Fosili terk etmek için bir sebep daha: Emekçiye yüklenen zamlar

Fosili terk etmek için bir sebep daha: Emekçiye yüklenen zamlar

Geçtiğimiz Haziran ayında yayınlanan “Türkiye’de Kömüre Dayalı İstihdamın ve Ekonominin Analizi” isimli bir diğer rapor ise kömür üzerinden istihdam alanı yaratılması iddiasının gittikçe geçerliliğini yitirdiğini gösteriyor. Rapor, yıllar içinde kömüre dayalı sektörlerde istihdamın ve sendikalılığın çarpıcı şekilde azaldığını, azalan istihdama rağmen iş kazalarının ve iş göremezliğin arttığını gösteriyor.

Elif Cansu İLHAN

Bir süredir gıda ve kira fiyatlarının öne çıktığı enflasyon belasında son dönemde fosil gazı ve elektrik fyatları da ülke gündeminin merkezinde yerini aldı. Zaten pahalı olan (pek çok yer için ısınmada kullanılan) gaz ve elektrik temel ihtiyaçlar olarak kışın da yaklaşmasıyla toplumun büyük bir kesimi için artık altından kalkılamaz hale geldi. Gaz, kömür ve petrolün hepsinin fiyatının arttığı koşullarda dünyada halen enerjinin yüzde 83’ünden fazlasının fosil yakıtlardan sağlandığı gerçeği karşısında tüm sektörlerde üretim maliyetlerinin artması ve bunun da tüm ürünlerde enflasyona yansıması, toplumsal ihtiyaçların piyasanın insafına terk edildiği kapitalist ekonomilerde kaçınılmaz oluyor. Ve bu durum salgın sonrası tekrar canlanan ekonomilerin yarattığı arz-talep dengesizliğinden de kaynaklanmıyor sadece. Son artışlarda bunun etkisi olsa da fosil enerjide fiyat yönü artık geçmişte olduğu gibi dalgalı değil, hep yukarı doğru olacak gibi görünüyor. Sermaye kârından vazgeçmiyor, her şeyi üreten emekçi kesimlere ayrılan ekonomik pay enflasyonla reel olarak düşürülmüş oluyor. Oysa fosil yakıt tekellerinin taahhüdü bu değildi.

Yıllardır kömürden elektrik üretimi için kullanılan argümanlardan biri olan yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin pahalılığı, yenilenebilirde depolama maliyetlerinin yüksekliği hükümetin kamu kaynaklarını büyük oranda fosil yakıtlara aktararak durdurma çabasına rağmen büyük bir çöküş yaşadı. Fosil yakıtlardan elektrik üretiminin daha ucuz olduğu miti sadece Türkiye’de değil, Avrupa Birliği’nde de hükümetlerin üzerine çöktü. Dünya genelinde kömürlü elektrik üretimli santraller kamu desteği olmadan ayakta kalamaz hale geldi.

Fosil yakıtlar konu olduğunda sadece parasal bir hesap yapmak elbette insani değil, ancak yenilenebilir enerjide altyapı maliyetlerinin azalması ile doğrudan üretim maliyet hesaplarında bile fosil yakıtları mazur gösterebilecek bir açıklama kalmıyor. İklim krizi ve ekolojik çöküşün etkileri dünyanın her yerinde kesintisiz bir şekilde artarken pahalı fosil yakıtlar yerine artık “ucuzlamış” yenilenebilir enerjinin tercih edilmesi, o hep gözardı edilen kayıp ve hasarlara ayrılması gereken fonun nereden karşılanabileceği konusunda kendiliğinden bir yol da gösteriyor.

Çeşitli sivil toplum kuruluşları için APLUS Enerji tarafından hazırlanıp geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Karbon Nötr Türkiye Yolunda İlk Adım: Kömürden Çıkış 2030” raporuna göre Türkiye için 2030 yılında kömürden çıkış mümkün, hem de kömürün ekonomik yükünü daha fazla kamuya yüklemeden. Rapora göre karbonun fiyatlandırılması, kömür teşviklerinin kaldırılması gibi belirli politika araçları kullanıldığı takdirde en geç 2030 yılında kömürden çıkış gerçekçi ve ulaşılabilir bir hedef. Üstelik rapor kömürden kaynaklı maliyetlerin karbon vergisi, karbon fiyatlandırması gibi araçlar üzerinden kirleticiler, yani termik santral işletmecileri tarafından yüklenilmesinin sağlanması durumunda kömürden çıkışın ekonomik olarak kendiliğinden gerçekleşeceğini de hesaplıyor.

CAN Europe tarafından geçtiğimiz Haziran ayında yayınlanan “Türkiye’de Kömüre Dayalı İstihdamın ve Ekonominin Analizi” isimli bir diğer rapor ise kömür üzerinden istihdam alanı yaratılması iddiasının gittikçe geçerliliğini yitirdiğini gösteriyor. Rapor, yıllar içinde kömüre dayalı sektörlerde istihdamın ve sendikalılığın çarpıcı şekilde azaldığını, azalan istihdama rağmen iş kazalarının ve iş göremezliğin arttığını gösteriyor.

Paris Anlaşması’nın 10 Kasım’da yürürlüğe girmesinin ardından devletin anlaşma kapsamında ne tür somut adımlar atacağını şimdiden mecliste süren yıllık bütçe komisyon görüşmelerindeki bakanların sunumlarına bakarak tahmin edebiliriz. “Yeşil Kalkınma Devrimi” adıyla sunulan bildiğimiz kapitalist “kalkınma” hamleleri yeşile boyanarak daha fazla yıkıma yol açacak projeler sürdürülüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın komisyona sunduğu raporda takvimlendirilmiş yeşil mutabakat iklim planında genel başlıklar dışında detay yok. Onca yıldır iklim krizi bilinmesine rağmen en somut planlar ise krizin etkilerinin araştırılıp öğrenilmesi üzerine.

Devlet geriden geliyor, insani kalkınma değil sermayenin büyümesi için ona arkadan destek olmaya odaklanıyor. En basitinden Kanal İstanbul ya da yeni nükleer santral gibi saçmalıklardan vazgeçilmemesinde bunu görebiliriz. Benzer bir enerji, elektrik fiyatı kriz sürecinden geçen AB’de tartışmalar yenilenebilir enerji sistemlerini mevcut elektrik şebekesiyle uyumlu olacak şekilde enterkonekte hale getirmeye ve böylece esneklik sağlamaya odaklanıyor. Bu sayede enerji geçişinde arzda kesinti yaşanmamasını sağlamak amaçlanıyor. Türkiye’de ise hâlâ çok büyük miktarda devlet teşviki ile kömürlü santraller ayakta tutuluyor. Halkın sağlığını ve yaşam alanını gasp eden santraller aynı zamanda ekonomik gasba yol açıyor. Hiçbir zaman halkın yanında olmayan kirli enerji yatırımlarının halkın varlıkları ve bütçesi daha fazla sömürülmeden terk edilmesi gerekiyor.

Polen Dergi


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar