Bu işte bir terslik yok mu?

Bu işte bir terslik yok mu?

Peki bu boğucu çemberi nasıl kıracağız? Bunun yolu yine pratikten geçiyor. Dönemin dayattığı birlik ihtiyacı, daha doğrusu zorunluluğu üzerine gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı neredeyse. Önemli ve gerekli olan bu yöndeki pratik adımları büyütmek

H. Selim Açan

Kaç zamandır “yazayım” diye kafamın içinde dönenip duran bir konuyu kâğıda dökmek şart oldu artık!..

Yazma dürtüsünü, Ali Ergin Demirhan’ın bir ay kadar önce sendika.org’da yayımlanan Direniş Fraksiyonu yazısı uyandırmıştı. “Yeter artık! Oyalanıp durma!…” kararı almamım sorumlusu ise Gaziantep Özel Tip’teki sohbetlerini özlediğim M. Ender Öndeş. Bazı şeyleri fazla ciddiye almayan mavracı görünümün altında aslında çok anlamlı görüşler dillendiren Öndeş, o Mandıra Filozofu tarzını yıllardır yazılarında da sürdürüyor. Beni ateşleyen Ali, Ayşe ve Biraz Polemik… yazısı bu türün son örneği oldu.

Öndeş, Ali Ergin’le Ayşe Düzkan’ın makalelerinden yola çıkarak nesnel koşulların giderek daha fazla olgunlaşmasına karşın sol’un bir türlü etkin bir çekim odağı haline gelemeyişinin nedenlerini tartışıyor.[1]

Dile getirdiği gözlem ve tespitlerin çoğu kanımca çok isabetli. Özellikle de öncülüğün mevki, makam, kurumsal kimlikle vb. kazanılan bir mertebe olmadığı gibi kendisini sürekli yenileyip tazelemediği takdirde edinildiği kadarının da korunamayacağını hatırlatması gibi. Bir zamanlar ne “kartallar” görmüş olan Türkiye solunun tarihi bu konuda (da) arif olana çok şey anlatan örneklerle doludur zaten.

Ender’in, elverişli koşulların varlığına karşın sol’un öncüleşmesi hangi yöntemle(rle) nasıl olacak sorusunu yanıtlarken pratiğin-eylemin tayin edici rolüne dair söyledikleri de çok önemli. Özellikle de “eylem” dendi mi bundan sadece belirli biçimlerle sınırlı dar kadro/taraftar eylemlerinin anlaşılmaması gerektiğine dair alt çizmesiyle bu işin öyle çalıştaylar, atölyeler, sonu gelmeyen birlik görüşmeleri, katılanların sayısının imzacı kurum sayısının bile altında kaldığı basın açıklamaları vs. ile sağlanamayacağı vurgusunun altını kalınca çiziyorum.

Sisyphos kaderi nasıl kırılacak?

Sınıf ve kitle hareketlerine öncülük her şeyden önce hayatın içinde omuz omuza verip birlikte dövüşerek, toplumun zaten harekete geçmiş kesimlerinin kavgalarını uzaktan alkışlama ya da ziyaretle yetinmeyip içine dalarak, dışımızdaki herkese akıl hocalığı taslamaya kalkmadan kavga içindeki duruşumuz ve önerilerimizle başkalarının da güvenini ve saygısını kazanacağımız somut örnekleri çoğaltarak sabırla ve ısrarla adım adım örülür.

Öndeş’in bu yöndeki isabetli vurgularını okurken Ali Ergin Demirhan’ın Direniş Fraksiyonu yazısının zihnimde uyandırdığı sorular sökün etti tekrar. Bir arayış içindeki toplumsal muhalefeti muhayyel bir seçim sandığına zincirleme çabalarının yoğunlaştığı bir kesitte Demirhan’ın militan bir ruhla ve büyük bir samimiyetle kaleme alındığı apaçık belli olan yazısı her şeyden önce “sokağı, mücadeleyi esas almalıyız” mesajını vermesi yönüyle önemli ve değerliydi. Ki konuyu bu mesajla da bırakmıyordu. Farklı mücadele güç ve dinamiklerinin yine mücadele içinde yan yana gelip ortaklaşmasının önemini vurgulaması yanında böyle bir “koalisyonun” çimentosunu oluşturacak somut programatik bir çerçeve öneriyordu. Kısacası o makale bir nev’i solda yeni bir güç birliği çağrısıydı. Kafamdaki sorular da bu noktada uç verdi zaten.

Bunlardan ilki, ‘yazarken-konuşurken iyi diyoruz, hoş diyoruz ama pratiğe gelince neden işler başka türlü seyrediyor’ sorusu oldu. Örneğin devrimci bir odak ihtiyacının kendisini her geçen gün daha acil ve yakıcı biçimlerde hissettirdiği emek cephesinde bu boşluğu doldurmak amacıyla bir yılı aşkın bir süre birlikte çaba harcanmış ve ilişkiler belli bir olgunluk (ve güven) düzeyine ulaşmışken ne oldu da hem de 1 Mayıs gibi sınıf açısından önemli bir günün arifesinde 1 Mayıs’a da kayıtsız kalınarak bu emeklere sırt çevrildi? Pratikte başkalarıyla da yaşanan bu Sisyphos kaderi nasıl kırılacak? İçinde yer almayanların bile bir biçimde duyup bildikleri bu tür örneklerin yol açtığı hayal kırıklığı ve güvensizlikler orta yerde durduğu sürece hangi güzel söz ve programatik perspektif önerisi kimler tarafından, ne kadar ciddiye alınıp karşılık bulabilir?..

Benzer bir soruyu geçtiğimiz Haziran ayında (14 Haziran) “Anadolu’daki küresel fabrikayı gelin birlikte örgütleyelim!” çağrısı yapan Umut-Sen’den arkadaşlara da sorabiliriz. Öncesinde, diyelim Soma ve Ermenek madencilerinin yiğit direnişlerini örgütlemekle meşguldünüz, bütün dikkat, enerji ve mesainizi haklı olarak bu hedefe yoğunlaştırmıştınız. Ama en azından bir niyet ve eğilim ifadesi olarak yukarda andığım bu yöndeki arayışa neden aylarca uzak ve kayıtsız kaldınız? Niye en azından arada bir gözlemci olarak katılmadınız?  Peki Haziran’da yaptığınız çağrı sonrasında ne değişti? O çağrınızın üzerinden 4 aydan fazla zaman geçti. Bu zaman zarfında birilerinin gelip size katılmasını beklemenin ötesine geçerek siz gidip hangi kapıları çaldınız?..

Bu iki çağrıyı örnek olarak andım. Yoksa başka örnekler de verebilirim. Bildiğim kadarıyla Türkiye solunda şu an tam 7 ayrı birlik/güç birliği girişimi, çağrısı ya da oluşmuş yapılanma var. Tabii ki bunların hepsi aynı tür ve kapsamda değil. İçlerinde Birleşik Mücadele Güçleri (BMG) gibi radikal devrimci bir tutumu esas alanlar da var Demokrasi İçin Birlik (DİB) gibi reformist-parlamentarist bir hatta yürümeyi esas alanlar da… Lakin her iki cenahta da en az 3’er-4’er “birlik” çağrısı ve girişimi söz konusu. Bazı yasal partiler arasında sürdüğünü duyduğumuz henüz resmiyete dökülmemiş nabız yoklamalarını saymıyorum.

Her biri “birlik” adına yola çıkan bu kadar ayrı girişim ya da çağrı! Ali Ergin Demirhan’ın makalesi üzerine kaleme almayı aklımdan geçirdiğim yazıya o yüzden “Bu işte bir terslik yok mu” başlığını koymayı düşündüm. Devrimci radikal bir çizgide ısrarlı olanlarla yasal parlamenter bir zeminde ısrarlı olanların tekil konular dışında yan yana gelmelerini beklemek fazla “iyimser” bir yaklaşım olur. Fakat bu cenahlar içinde birbirlerine görece çok yakın olanlar “birlik” konusunda bile neden ayrı bir baş çekmeye soyunurlar?..

Bir kolektif tutuculuk

Devrimci örgüt fikrinin kendisine düşmanlaşmış olanlar bunu hemen tekkeciliğe, örgüt yöneticilerinin koltuk merakına vb. bağlama eğilimindeler. İlgisi yok aslında!.. Bu elbette içimizde kariyeristlerin olmadığı anlamına gelmiyor. Ama onların bile korkusu, iktidarlarını kaybetmekten de önce alışageldikleri ilişki biçimlerinin farklılaşması, tarz ve anlayışlarını değiştirme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktan kaynaklanıyor. Kabaca kendini yenileme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktan duyulan korku olarak da tanımlayabiliriz bunu.

Asıl önemlisi bu korku, sadece yönetici kademelerde olanlarda değil özellikle köklü bir geçmişe sahip bazı devrimci örgütlerde onlardan da önce tabandaki kadro ve taraftarlarda kendisini gösteriyor. Alışılagelinen “devrimcilik” tarzı ve eski ezberlerin değişmesi zorunluluğuyla karşılaşma olasılığı çoğu kez önce bunları ürkütüyor. “Ne oluyoruz?… Geçmişimizi inkâr mı ediyoruz?… Birilerinin kuyruğuna mı takılıyoruz?..” sorgulamaları başlıyor hemen.

Kısacası bu tutuculuk birbirini besleyip büyüten kolektif bir reaksiyon/sonuç olarak çıkıyor karşımıza. Her şeyi hemen “grupçuluğa”, “örgüt yöneticilerinin koltuklarını koruma merakına” bağlayan harc-ı âlem tezin konformizmine sığınmak da kendini yenilediğini zanneden ama temelde eskisi gibi düşünüp eski tip reflekslerle yetinen bu tutuculuğun farklı bir tezahür biçimi aslında.

Öte yandan aramızdaki bütün farklılıklara karşın -bunları küçük ve önemsiz gördüğüm düşünülmesin- sol’un değişik parçaları/bileşenleri olarak aramızda bir bileşik kaplar ilişkisi var. Hepimizi toplasan süreçlerin akışı üzerinde etkili anlamlı bir ağırlık oluşturmaktan uzaklığımız göz önüne getirilecek olursa günümüz koşullarında bu bir yönüyle bir ‘mecburiyet hali’ anlamına geliyor. Birbirimizi tamamlamaya olan ihtiyacın büyüklüğünü (ve tarihsel zorunluluğunu) gösteriyor. Gel gör ki çoğumuz hâlâ bunun farkındaymış gibi görünmüyor. Söylemlerimizle pratiğimiz arasında büyük açıklıklar bu yüzden ortaya çıkıyor.

Politika anlayışımız ve politika yapma tarzımızda dönemin gerektirdiği derinlik ve kapsamda bir zihniyet ve alışkanlık farklılaşması yapamadığımız sürece şu ya da bu baskılanma sonucu yan yana geldiğimiz hallerde dahi beklenen misyonu yerine getiremiyoruz. El freni çekik vaziyette ilerlemeye çalışan bir arabaya benziyor halimiz. Yanıtı çoktan verilmiş ya da bulunmuş olması gereken sorular ve sorunlar kaplıyor sık sık gündemimizi. Birbirimizin eksiğini gediğini tamamlayarak var gücümüzle ileriye atılacağımıza, kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali kendi kendimize yarattığımız gündemler etrafında dönenip duruyoruz.

Türkiye solu olarak bir türlü kıramadığımız bu kolektif tutuculuğumuzun gerisinde kendimize duyduğumuz güvenin zayıflaması, hayallerimizin dahi fukaralaşması yatıyor kanımca. Bu iddia ve irtifa kaybının hangi iç ve dış, nesnel ve öznel etkenler toplamının sonucu olarak nasıl bir tarihsel süreç sonunda ortaya çıktığı ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Meramımın anlaşılması için şu an basitçe şöyle formülleştirebilirim: ‘68’lerde “Gerçekçi ol, imkansızı iste” sloganı bizlere yol gösterirdi. 1970’lerin ikinci yarısında “Hemen, yarın devrim” coşkusuna kaptırmıştık kendimizi.

Ya şimdilerde?.. Burjuvaziden de önce kendimiz kendimizi ve birbirimizi küçümser olduk!.. En başta da her şeyi bırakıp gidenler, hiçbir işin ucundan tutmayanlar en keskin “sol eleştirmenleri”. Kendi yan duruşlarını rasyonalize edebilmek için, elinden geleni yapmaya çalışanların da paçasına yapışıyorlar sık sık, umutsuzluk, güvensizlik ve moralsizlik yayarak etraflarındaki herkesi ve her şeyi kendilerine benzetmenin peşindeler.

İddia ve irtifa kaybederken çağrı enflasyonu

12 Eylül karşısında uğradığımız ezici yenilgi, üstüne binen 1989 iflâsı, emperyalist kapitalizm sistem olarak kendini her alanda yeniden yapılandırırken bizim tasfiyeciliğe karşı direnişi salt eskide ısrara indirgeyen tek yanlılaşmamız, “solculuk” adına izlediğimiz akıl almaz politika ve tutumların yaşattığı yenilgilerin derinleştirdiği hayal kırıklıklarının büyüklüğü… derken eski hayallerimiz bir yana, hayal kurmanın kendisini terk ettik. Bazılarımız öyle bir savruldu ki, dediğim gibi, geçmişte iyi-kötü paylaştıkları hayallere düşmanlaştılar.

En azından örgütlü bir duruşta ısrar edenlerimiz ise bu iddia ve irtifa kaybını, bu ufuksuzluğu giderek içine sindirdi. Reformistimiz de radikalimiz de toplumda esamisi okunmayan etkisiz muhalif mahfiller şeklinde yaşamaya resmen alıştı. Emeğin kurtuluşu tarihsel amacı yanında mikro bile sayılamayacak kadar küçük, göreli ve geçici başarılar başımızı döndürmeye, içimizi rahatlatmaya yetiyor bugün. Hâlâ burjuvaziye karşı değil birbirimize karşı politika yapıyoruz. Birbirimize kıyasla göreli üstünlüklerimiz burjuvazi ve karşıdevrim karşısındaki toplam zayıflığımızı görmemizin önüne geçiyor.

Dahası, bu göreli üstünlüklerimize yaslanarak kendimizden daha “küçük” ve “zayıf” gördüklerimizi kendimize tabi kılmaya kalkıyor, bunu doğal bir hak olarak görebiliyoruz. Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri platformunda ortak eylemler sırasında katılacak olanlara flama ve pankart yasağı konulmasını önerenler çıkabiliyor örneğin. Platformun adında bile demokrasi geçiyor ama pratikte demokrasi mücadelesini dahi tek tipleştirmek, renksizleştirmek düşünülebiliyor. Ya da şu son Yurtsuzlar direnişi sırasında İzmir’de olduğu gibi aynı amaç için yapılan bir eylemde Kaldıraç taraftarlarıyla farklı bileşenlerden oluşan ikinci bir grup aynı park alanında aralarına 10 metre mesafe koyarak direniyorlar.

Birlik fikri ve yönelimlerinin önündeki en büyük engel, özetlemeye çalıştığım bu ruh hali ve politika tarzı kanımca. Bu yüzden her cenahta herkes ayrı bir “birlik” bayrağı açıyor. Kendisinden önce atılmış adımlarla nasıl ortaklaşabiliriz arayışını esas alıp öncelikle bunun için çaba harcamak yerine neredeyse her hafta bir yenisiyle karşılaştığımız çağrı enflasyonu yaşıyoruz. Sadece şu son 10 gün içinde Selahattin Demirtaş’ın 4 Ekim’de (Umut Olmadan Yaşanır mı?, Diken), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) sözcülerinden Perihan Koca’nın 1 Ekim’de (Bir Demokratik Anayasa Hareketine İhtiyacımız Var, El Yazmaları) , Halkevleri’nin geçmiş başkan yardımcılarından Samut Karabulut’un 9 Ekim’de (Sosyalizm Cevaplamaktır, sendika.org) yaptıkları aynı maksudu güden, neredeyse aynı içerikte çağrılarıyla karşılaştık.[2] Yukarda da sorduğum gibi ‘bu işte bir terslik yok mu?..’

Gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı

M. Ender Öndeş’in yazısıyla girdim konuya, yine ona atıfla bitireyim. Öndeş’in sözünü bağlarken dile getirdiği öneriyi anlamak ve paylaşmakla birlikte eksik hatta devrimci öncülük iddiasının hepten unutulup bir kenara bırakılmasına müsait görüyorum. Öneri olarak o “başlangıç olarak kendi geleneksel davranış ve örgütlenme tarzlarımızı onlara bulaştırmamayı deneyebiliriz” diyor. “Bazen, bir yolu tıkamamak da hayli önemli iştir” diye ekliyor. Bunlara bir itirazım yok da, Ender, hangi “tıkamadan”, hangi “bulaştırmadan” söz ediyor onu anlayamadım! Devrimciler, solcular, sosyalistler, komünistler… olarak biz dışımızda gelişen toplumsal eylemlerin çoğu kez kuyruğuna yapışmayı dahi başaramıyoruz ki önünü tıkamayı başarabilelim?!!

Bugünkü etkisizliğimizin sürüp gitmesinin tayin edici nedenlerinden biri de bu zaten. İşçiler, kadınlar, yaşam alanlarını savunan köylüler, öğrenciler harekete geçip direnirlerken biz çoğunlukla seyrediyoruz. Denk düşerse bazılarına şöyle bir uğrayıp ziyaret ederek ruhumuzu kurtarıyoruz. Bir biçimde ilişkilendiklerimize aklınca yön verip hükmetmeye kalkanlar çıkabiliyor ama, Boğaziçi öğrencilerinin direnişi sürecinde tanık olduğumuz gibi bu tür işgüzarlıkları çok çabuk püskürtüp etkisiz hale getiriyor direnişlerin asli güçleri.

Velhasıl bırakalım dışımızda gelişen süreç ve direnişleri kendimize benzetmeyi, direniş süreçlerinde bir biçimde etkileyip yanımıza çektiğimiz güçleri elimizde tutmayı bile başaramıyoruz çoğu kez. Yasal partiler de dahil herkes şöyle bir etrafına baksın isterse: Mevcut kadro ve taraftarlar içinde örgütle ilişkisi 5 yıldan fazladır süren kaç kişi var acaba?.. Bir yanımızdan etkilenerek gelen bir süre sonra -çoğu kez kendi ruh hali ve yaşadığı gel gitler yüzünden- sudan gerekçeleri bahane ederek çekip gidiyor. Dönem böyle bir dönem, çekim gücümüz bu seviyelerde!

Peki bu boğucu çemberi nasıl kıracağız? Bunun yolu yine pratikten geçiyor. Dönemin dayattığı birlik ihtiyacı, daha doğrusu zorunluluğu üzerine gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı neredeyse. Önemli ve gerekli olan bu yöndeki pratik adımları büyütmek. Tek tek ele alındıklarında nicel bakımdan zayıf güçlerin birlikte hareket edildiği takdirde nasıl etkileyici sonuçlar alabileceğini dosta-düşmana pratikte göstermek. Bu yönde motive edici somut örnekler yaratıp çoğaltabildiğimiz ölçüde hem örgütlerin tabanı ve çeperindeki hâlâ “seyirci” pozisyonundaki güçleri dinamize edip hareketlendirmemiz mümkün ve kolay olacak hem de sınıfın ve emekçi yığınların görüş alanlarına girip onların ilgisini ve güvenini kazanmamız mümkün hale gelecek.

Başka türlü lâfla peynir gemisi yürütmeye çalışmaktan kurtulamayız zannımca.

sendika.org

Dipnotlar:

[1] Ayşe Düzkan, riski olmayan sembolik biçimlerde boy gösterme dışında örgütlü mücadeleyi çoktan bırakıp gitmiş olanlarda kendini gösteren devrimci olana düşmanlık ölçüsünde bir nihilizmi değil belki ama “sütten ağzı yanmış…” olanlara özgü bir temkin ve güvensizliğini yansıtıyor bu konulardaki yazılarında. Gezi gibi muazzam bir kabarışın bile niye o seyri izlediğini unutmuşçasına, bir de aklına sadece gerçekten de tepki duyulacak çiğlikler geldiği için anılan yazısında da “Toplumsal muhalefetin öncüye ihtiyacı yok arkadaşlar” görüşünü savunuyor. Halbuki kapitalist sistemin dünya çapında tarihsel sınırlarına dayandığı, bunun Türkiye’de de çok katmanlı toplumsallaşmış bir rejim krizi şeklinde yaşandığı bir tarihsel kesitte toplumsal muhalefet tam da kendisine güven verecek, arkasından gitmeye değer bulduğu bir öncülüğe ihtiyaç duyuyor. Başka göstergeler de bir yana, yıllardır peşinden gittiği AKP ve Tayyip Erdoğan’dan da sıtkı sıyrılan ama mevcut burjuva muhalefeti de içine sindiremeyen kararsızların oranının neredeyse CHP’ye yakın seyretmesi bir arayış halinin, bu anlamda bir ihtiyacın yansıması değilse nedir?..

[2] TÖP Girişimi 3 sene önce de (13 Mart 2018’de) “Hepimizin birbirimize ihtiyacımız var!” gerekçesinden hareketle “Memleket Biziz!” sloganı altında ortak bir kurultay çağrısı yapmıştı https://sendika.org/2018/03/topg-birlikte-bir-kurultay-duzenleyebiliriz-hepimizin-birbirimize-ihtiyacimiz-var-480144/


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

1 Yorum

İlgili yazılar