Fırtınadan Sonra

Fırtınadan Sonra

“…Ve kan dökülüyordu, şirket kasırgasıydı sürüp giden. Dünyanın hiçbir yerinde şimdiye dek görülmemiş bir kasırgaydı bu; gene de Chicago, dünyanın dört bir bucağına, daha erkek, daha kadın diye yalvalıyordu.” Hayır, bilinen bir savaşta dökülen bir kan değildi bu. Aşırı çalışmaktan, açlıktan, hastalıktan kırılan 10 binlerce işçinin kanıydı. Kapitalizm, kan ve irin içinde yükseliyordu Amerika’nın Güney’inde.

1 Mayıs’a yaklaşırken, “8 saat hareketini” ve 1 Mayıs’ın doğuşunu konu edinen Howard Fast’ın “Fırtınadan Sonra” adlı kitabına, kanla yazılan tarihe ve baş eğmezliğe uzanıyoruz:

…Ve kan dökülüyordu, şirket kasırgasıydı sürüp giden. Dünyanın hiçbir yerinde şimdiye dek görülmemiş bir kasırgaydı bu; gene de Chicago, dünyanın dört bir bucağına, daha erkek, daha kadın diye yalvarıyordu.

Hayır, bilinen bir savaşta dökülen bir kan değildi bu. Aşırı çalışmaktan, açlıktan, hastalıktan kırılan 10 binlerce işçinin kanıydı. Kapitalizm, kan ve irin içinde yükseliyordu Amerika’nın Güney’inde.

Kuzey – Güney savaşı bitmiş, köleci Güney yenik düşmüştü. Binlerce insan ölmüştü bu savaşta. Bir o kadar sakat, yaralı, evsiz, işsiz savaş artığı… Yetmiyordu. Kapitaliste işçi gerekiyordu. Dünyanın dört bir yanından emekçiler akıyordu şimdi “fırsatlar ülkesi”ne. Bir uçtan bir uca demiryolları döşeniyordu; gezici dükkanları, gezici barları, gezici genelevleriyle… Bataklıklar, sivrisinek, verem, sıtma, tifo… kırıp geçiriyordu işçileri. En beteri de gün doğuşundan akşam karanlığına dek dur duraksız çalışmaktı. Güçlü kuvvetli erkekler bir iki ayda eriyip bitiyor, işten atılıyor, açlığa ve hastalığa terk ediliyorlardı. Demiryolunun her kilometresi onlarca ceset yutuyordu.

Demiryolunun geçtiği yerlerde hemen fabrikalar, maden ocakları, mezbahalar bitiveriyordu. İnsan cesetleri üzerinde yükseliyordu yapı. Erkekler, kadınlar, çocuklar öğütülüyordu buralarda. Patronun baraka kiraları, dükkanları, mağazaları, barları, tekrar yutuyordu işçiye verdiği ücreti. “İyi” para verdiler bir süre. Köylüler fabrikalara koştu, topraklar elden çıktı. Köylünün yıkımı da tamamlandıktan sonra, ücretler düşmeye başladı.

Savaştan on yıl sonra Chicago tanınmaz haldeydi. Boydan boya demiryolu döşenmişti. …Kömür güneyden geliyordu, demir kuzeyden. Keresteler göllerde taşınıyordu. 500 mil uzunluğunda terk edilmiş caddenin bir adımı buz, bir adımı çamurdu. Ve sayısız kulübelerle fabrikalar kalıp gibi birbiri ardından serpiliyordu oraya buraya. İşte güç, başarı, servet amansız enerji doğmuştu. Batıdaki tepelerden at arabalarının yanı sıra, sığır sürücüleri gelmişti. Doğu’dan, Güney’den, Batı’dan, denizlerin ötesinden, yüzbinlerce işçi, -Yankeeler, anarşistler, Almanlar, İrlandalılar, Bohemyalılar, Yahudiler, Slavlar, Polonyalılar, Ruslar- katı, çaresiz insanlar, hayatta kalabilmek için dişlerini tırnaklarına geçirmiş insanlar akıyordu kente. Dört milyon zenci köle yoktu artık Güney’de. 20 milyon ücretli köle vardı.

Bütün Güney Amerika’da olduğu gibi, Chicago’da da gencecik bir işçi sınıfı doğuyordu. Sınıf olduğunu bilmiyordu henüz, sendikasız, dağınık ve güçsüzdü. Önce grev yapıyor, sonra adını öğreniyordu grevin. 1877’de ilk büyük grevini yaptığında da, yeni bir işçi hareketi doğurduğunu bilmiyordu. Önce bir yerde işi bıraktı demiryolu işçileri. Sonra, başka yerler onu izledi. Ve neredeyse demiryolu yapımı durdu. Onbinlerce işçi, bu grev için yaptıkları bir miting sırasında tanıdılar Albert Parsons’u. “Ekmeği özgürlük, sütü bağımsızlık olan”lara seslendi Parsons konuşmasında.

Kimdi Parsons? Basın işçisiydi, marangozdu, gerektiğinde çobandı. Bir süredir işçileri sendikalarda ve İşçi Partisi’nde örgütlemeye çalışıyordu. Ajitatörlük yapıyor, işçi eylemleri örgütlüyor, sendika gazeteleri çıkarıyor ve onlara yazı yazıyordu. “…bundan 500 mil ötede olup da onun karışmadığı bir ayaklanma yoktu.” Esnaf için bir dernek kurdu, basın işkolunda sendika kurulmasına önderlik etti. Hiç de düz bir yolda ilerlemiyordu. Gözaltına alınıyor, dövülüyor, tehdit ediliyordu. Polis gizlice vur emri almıştı. Tüm işyerlerinde kara listeye alınmış, eşi ve çocuklarıyla açlığa mahkum edilmişti. O, enerjisinden, neşesinden ve umudundan bir şey yitirmeden sürdürdü kavgasını.

Burjuva oy avcılığını görünce İşçi Partisi’nden ayrıldı Parsons. Şimdi 1880’lerin başında “8 saat hareketi” diye anılan 8 saatlik iş günü için mücadelenin en önlerindeydi. Bütün Orta Amerika’nın batısında gezip ajitasyon yapmadığı tek bir fabrika kalmadı. Hareketin ülke düzeyinde örgütlenmesinde de rol oynadı. Washington’daki 8 Saat Kongresi’ne Chicago delegesi olarak katıldı. Döndüğünde artık Uluslararası İşçi Örgütü üyesi ihtilalci bir sosyalistti. Bütün enerjisiyle sosyalizm propagandasına girdi.

8 saatlik iş günü için eylemler ülke çapında yayılıyordu. İşçiler her defasında saldırıya uğruyor, taranıyor, ölüyor, yaralanıyorlardı. Kavga bir yerde kırılıyor ama başka bir yerde patlak veriyordu. Her defasında yarasını sarıyordu proletarya ve yeniden ayağa kalkıyordu.

Amerikan işçileri 8 saatlik iş günü hakkını kazanmakta kararlı olduklarını burjuvaziye anlatmak, güçlerini birlikte kullanmak için ortak bir eylem günü saptadılar: 1 Mayıs 1885. Birlik ve dayanışma günleriydi 1 Mayıs, bayramlarıydı. Chicago proletaryası 8 saat hareketinin öncü müfrezesiydi adeta.

1 Mayıs’ta işler durdu, sınıf ayaktaydı. Burjuvazi tüm polisini yığdı fabrika önlerine. Sokak serserilerini silahlandırdı, ordudan yardım istedi. Ne istediğini bilen dev bir güç vardı karşısında. 1 Mayıs’ta çaresiz kaldı. Ama acısını çıkaracaktı burjuvazi. 3 Mayıs’ta Kereste Sürücüleri Sendikası işçileri, Mc Cormic Fabrikası önünde miting yapıyordu. Mc Cormic işçileri de oradaydı. August Spies konuştu, işçileri birlik ve dayanışmaya çağırdı. Grev kırıcıları mitinge katılan 6 bin işçinin gözü önünde fabrikayı terk ederlerken “sarı”ların üzerlerine yürüdü grevciler. Ama daha onlar birşey yapamadan polis grevcilere ateş açtı. Savunmasız binlerce işçi tam bir kıyım yaşadı. Ölen, yaralanan, dövülen işçiler doldurdu alanı.

Spies işçileri ertesi gün için Haymarket Meydanı’nda mitinge çağırdı. O gün Chicago dışındaki grevleri ziyaretten dönen Parsons durumu öğrenince bir miting ilanı da o verdi.

İşçiler her yerde saldırıya uğruyor, güç kaybediyorlardı. Ertesi gün Haymarket’ta 2-3 bin işçi toplanmıştı. Yağmur yağıyor, mitinge gelenler yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu. Spies konuştu, “İşçiler vuruldu ve coplandı diye her şeyi yüz üstü bırakacak değiliz” diyordu, “kendimizi toparlayıp daha güçlü saldırıya geçeceğiz.” Diğer mitingten Parsons ve Sam Fielden geldiler. Parsons konuştuktan sonra oradan ayrıldı. Fielden konuşmaya başladığında 500-600 yüz işçi kalmıştı. Polis caddeyi doldurdu birden. Fielden ve işçiler caddenin diğer tarafında doğru yürümeye başladılar. O sırada polislerin önüne nereden geldiği belli olmayan bir bomba düştü; biri öldü birçoğu yaralandı. Polis kudurdu; işçileri, eşlerini, çocuklarını kurşun yağmuruna tuttu, ortalığı savaş alanına çevirdi.

Burjuvazi, proletaryanın kendisine vermediği provokasyon zeminini kendisi yaratmış, bombasını kendisini atmıştı. Artık kanlı yolunda yürüyebilirdi. İnsan avına çıktı. Polis, sokaklardaki insanlara saldırıyor, geceleri evler basılıyor, ölüm ve işkence makinesi işliyordu. Bine yakın insan tutuklandı. 30 kişi bombayı atmakla suçlandı ve suç sekiz kişiye yıkıldı. Sınıf hareketi ezilirken, önderler yok edilmek isteniyordu ve bu yüzden öncelikle Parsons’un kellesi isteniyordu. İçlerinde Parsons’unda bulunduğu sekiz kişinin idamı isteniyordu. Jüri, onların ölümünü isteyenler arasından anket yoluyla seçildi. Bombayı kimin attığı asla bulunamadı. Olaylar patlak verdiğinde Parsons’un orada olmamasının da önemi yoktu. Nasılsa bu sekiz kişi her konuştuklarında savaştan söz etmiyorlar mıydı? Mutlaka bu konuşmalardan etkilenen biri atmıştı bombayı. İddianamenin ve yargının mantığı buydu.

Dava bir buçuk yıl sürdü. Bir avuç burjuva dışında, tüm Chicago bir buçuk yıl ayaktaydı. Onları kurtarmak için her gün eylemler yaptılar. Yaşarken de destanlaşan bu insanların ölüp kahraman olmasını bir kısım burjuva da istemiyordu. Ama ölmek istemiyorlarsa, özür dilekçesi imzalamalıydılar. Özellikle de adı etrafında kıyametler koparılan Parsons. Dostu düşmanı seferber olmuştu bunun için ama reddediyordu Parsons.

…ben özür dilekçesi imzalamam” diyordu, …öteki çocukların Lingg, Engel ve Fischer aleyhine olabilir. Sayıyı azaltmamalıyız. (..) İmzayı atarsam mutlaka asılacaklar. Bu yüzden kararım kesindir. Onların kaderi benim kaderimdir. (…) Eninde sonunda asılacağız belki, ama buna hazırım.

Gerçek bir proletarya olduğunu Parsons bu tutumuyla bir kez daha kanıtlıyordu.

Duruşma boyunca, işçi sınıfının gerçek bir evladı, önderi gibi davrandılar. Louis Lingg, “…Sizi tanımıyorum! Sizin yasalarınızı, nizamınızı, kuvvete dayanan yetkinizi tanımıyorum! Bu yüzden asın beni!” diye haykırıyordu uyduruk jürinin suratına. Hayır, asmadılar onu. O kadar sabredemediler. Hücresinde bayıltana dek dövdüler. Ağzına dinamit koyup patlatarak, arkadaşlarının idamından beş gün önce öldürdüler onu. Ve yüzyıllardır değişmeyen yalanı söylediler: “İntihar etti.”

Karar mahkemesinde de baş eğmezdi George Engel. Son sözleri, ona yakışanıydı: Hakları yalnız imtiyazlı olanlara göre ayarlayan ve işçilere hiç hak tanımayan hükümete karşı kim saygı duyabilir? Böyle bir hükümete saygım yok benim…

Adolph Fischer, sınıfının davası için bin kez ölmeye hazır, “…Ölüme mahkum edilmemi protesto ediyorum, çünkü cinayet işlemedim. Ancak fikirlerimden dolayı öleceksem, bir sözüm yok.”

Darağacında dördü de yiğitti, Spies sehpasından haykırmayı başardı. “Öyle bir zaman gelecek ki,” diyordu inançla, bizim suskunluğumuz, sizin bugün ipe çektiğiniz seslerden daha güçlü olacaktır!”

11 Kasım 1887. Asıldılar. “Bu kentte tek kişi mutlu değil bugün.”

Amerika, böyle bir cenaze görmemişti daha. Öğrenciler, öğretmenler, avukatlar, yargıçlar, köylüler, denizciler, işçiler, işçiler, işçiler… Artık belinin kırıldığını sandıkları işçiler doğrulmuş, deniz olmuşlardı. Suskun bir deniz. Spies’in sözleri gibi: “Bizim suskunluğumuz…”

Chicago’da kopan fırtına dünya proletaryasında yankılandı, kasırga oldu. 8 saat hareketi kasırgası. Ve 1 Mayıs bir yıl olsun unutulmadı işçi sınıfı tarafından.

Parsons, çocukları için ve “daha doğmamış çocukları için” yazdığı son mektubunda, “…size miras olarak şerefli bir ad ve yerine getirilmiş bir görev bırakıyorum. Onu koruyun, bu yolda yürüyün” diyordu.

136 yıl öteden o günkü kadar diri, o günkü kadar yiğit proleter Parsons, o günün “doğmamış çocukları” olan bugünün proleterlerine bir kez daha sesleniyor. Yürüyün!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar