Böğürtlen Zamanı sinemaya uyarlandı

Böğürtlen Zamanı sinemaya uyarlandı

Türkiye cezaevlerinde 26 yıldır tutsak olan yazar Murat Türk’ün gerilla anılarından yola çıkarak kaleme aldığı ve yaralı bir gerillanın hayata tutunup arkadaşlarına yetişme çabasının anlatıldığı Böğürtlen Zamanı (Dema Dirîreşkan) adlı roman sinemaya uyarlandı.

Yeni Özgür Politika’da Miheme Porgebol Böğürtlen Zamanı’ (Dema Dirîreşkan) adlı romanın sinemaya uyarlanmasının öyküsünü yazdı. Gerilla anılarından yola çıkarak kaleme alınan roman, 26 yıldır tutsak olan yazar Murat Türk’ün kaleminden çıkma.

Gerçek olaylara dayanan hikayenin kahramanı Şervan, bir çatışmada yaralanır ve tek başına kalır. Film, Şervan’ın 45 gün süren yaşamda kalma mücadelesine odaklanıyor. Köy baskınları, faili meçhuller ve JİTEM suikastlarının en yoğun yaşandığı 90’lı yılların anlatıldığı uyarlama filmin çekimleri Güney Kürdistan’ın Silêmanî kentinde yapıldı.

Daha önce Diyarbakır 5 Nolu zindanında yaşananları beyaz perdeye taşıdığı “14 Temmuz” filmiyle de bilinen Haşim Aydemir’in yönetmenliğini üstlendiği filmin senaryosunu ise Erol Balcı yazdı. Filmde rol alan oyuncuların çoğu ise 1990’lı yıllarda Kuzey Kürdistan’da köyleri boşaltıldığı için topraklarını terk ederek Mexmûr Mülteci Kampı’na yaşayanlardan seçildi.

Filme ilişkin görüştüğümüz yönetmen Haşim Aydemir, Dema Dirîreşkan adlı romanının hakkını vermeye çalıştıklarını söyledi.

“Kitaplar, yaşanmışlıkların tadını filmlerden daha iyi yansıtır. Böğürtlen Zamanı’nı 2013 yılında okudum ve okuyan herkes gibi ben de çok etkilendim. Bir sinemacı refleksiyle bunun filmini çekmeyi düşündüm. Bu fikri senaryoyu yazan Erol Balcı’yla paylaştığımda o da fikri beğendi ve zorlu bir çalışma sürecine girdik. Kitapların dünyası sinema dünyasından apayrıdır. Bu kitabın hakkını en iyi şekilde verebilmek için çok çalıştık.”

Filmi Saddam’ın yıktığı köylerde çektik

Film fikrinin oluşum sürecinde Kuzey Kürdistan’daki koşulların film yapmaya uygun olmadığını, bu yüzden de filmi Silêmanî (Süleymaniye) kentinde çekme ihtiyacı doğduğunu aktaran Aydemir, “Silêmanî’de çekme zorunluluğu bizde mekânı doğru kurmak konusunda kaygılar uyandırdı. Çünkü hikayenin odağında Türk ordusu tarafından yakılan köyler vardı. Böyle mekânlar bulamayacağımız kaygısı taşıyorduk. Oysa bu kaygımız boşunaymış. Çünkü egemenler her yerde işlerini yapıyor. Film için alan araştırması yaptığımızda tıpkı Türk devletinin yaktıkları gibi Güney Kürdistan’da da Saddam’ın yaktığı köyler vardı. Biz filmi o köylerde çektik. Kürtlerin gerçekliği her yerde aynı” diyor.

“Benim de köyüm yandı”

“Dema Dirîreşkan köy yakmalarının en yoğun gerçekleştiği 90’lı yıllarda geçiyor. O yıllar Kürt Özgürlük Hareketi’ne yoğun katılımların yaşandığı bir dönemdi” diyen Aydemir, romanın yazarı Murat Türk’ün de o süreci en yoğun yaşayanlardan biri olduğunu hatırlatıyor. Aydemir, “O yıllarda benim de köyüm yandı. Eser, köy baskınlarını, JİTEM’i, insanların yaşama tutunma çabasını; daha geniş bir ifadeyle o dönemin bir panaromasını sunuyor bize. Tüm bunlara karşı bir bireyin direnişi ve bu direniş sonucu elde edilen zaferi anlatıyor. Biz de filmimizle romanda çizilen bu perspektifi yansıtmaya çalıştık” diyerek yazarından yönetmenine, Amed’den Silêmanî’ye gerçekliğin ortak olduğuna işaret ediyor.

Sanatçılar hafıza kaydedicileri

Sanatçıların toplumlar için birer hafıza taşıyıcısı olduğunu söyleyen Aydemir, “Biz Kürtler olarak sözlü bir kültür geleneğine sahibiz. Bizim kayıt geleneğimiz yok fakat çağın imkanları bize bunu zorunlu kılıyor. Kimliğimizi ve varlığımızı koruyabilmek için hafızamızı diri tutmalıyız. Biz de bu film aracılığıyla bu yaşananları sinemanın diliyle ifade etmeye çalıştık” ifadelerini kullanıyor.

***

Konuyla bağlantısı nedeniyle 2016’da Alınteri sitesinde yayınlanan “Böğürtlen Zamanı” tanıtım yazısını yayınlıyoruz:

Bir yere ulaşmak, bir şeyi istemek için önce tutku olmalı yürekte. Bilmek sonradan da olabilecek bir iş. Ama tutku başka bir şey…

Leyla Sander

“Böğürtlen zamanı”, 19 yaşındaki savaşçı Şervan’ın, gerilla yaşamının kısacık bir kesitini anlatıyor. Bingöl’ün kuzeyi, Şeytan Dağları’nda 1995 yılında geçiyor öykü. Ama bu mekanı değiştirebilir, Kürdistan’ın bir başka köşesine, başka Şervan’lara uzatabilirsiniz. Sabır ve direngenlikle yürütülen özgürlük savaşında köyler, kamplar, ormanlar, bahçeler, mezralar, mağaralar, dere yatakları ve savaşçılar değişse de mücadele 30 yılı aşkındır sürüyor.

Hayata ve mücadeleye dair öğretici deneyimlerin ders verme havasında olmayan bir doğallıkla verilişi merakınızı kamçılıyor, iyimserliğinizi besliyor. Tesadüf deyip geçmeyin, hayatımızın akışını hiç tahmin edemeyeceğimiz şekilde değiştirir. Kitap da zaten bir ikilemle karşı karşıya kalınmasıyla başlıyor: “Yürüdüğümüz patikanın ikiye ayrıldığı noktasında grup öncümüz Mahir bir an kararsızlık geçirip duraksamasa, belki de bunların hiçbirini yaşamayacaktık.”

Ordunun tahkimat yaptığı bir bölgeye düşmeleri, ölümüne bir çatışma ve Şervan’ın yaralanması… Bir süre onu taşımaları, bunun grubun temposunu yavaşlatışı, Şervan’ın kendisini bırakmalarını önermesi üzerine süren yoğun tartışmalar… Daha sonra gelip almaları üzerine varılan ‘mutabakat’ -Şervan grubun hareketinin hızının onların da imha edilmelerinin önüne geçeceğini düşündüğü için ısrarlıdır; arkadaşları da onu orada bırakamak konusunda.

Onu mezar gibi bir çukura yerleştirip üzerini çalılarla örterler. Üç gün boyunca ona sığınak olan yağmur sularıyla çamurlaşmış bu delikte Şervan yoktur artık, onun yerine siz ordasınızdır; bütün duyguları, düşünceleri ve kaygıları sizin benliğinize akıyor, bilincinizi de sorguluyordur.

Başının üzerine sarkan güzelim böğürtlen dallarını, yağmura aldırış etmeden biteviye çalışan örümceğin telaşını, onun ağlarına takılan ama hemen düşüveren damlaları ağzına isabet ettirme çabasını insana özgü bir şiirsellikle anlatır. İri dişli karıncalar toprağın altındaki bu devasa yemi orasından burasından tırtıklamaya başlar. Artık gevşemiş sargılarını aşarak yarasına ulaşırlar. Korku değil ama -tıpkı onun gibi- iğrenme hissi ürpertir içinizi. Zaten ne kaba bir güzelleme vardır yiğitliklere ne de insani olan korkulara dair bir kınama. Bunların hepsi araya mesafe koymadan, büyük bir doğallıkla anlatılır. Mesele korkmakta değildir, korkunun tutsağı olmamaktadır!…

Gerilla -ya da yeraltı yaşamı açısından- muazzam önemdeki her konuyu yatırır deneyim tezgahına Şervan. Yaralı, yorgun ve açtır ama sonraki yolculuğunda sıcak köy odalarına, tertemiz yer yataklarına itibar etmez. Rahatlığın ölüm olduğunu bilir, en dost olanların yardımının ancak ihtiyacı olan kadarını alır. Sızdığı zamanlarda ancak bilincin kumanda ettiği bir şokla uyanır, yoluna devam eder.

Askerler ve timler bölgede onu, o arkadaşlarını aramaktadır. Yıllara yayılan ve yoksul Kürt köylüsünün cansa can, malsa mal omuz verdiği bu savaşta genellikle dost kapılar karşılar onu. Hainler de vardır ama… Canını kurtarıp arkadaşlarına kavuştuysa eğer ilkeli davranmakta herhangi bir gevşemeye izin vermemesindendir: “Yeraltı şakaya gelmez” deriz biz, bu gerilla için de sonuna kadar geçerli bir derstir. Çünkü, “Savaş denen şeyin çoğu zaman sözlerle verdiği anlam ile hayattaki karşılığı farklı oluyordu. ‘Bilince çıkarmak’ dediğimiz, anlamları bizzat yaşayarak tecrübe etmedi mi sözün karşılığının tam olarak neye denk düştüğünü hissedemiyordu insan. Yaşadıktan sonra kelimeler soyut olmaktan çıkıyor, içleri de doluyor. Ağırlaşıyor, kelimelerin duygusal yüzü oluyordu.”

Doğa, insan ve mücadelenin ustaca içiçe geçirildiği, birbirini bütünleyip beslediği bir tablo uzanıyor önünüzde. Ne betimlemeler “yeter artık” dedirtiyor ne de kuru kupkuru didaktik bir anlatım hayatın çok yönlü anlamını gölgeliyor. Övgüler abartılı değil, övgü bile değil onlar. İnsan olana, insan olmaya çalışana dair; en büyük bedelleri ödemeyi olağan bir eylem haline getirenlere… 

Mücadeleyi bir yaşam tarzı haline getirenlebilenlerin yüreklerinde önce tutkunun olması gerektiğine vurgu yapıyor bir yerde: “Bazen yolu bilirsin fakat yürüyecek gücü bulamazsın. Bir yere ulaşmak, bir şeyi istemek için önce tutku olmalı yürekte. Ona önce kendi içinde ulaşmalı insan. Bilmek sonradan da olabilecek bir iş. Ama tutku… O başka bir şeydi. Onda tükenmeyen bir enerji vardı. Kendi kendini besleyen bir ateş…”

Bencillik, bireycilik, kendisini merkeze koyup dünyayı da etrafında dördürmeye kalkan benmerkezcilik, konformizmden vazgeçemeyen alışkanlıkların biçimlendirdiği gelgitli ruh hali özellikle gerillaya yeni katılmış olanlarda görülür. “Arkadaş kendini getirmiş ama ruhu hala geldiği yerde, izin verelim gitsin ruhunu da getirsin” şakası yapılır onlara. Artık olgunlaşmış, pişmiş, ustalaşmış olanlar kendi yaşadıklarını unutmadan yaklaşırlar onlara. Büyük bir iyimserlik ve kazanma çabasıyla. Fakat böyleleri verdikçe daha fazlasını isterler, akıbetleri ise neredeyse hiç şaşmaz. Baran böyle biridir ve askeri hareketliliğin yoğunlaştığı bir evrede Şervan’a resmen kan kusturur. Yine de yoldaşça kucaklar bu acemi gerillayı, moralini bozmamaya çalışır.

Yaralı arkadaşlarına ilaç götürmeye çalışırlarken, ayağının su topladığını bahane ederek sallanır. Dakikalar önemliyken, bir evde yarım saat sürecek bir yemek ziyafetine hayır demez. Yolda bir sigara sarmasını ister Şervan’dan. Onun ‘yürürken iç bari’ uyarılarına kulak asmaz: “Bencilliğini yaşarken tuhaf bir rahatlık, beklenmedik bir ‘medeni cesaret’ gösteriyordu. Aykırı bir tutumu doğallaştırıp normalleştirmek yapısında var gibiydi. Ağır ağır, keyfine vara vara sigarayı tüttürdü Baran. İçerken yıldızlara bakıyor, romantik takılıyordu bir de…”

Eylemlerinin ve geçmiş pratiğinin ’sonsuz mirasına’ dayanarak kendini konuşturmaya kalkanlar, keskin görünüp içinin boş olduğu hiç beklenmedik anda çıkan örnekler de az değildir devrimci mücadelede: “Oysa bizim doğru yöntemlerimiz vardı. İçinde çokça zaaflar barındıran sertliğin yüzeyselliğine, derin yerlerde biriken suların akıcı yumuşaklığını yeğlemek.. İlkeli fakat esnek olmanın muazzam kuşatıcılığı.”

Şervan’ın yoldaşlarına ulaşma mücadelesinin anlatıldığı ilk cilt, “Militana notlar” adıyla yayınlanmış kitabın gerilla dilindeki anlamının mütevazı derscikleri niteliğinde. Yamaçlarda, dağ başlarında, koyaklarda, dere yataklarında atılan her adım daha yoğun, daha kitlesel ve daha militan bir mücadele ufkuna ulaştırıyor insanı. Engin bir duygu seline batıp çıkıyorsunuz.

Rüzgarın hafiften sürüklediği sisin içinde dolunay, ara ara yüzünü gösterip taşlığı aydınlattığında, bir eylem öncesinin heyecanını, soğukkanlılığını, gerilimini ve birimizden ötekine geçerken içimizdeki korkuyu derinlere gömen savaşın o yıkıcı ruhunu hiç de abartılı olmayan küçük ayrıntılarda; birinin ayakkabısını bağlayışında, yeleğinin fermuarını çekişinde, kefiyesini toplayışında, kol saatine bakışında, fısıltıyla konuşmasında, sessizce gülmesinde sezebiliyor, bu anlarda herkesten daha hızlı bir şekilde işimi bitirip savaşta, insanın bütün benliğine ayna tutan bu zirvesel anda, kendimi bu eylemden de başarıyla dönmeye kilitlediğim kadar, olası bir yaralanmaya ve ölmeye de hazırlayabiliyordum.

“İnsanın bütün benliğine ayna tutan” mücadele zirvelerinin neler yaşayarak ve nerelerden geçerek oluştuğunu bir kez daha duyumsuyorsunuz.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar