ihtiyacı dahi duymadım. Uzun sözün kısası, “Suskunluğum asaletimdendir / Her lâfa verilecek bir cevabım var, / Lakin; / Bir lâfa bakarım lâf mı diye, / Bir de söyleyene bakarım adam mı diye” diyen Mevlâna’ya kulak verdim. Ortada ikisi de yoktu!

sendika.org


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

İlgili yazılar