Evin Hapishanesi’nde sıradan bir gün

Evin Hapishanesi’nde sıradan bir gün

Kanser yüzünden güçsüz düşmüş bedenimle, üç yıl boyunca hücremde idam edilmeyi bekledikten sonra, artık Tahran’ın korkunç Evin Hapishanesi’nin geçmişte yaşanan zulme tanıklık edecek bir müzeye dönüştürüleceğini söz vermişlerdi. “İran’da “1979 yılının o dondurucu Şubat gecesinde “artık siyasi mahkum diye bir şey kalmayacak” diyorlardı. Ama öyle olmadı.

31 Aralık 1984 günü, sabah saat 7:30’da öldüm. Mecazi değil, gerçekten de varoluş anlamında söylüyorum. İşte tam o anda bir kağıt parçasının, yani tahliye emrinin altına gönülsüzce atılan bir imza ile bambaşka bir dünyaya doğru adım attım. Göz bağımın altından bulanık bulanık gördüğüm satırlar, tıbbi sebeplerle şartlı tahliye edildiğimi ve gardiyanın çok açık bir şekilde anlattığı üzere bedenimin kimlik tespiti için hapishaneye geri getirildiğini söylüyordu. O gün, sabahın o erken vaktinde öldüğümün farkına varmam birkaç yılımı aldı. Bu durumun, sağ kalmanın verdiği suçluluk duygusu ya da hayatın sıradan bayağılığının ağırlığı ile hiçbir alakası yoktu. Kişiliğimi, benliğimi ardımda bırakmıştım; onu nasıl geri alacağımı da bilmiyordum.

Ölüm denilen şey yavaş yavaş oluyor: Ölüm, her defasında hayatın sadece küçük bir parçasını yutup yok ediyor. Tahliye emrini imzalayarak, hayatımın birçok parçasını tükettiğimi kabul etmiş oluyordum, bir eşik geçilmişti artık. Kanser yüzünden güçsüz düşmüş bedenimle üç yıl boyunca hücremde idam edilmeyi bekledikten sonra, artık Tahran’ın korkunç Evin Hapishanesi’nin geçmişte yaşanan zulme tanıklık edecek bir müzeye dönüştürüleceğini söz vermişlerdi. “İran’da” 1979 yılının o dondurucu Şubat gecesinde “artık siyasi mahkum diye bir şey kalmayacak” diyorlardı. Ama öyle olmadı.

Monarşiyi yıkmak için hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini söyleyenlerin ağzından artık ahenksiz süsler yükseliyordu. Komünistler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, kadınlar, işçiler, üniversite öğrencileri, etnik ve dini azınlıklar, devrimci genç din adamları, çok ihtiyatlı davranan Ayetullahlar, hepsi de saçma sapan bir şekilde devrimin gerçek özünü temsil ettiklerini iddia ediyorlardı. Güç hırsı yüzünden dostlar düşmana, devrimciler polise, mahkûmlar sorguculara, mahallenin ileri gelenleri ispiyonculara, şehir gerillaları katillere, öğretmenler ahlak zabıtasına, öğrenciler muhbirlere, dost sohbetleri kavgaya, aile toplantıları siyasi münakaşalara dönüştü. İki yıldan kısa bir süre içinde, gözlerimizin önünde hapishane duvarları daha da yükseldi, duvarların ardındaki zulüm daha da arttı.

“Tahliye için hiçbir şartı kabul etmiyorum” dedim ağrıyan boğazımı zorlayarak.

“Piç!” Gardiyanlardan biri kafamı yumrukladı. “Bittin sen,”

Bir gece önce başladıkları muhabbete geri döndüler.

Bundan on iki saat önce, Muhammed adındaki bir başka mahkumla paylaştığım revire iki gardiyan gelmiş ve eşyalarımı toplamamı söylemişti. “Eşyalarını topla”. Hücremde idam edilmeyi beklediğim o yıllar boyunca benim için en dehşet verici cümle buydu, çünkü genellikle tek bir anlama geliyordu.

“Yakında özgür olacaksın” dedi gardiyanlardan biri, yüzündeki o sırıtmayı saklamaya bile çalışmadan. Şöyle bir döndü ve “özgür” kelimesini tekrar etti, kelimenin çağrıştırdığı ikili anlam üzerinden yaptığı dahiyane göndermeyi öteki gardiyanın takdir edilmesini bekliyordu.

“Buraya dikey geldin, yatay çıkacaksın.”

Muhammed ve benim, yaptığı kelime oyununu anladığımızdan emin olmak istiyordu.

“Ama yerlerde sürüneceksin” dedi gülerek ve ekledi “sen bir hayvansın ve bir hayvan gibi sürüneceksin.”

Gardiyanlara hiç bulaşmadan birkaç parça eşyamı alıp küçük kahverengi çantama koydum. Kimse bana söylemeden gözbağımı taktım. Ne yapılması gerektiğini biliyordum ve gardiyanın o kulak tırmalayıcı sesini duymak istemiyordum.

Beni savcıların odalarının olduğu koridora götürdüler ve çağrılana kadar da oturup beklememi söylediler.

Gözbağımı kimse bana söylemeden takmam için bu sefer daha iyi bir nedenim vardı. Yeni bir gözbağını değil birkaç yıldır kullandığımı kafama geçirmek istiyordum. Orta kısmından birkaç parça ipliği dikkatlice sökmüştüm, ne kadar bulanık olursa olsun, dış dünyayı bu boşluğun arasından biraz olsun görebiliyordum.

Kalabalık koridoru şöyle bir kolaçan ettim; gözbağında gizli delikler olan tek kişinin ben olmadığının farkındaydım. Beni ilk Mecid fark etti. Yavaş yavaş hareket ederek benim olduğum köşeye kadar geldi.

“Hâlâ sağsın” dedi.

Soru mu soruyordu yoksa durum tespitimi yapıyordu anlamadım.

“Herkes senin öldüğünü sanıyor.”

1981’de tutuklandığında Mecid on altı yaşındaydı. İdam edilmeyi beklediğimiz koğuşta bıyıklarının terlemesine ve o tüylerin daha sonra gürleşip simsiyah bıyıklara dönüşmesine tanık olmuştu.

“Bu gece, işte o gece Mecid” dedim. Acınası bir durumdaymışım gibi görünmek istemiyordum, ama titrek sesim öyle bir intiba veriyordu. “Beni özgür bırakacaklar” fark etmeden gardiyanın sözlerini tekrar ettim.

Birkaç gün önce dördüncü kez mahkemeye çıkarılmıştım. Hakim bütün yolların tükendiğini ve cezamın yakında infaz edileceğini söylemişti. Sanki aklına birdenbire gelmiş gibi “tabii eğer herkesin önünde fikirlerinden vazgeçtiğini söylersen” deyivermişti.

Bu türden ültimatomlardan bana artık gına gelmişti, hakime zaten ölmüş olduğumu ve yaptıkları tehditlerin anlamsız olduğunu söyledim.

Hakim gözbağımı çıkarmamı istedi.

“Hacı Ağa?” diyerek karşı çıktı mahkemedeki gardiyan. İntikam korkusu ile hakimler ve savcılar mahkumların yüzlerini görmesine asla izin vermezdi.

“Sorun değil” diyerek gardiyanı sakinleştirdi hakim. “Kuralların burada anlamı yok.”

Hakim benden yeniden gözbağımı çıkarmamı istedi. Anlaşılan o da benim çoktan ölmüş olduğumu ve yüzünü görmemde bir sakınca olmadığını düşünüyordu.

“Kıyamet günü Yaradan’ın karşısına çıktığında, O da sana aynı şeyi soracak” diye uyardı beni hakim. “Neden fikirlerinden vazgeçtiğini söylemedin? Sana o kadar da fırsat verildi bunu yapman için.”

Sesi sakin ve tasalı, yüzündeki ifade ise gergindi. Böyle bir yüze sahip olabileceğini tahmin etmemiştim. Kahverengiye çalan kalın bıyıkları, açık ten rengi ve koyu mavi gözlerinden ülkenin kuzeyinden olduğu anlaşılıyordu. Hazar Denizi kıyılarından gelen taş kapli bir hakim için ne kadar da alışılmadık bir şeydi bu. Babamın inatçılığını onun Azeri olmasına bağlayan anneme bundan bahsetmeliyim diye düşündüm.

(…)

İşte ben böyle öldüm; tasavvur edilemeyecek bir dünyadan çıkıp insanın aklını bulandıran sıradanlıklarla dolu bir dünyaya adım atarak. Eski benliğimi, sadece akıl almaz şeylerin yaşandığı bir yerde geride bırakarak.

Yıllarca ardımda bıraktığım dünyaya çıkan bir yol bulmaya çalıştım; ölüm anına, ölümü yenen mizaha, mizaha şekil veren dehşete. Akıl sır ermez olanı tanımlamaya çalıştım.

Her yılbaşı gecesi, bir önceki hayatımın son gününü yeniden yaşamaya çalışıyorum. 31 Aralık sabahı saat 7.30’da şimdiki zamandan ayrılıyor ve yeni başlayana kadar da geri dönmüyorum. Her 31 Aralık günü yeni bir hikaye dünyaya getiriyor. On iki saat, yani bir önceki hayatımın son gününde Şair Hafız ile geçirdiğim süre boyunca yazıyorum. Yazmak için oturduğumda ortaya ne çıkacağını asla kestiremiyorum. Tek bir şey biliyorum; bırakayım vücudum, o son on iki saat boyunca üzerinde oturduğum zeminin soğukluğunu yeniden hissetsin.

[Tahran 1979 – Ekber’i Hatırlamak / Behrooz Ghamari]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar