“Helal”LEŞME: Unutmayı da bağışlamayı da reddediyoruz!

“Helal”LEŞME: Unutmayı da bağışlamayı da reddediyoruz!

“Helalleşmek” burjuva siyasetin sağı ve soluyla yasaların, kazanılmış hakların yerine siyaset öznelerinin (parti liderlerinin) kendi vicdanlarını ve dahası siyasi hesaplarla geliştirdikleri propagandif söylemlerini yerleştirmesi şeklinde yaygınlaşıyor.

Çiçek Özgen

Helalleşme” kavramı dini bir anlam barındırır. Birinin hakkını yemiş olduğumuzu düşündüğümüzde “hakkını helal etmesini” isteriz çünkü dini inançta birinin hakkını helal etmemesi o kişinin ‘diğer dünyada’ cezalandırılacağı anlamı taşır. O nedenle özellikle bir haksızlık yaptığımızı düşündüğümüzde, karşıdakinin bir nevi “tamam, önemli değil” anlamına gelen “helal ettim” sözünü duyunca vicdanen rahatlarız. Sanki o suçu ya da hatayı işlememiş gibi, kendimizi bunun sorumluluğundan kurtarmış oluruz. Aslında tam da bu nedenden dolayı “helalleşme”, onu isteyenin işine yarayan, bu yanıyla da fırsatçı bir nitelik taşıyan bir anlama bürünür. Çünkü kişiyi bunun bedelini ödemekten alıkoyar. Ve aslında böylece helallik isteyen kişiyi bizim onayımızla masumlaştıran, ona karşı öfkeyi dindirip, kendimizi mahcup hissettiren karşı bir silaha dönüşür.

Erdoğan’ın geçtiğimiz Mayıs ayında “Sıkıntıya düşen esnafımız, çalışanımız olduysa hepsinden helallik istiyoruz” sözleriyle helallik istemesi buna bir örnekti. Korona kısıtlamaları sürecinde zorlanan, kepenk kapatmak zorunda kalan, iflas edenlerden istiyordu bunu. Oysa, belirli bir bütçe ayrılarak bu insanlara yardım edilebilirdi. İhalelerle birilerine milyon dolarlar peşkeş edilene, holdinglerin milyarlarca liralık vergi borçları affedilene kadar, bu bütçeyle salgın kısıtlamalarından etkilenenlere destek olunabilirdi. Tercih siyasal bir tercihti elbette. Faşist iktidar bloku, elbette ki burjuvaziyi ve en çok da kendi yandaş burjuva kesimlerini destekleyecekti. Ve nitekim onu yaptı.

Burada “helallik istemesi” dini jargonları, dini bakış açısını her şeyin üstüne yerleştirme amacı yanında, kendini sorumluluktan azat etmenin, “masumlaştırmanın” ve de aslında bunun bile suçunu “helalliği verene” yıkmanın kirli emellerini taşımaktadır. Yargının sıkı bir merkezileşmeyle iktidarın kontrol ve denetimi altına alındığı, kapsamlı bir kadrolaşmayla bu sürecin peyderpey tamamlandığı, kırıntı düzeyindeki güvenirliğini de yitirdiği günümüzde, onun yerine kişisel yargı kurallarını koymanın, daha doğrusu keyfimize göre bir yargı sistemi geliştirmenin bir başka ifadesidir. O nedenle rejim, zaman zaman tepkiler yükseldikçe bu jargona başvurmaya devam ediyor/edecektir de.

Tarihin ve toplumun ötesindeki üst iradeler!

Dinci gerici ideolojinin neoliberal çağdaki siyasallaşmış hali olan AKP’nin bu kelime oyunlarını, halkın dini duygularını sömürmeye yaslanma stratejilerini anlıyoruz elbette. Ama bunu sadece o yapmıyor. “Helalleşmek” burjuva siyasetin sağı ve soluyla yasaların, kazanılmış hakların yerine siyaset öznelerinin (parti liderlerinin) kendi vicdanlarını ve dahası siyasi hesaplarla geliştirdikleri propagandif söylemlerini yerleştirmesi şeklinde yaygınlaşıyor. Bu liderler, “ben” diye başladıkları konuşmalarda kendilerini tarihin-toplumun üstünde bir yerlere yerleştirip tüm tarihsel husumetleri, kanayan yaraları iyileştireceklerini vaadediyorlar. İlahi bir güç vehmine kapıldıkları duygusu yaratan bu açıklamalarıyla aslında tek adamın iki dudağına bağlı diye eleştirdikleri mevcut faşist rejim biçimini kendi suretlerinde yeniden yaratmış oluyorlar. Kılıçdaroğlu’nun son “helalleşme” tiratlarında ya da hemen her konuda siyasi iktidarmış gibi yaptığı tüm açıklamalarında bu yaklaşım vardır. Hemen her konuda “ben” diye başlayıp hem de hüküm cümleleri kurarak yaptığı bu konuşmalarıyla o, kendisini özünde çok eleştirdiği Erdoğan’ın yerine konumlandırmaktadır.

Toplumsal dönüşüm siyasetçilerin vicdanları ya da siyasi hesaplarıyla olur mu?

Sosyal hakların silinip süpürülmesi ve yerine yardımların-desteklerin ikame edilmesinde olduğu (halkı “devlet babaya” ya da bir lidere dilencileştirme!) gibi; işçi ve emekçilerin ağır bedeller pahasına kazandıkları demokratik hakların tasfiye edilerek yerine burjuva siyaset aktörlerinin eğilim ve söylemlerinin ikame edilmesi, en hafif ifadeyle kitleleri elinde ilahi adalet kılıcı taşıdığı yanılsaması yaratılan bir şefin ya da diktatörün peşinde sıraya durmaya davet etmektir. Burjuva devletlerdeki klasik anlamının bile esamesi kalmayan yargıya, kişilerin vicdanı ya da söylemlerinin alternatif koşulması, ya da bu kişilerin kendilerine böyle bir misyon yüklemesi, işçi ve emekçileri kendi siyasetine alkış tutan nesnelere dönüştürmek dışında bir anlam taşımaz.

Kılıçdaroğlu kendini devletin yerine konumlandırıyor!

Kılıçdaroğlu’nun kendisini tarihsel olarak ağır günahlar işlemiş (Yakın tarihte yaşatılan acılara ek olarak Kürt katliamları, Varlık Vergisi, Gayrimüslümlere yönelik pogromlar, ırkçı-faşist uygulamalar, mala çökmeler, halkın tepeden inme kültürel buyruklara biat etmesi için gerekirse dipçik zoruna başvurmak, işkencehaneler, darağaçları, kayıplar, zindan katliamları, çocuk ve kadın-LGBTİ+ katliamları, dinsel-meshepsel baskı ve sindirme politikaları,… gibi saymakla bitmeyecek ‘günahlar’!) bir devletin yerine konumlandırıp onun halka karşı işlediği suçlarından helallik istemesi, bir devlet partisi olarak CHP’nin o tarihsel kimliğinden bir milim bile sapmadığının da ifadesidir. Burjuva devletin tarihi boyunca bu ülkede yarattığı toplumsal fay hatlarını “helalleşelim” dediği anda çözebileceği yanılsaması yaratmasıysa “Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyen ünlü Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ruhunun naif bir tekerrürüdür. Ama amacı, naif kelimesindeki sıcak anlam kadar “naif” değildir. Keza mesele her yerinden sökülen bu sistemin dikişlerini kitleleri sandığa angaje ederek teğellemek, umut haline getirdiği sandıktan kurtarıcı olarak kendisini çıkarma meselesidir. Sözün kısası siyasetin bilindik oyunları meselesi…

Bu siyasi hesapların sonları kötü bitiyor!

Doğrudur, bu ülkedeki büyük günahların en önemlileri bu devlet partisinin iktidarda olduğu zamanlarda yaşanmıştır. Tam da bu nedenle onun güncel liderinin akıl hocalarının yönlendirmesiyle “günah çıkarması” bile, yaratılmasında büyük emekleri olan o fay hatlarının bir sarsıntıyla enerji boşaltması, bir nebze gevşemesi gibi sonuçlar yaratabilir. Ama halkın öznesi olmadığı her gevşemenin daha sonra yeniden katılaşacağını yakın tarihimizden biliyoruz. Erdoğan’ın bir zamanlar Meclis kürsüsünden Dersim Katliamı ya da diğer katliamlar için ağlayarak şiirler okuduğunu unutmadık, arkasının nasıl geldiğini de hep birlikte yaşayıp, görüyoruz.

Adına ister “helalleşme” ya da “yüzleşme” deyin tarihsel acıların, sistem tarafından kışkırtılarak taşlaşmış gerici yargıların bu “ben” vurgusuyla yapılan “geldim, çözeceğim” vaatlerinin yaratacağı yanılsamaları da yine yakın tarihimizden biliyoruz. Burjuva siyaset erbabının bu söylemlerle kitlelerde boş hayaller yaratarak, onların umutsuzluk, öfke ve özlemleri sisteme özümsediklerini, onu onaran bir unsura dönüştürdüklerini de.

Kılıçdaroğlu AKP’nin günahları için de helallik istiyor!

Kaldı ki, CHP’nin kendi tarihsel günahlarını da değil sadece, mevcut rejimin günahları için de “mağdur” kesimleri “helalleşmeye” çağırması nasıl bir psiko-toplumsal ortam yaratmaya çalıştığının da ifadesidir. Bugüne kadar sayısız katliama, işsizliğe, kadın cinayetlerine, KHK ile kıyımlara, açlığa yoksulluğa sebep olan, işgalci tutumuyla, çetelerle kol kola kardeş halkların topraklarını işgal eden, orada halka karşı suçlar işleyen bir rejimi aklamanın, suçlarından azade kılmanın kılıfını kendisine sunmanın bir aracı değilse nedir? Neye hizmet edecektir?

Bunu hangi kılıfa sokmaya çalışırsan çalış, helalleşme ‘affetmek’ demektir. Kim kimi, kimin adına affetmeye yelteniyor? Kendinde bu hakkı nasıl görebiliyor? Ve gerçekten, tarihi kir ve kanla yazılmış olan bir iktidarı, üstelik o dahi bunu istemezken, bir şeylerden kurtarmaya, aklamaya çalışmak neyin aymazlığıdır?

Şunu belki de hiç unutmamak gerekiyor: Bu faşist rejimin işlediği suçlar, insanlığa karşı işlenmiş suçlardır. Yaşam hakkına, kadına, doğaya, hayvana, çocuğa karşı işlenmiştir. Çok geriye gitmeye gerek yok, daha dün Kürt halkının üstünden buldozer gibi geçmeye kalktılar, insanları bodrumlarda, sokak ortalarında infaz ettiler. Çocuklarımız ya bombalarla paramparça edildi ya panzerler tarafından ezilerek öldürüldü. Savaş istemedikleri için yüzlerce insan cezaevine atıldı, işinden kovuldu. Şovenist söylemleri ve tutumları yüzünden, besledikleri çeteler tarafından insanlar linç edildi. Her gün kadın cinayetleri haberleriyle güne uyanır olduk. Çünkü hedef gösterildik, mini etek gitmişsek, kahkaha atmışsak, tecavüz edilmeyi, öldürülmeyi hakkettiğimiz söylendi.

Ekmeğimizi çöpten çıkarmamız bile engellendi. Bu sırada birilerinin vergi borcu affediliyor, birileri ihaleleri kapıyor, gemilerle “beyaz peynir” ticareti yapıyor, “pudra şekerlerinin” tadına bakıyor, döviz vurgunlarıyla paralarına para katıyordu. 1100 odalık sarayında sefa sürenler, ellerini bir halkın kanından çıkarıp diğer bir halkın boynuna sarıyordu. Biz ise sevdiklerimizin yasını tutmak zorunda bırakılıyorduk.

Kim ona bu yetkiyi verdi ki!..

Şimdi birileri çıkıp “helalleşip” yola devam etmeyi öneriyor. Ama o iş öyle olmayacak! Bu rejim yaptıklarının hesabını verecek, tek tek hem de… Yapılanları unutacağımızı sananlar yanılıyor, affedeceğimizi düşünenler yanılıyor. Unutmayı da bağışlamayı da reddediyoruz!

Cumhuriyet tarihinin tüm günahlarını da öyle.

Bu sistemin ince ince ördüğü toplumsal fay hatlarını biz sınıf mücadelesinin yaratacağı toplumsal-kültürel dönüşümle sarsıp yok edeceğiz. Bu mücadelede Kılıçdaroğlu’lar, Erdoğan’lar şimdi olduğu gibi hep hasım olarak kalacak. Şahısları nedeniyle değil, sınıfsal duruşları, pratikleri, sınıf mücadelesinde kapladıkları alan itibariyle…


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar