İktidar zenginliğin babasıdır

İktidar zenginliğin babasıdır

Yoksul bir ülkede para ile zengin bir ülkede para iki ayrı şeydir. Zengin bir ülkede para, pazarda mallar almanıza yarayan bir kağıt parçasıdır. Siz yalnızca bir tüketicisinizdir. Bir milyoner bile yalnızca bir tüketicidir. Daha çok satın alabilir, ama bir tüketici olarak kalır, daha fazla değil. Peki, ya yoksul bir ülkede? Yoksul bir ülkede para, harika bir şey, kalın bir güvenlik çiti, göz kamaştırıcı ve daima müthiş, sizi başka herkesten ayıran bir şeydir. Bu çit sayesinde, sürünen yoksulluğu görmezsiniz, sefaletin pis kokusunu duymaz ve insan tortularının seslerini işitmezsiniz.

Hangi yaştan olursa olsun, tüm saraylıların hissettikleri tek bir ihtiyaç vardır: Hiçbir şey söylemeyecek şekilde konuşmak. (Stendhal, Racine ile Shakespeare)

Haile Selasiye’nin daha çocukluğundan itibaren önemli yönetim görevleri vardı ve düzenli okuma için hiç zamanı yoktu. Ama öyle sanıyorum ki, zaman ve alışkanlık yokluğundan da öte bir şey vardı bu tutumunda. Olayların ağızdan çıkan sözle aktarılması adetinin şöyle bir avantajı vardı: Gerekire, İmparator söz konusu ileri gelenin ona gerçekte anlatmış olduğundan çok farklı bir şey söylemiş olduğunu söyleyebiliyor, berikiyse, elinde yazılı bir kanıt olmadığı için kendisini savunamıyordu.

Haile Selasiye, sabah yürüyüşleri sırasında, İmparatorluk’taki komplolar hakkında aldığı raporlar üzerine yorum yapmadığı gibi soru da sormazdı. Ama size göstereceğim gibi, ne yaptığını biliyordu. Yüce Majesteleri, raporları saf halinde almak istiyordu, çünkü soru sorar ya da görüş belirtirse, muhbir, zorunlu olarak raporunu İmparator’un beklentilerini karşılayacak biçimde değiştirecekti. Ardından, tüm istihbarat ağı öznelliğe kurban gidecek ve çökecekti. Hükümdar, ülkede ve Saray’da neler olup bittiğini öğrenemeyecekti.

Emsalsiz Majesteleri, nasıl beklemek gerektiğini biliyordu. Ve bu çok önemli bir yetenektir. Bekleme yeteneği olmaksızın, fırsatın ancak yıllarca bekledikten sonra gelebileceğini anlamaksızn politikacı falan olunmaz (…)

Bay Kapuçitski, yoksul bir ülkede para ne demektir, bilir misiniz? Yoksul bir ülkede para ile zengin bir ülkede para iki ayrı şeydir. Zengin bir ülkede para, pazarda mallar almanıza yarayan bir kağıt parçasıdır. Siz yalnızca bir tüketicisinizdir. Bir milyoner bile yalnızca bir tüketicidir. Daha çok satın alabilir, ama bir tüketici olarak kalır, daha fazla değil. Peki, ya yoksul bir ülkede? Yoksul bir ülkede para, harika bir şey, kalın bir güvenlik çiti, göz kamaştırıcı ve daima müthiş, sizi başka herkesten ayıran bir şeydir. Bu çit sayesinde, sürünen yoksulluğu görmezsiniz, sefaletin pis kokusunu duymaz ve insan tortularının seslerini işitmezsiniz. Ama bununla birlikte, tüm bunların varolduğunu bilirsiniz ve çitinizle gurur duyarsınız. Paranız vardır; bu, kanatlarınızın olduğu anlamına gelir. Söz, herkesin hayran olduğu cennet kuşusunuzdur.

(…) Velinimetimiz’in düzen güçlerini geliştirmekle ilgili dikkatinin bir sonucu olarak ve bu alandaki büyük cömertliği sayesinde, hükümdarlığının son yıllarında polislerin sayısı kat kat arttı ve her yerde bir sürü kulak eğilirdi: Yere dayanmış, duvarlara yapışmış, havada uçan, kapı tokmaklarında asılı, bürolarda gizlenmiş, kalabalıkların arasına sokulmuş, kapı eşiklerinde duran, pazarda pusuya yatan bir sürü kulak. Kendilerini muhbir salgınınından korumak için, insanlar -okullar olmadan, kurslar olmadan, plaklar ya da sözlükler olmadan, unun nasıl ya da ne zaman veya nerede başarılabildiğini kimse bilmiyor- yabancı dil öğrendiler, bunda ustalaştılar ve öylesine akıcı hale geldiler ki, biz basit ve eğitimsiz halk, ansızın iki dilli bir millete dönüşüverdik. Bu beceri önemliydi, çünkü yaşamları kurtardı, barışı korudu ve insanların var oluşlarını mümkün kıldı. Dillerin her ikisinin de farklı bir sözcük dağarcığı, farklı anlam iyleyişleri, hatta farklı dilbilgileri vardı, ama gene de, insanlar zamanla bu güçlüklerin üstesinden gelip söz konusu dilde kendisini ifade etmeyi öğrendiler. Bir dil dış, diğeriyse iç konuşmaya hizmet etmekteydi. Birincisi tatlı, ikincisi acıydı. Birincisi cilalanmış, ikincisi kaba; biri su yüzüne çıkmayı, öbürü de ortalıktan tüymeyi sağlardı. Ve herkes, koşullara ve ortamlara göre, dilini ortaya koymak ya da saklamak, üstünü açmak veya örtülerin altında gizlemek konusunda kendi tercihini yaptı.

(…) Gojam Eyaleti’nden, köylülerin patırtı yaptığı, isyan ettiği, vergi memurlarının kafalarını kırdığı, polis memurlarını astığı, ileri gelenleri kentten kovduğu, topraklarını yaktığı, ürünleri söktüğüne dair raporlar geliyor. Vali, asilerin devlet dairelerine hücum ettiği, İmparator’un adamlarını ne zaman ellerine geçirseler, onlara sövdüğü, işkence ettiği ve parçaladığı haberi geliyor. Açık ki, boyun eğme, sessizlik ve yükün sırtlanması ne kadar uzun sürerse, düşmanlık ve zalimlik de o kadar büyük oluyor. Başkentte de öğrenciler asileri savunuyor, onları övüyor, sarayı işaret ederek, hakaretler savuruyor. Neyse ki, eyaletin yeri, ülkenin geri kalan kısmıyla teması kesilebileceği, ordu tarafından kuşatılıp topa tutulup, boyun eğdirilebileceği bir konumda. Ama bu gerçekleştirilinceye kadar, Saray’daki büyük korkuyu hissedebilirdiniz, çünkü kaynayan bir suyun ne şekilde sıçrayacağını kimse bilemez. İmparatorluk’un yalpalamaya başladığını gören Öngörülü Majesteleri’nin, Gojan’a ilkin köylülerin kafalarını uçurmak için saldırı kuvvetini göndermesinin, ardından, asilerin gösterdiği akıl almaz direnişle karşılaşarak, yeni vergilerin kaldırılmasını ve işgüzarlığı nedeniyle nezareti azarlamasının nedeni de buydu.

Haşmetmeap Efendimiz, basit bir ilkeyi anlamakta başarısız oldukları için bürokratlara çıkıştı: İkinci torba ilkesi. Çünkü halk, hiçbir zaman sadece tek bir ağır yükü taşımak zorunda kaldığı için sömürü yüzünden isyan etmez. Sömürüsüz bir yaşamı tanımazlar, böylesi bir yaşamın varlığını bile bilmezler. Hayal bile edemedikleri şeyi nasıl isteyebilirler ki? Halk, ancak, tek bir harekette, adamın biri onların sırtına ikinci bir yükü, ikinci ağır bir torbayı yüklemeye çalıştığı zaman isyan edecektir. Köylü, yüzüstü çamura kapaklanacaktır -sonra da ayağa kalkınca, bir balta kapacaktır. Bir baltayı kapar kibar bayım, sadece bu yeni yüke dayanamadığı için değil -aslında onu taşıyabilirdi- başkaldırır, çünkü ikinci yükü sırtına ansızın ve belli etmeden koymakla, onu kandırmaya çalışmış, ona düşünemeyen bir hayvanmış gibi davranmış, zaten boğazlanmış olan onurundan geri kalanları da çiğnemiş, onu görmeyen, hissetmeyen ya da anlamayan bir aptal yerine koymuşsunuzdur. Bir insan, baltaya cüzdanını korumak için değil, onurunu savunmak için uzanır ve işte, sevgili bayım, Majesteleri’nin memurları azarlama nedeni de budur. Kendi rahatları için, bu memurlar, yükü parça para küçük torbalarla yavaş yavaş artırmak yerine, koca bir çuvalı bir seferde yüklemeye çalışmışlardı halkın sırtına.

Böylece, İmparatorluk için gelecekteki barışı sağlamak için, Majesteleri, derhal memurlara küçük torbalar dikme görevi verdi. Onlara yükü bu küçük torbalara doldurttu, bir torbadan sonra biraz ara verip, yüklenenlerin yüzlerindeki ifadeyi dikkatle seyretmelerini, birazına daha tahammül edip edemeyeceklerine, yükü bir parça daha mı artırmak yoksa soluk almaları için bir süre beklemenin mi iyi olacağını anlamalarını sağladı. Bunda, sevgili dostum, tam bir sanat vardır: Hepsini bir defada değil, dikkatlice, nazikçe, ne zaman artırmak gerektiğini anlamak için yüzleri okuyarak yapmak. Dolayısıyla, belirli bir zaman geçtikten ve toprak dökülen kanları emip de rüzgar dumanları savurduktan sonra, memurlar vergileri yeniden artırmaya başladılar, ama bu kez böldüler ve nazik, dikkatli bir şekilde torbalara doldurdukları için, köylüler hepsini taşıdılar ve hiç de rahatsız olmadılar.

[Afrika Aslanı, Ryszard Kapuscinski]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar