Kadın Yok Savaşın Yüzünde (I)

Kadın Yok Savaşın Yüzünde (I)

Tarihin gelmiş geçmiş en kanlı savaşını vererek faşizmin yenilgiye uğratılmasında büyük pay sahibi olan ve bu uğurda 22 milyon insanını kaybeden SSCB’de kadınların -kadın piyadelerin, sıhhiyecilerin, keskin nişancıların, çamaşırcıların, kadın cerrahların, pilotların, keşif erlerinin, partizanların- Nazi işgaline karşı nasıl bir mücadele verdiklerini, böylesi bir savaşta kadın olmanın zorluklarını nasıl deneyimlediklerini belgeliyor Svetlana Aleksiyeviç. Kısaltarak iki bölüm halinde yayınlıyoruz.

“Kadın Yok Savaşın Yüzünde”, 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in, II. Dünya Savaşı’nın kadınlar ‘cephesinde’ nasıl yaşandığını belgeleyen güçlü bir sözlü tarih çalışması. Tarihin gelmiş geçmiş en kanlı savaşını vererek faşizmin yenilgiye uğratılmasında büyük pay sahibi olan ve bu uğurda 22 milyon insanını kaybeden SSCB’de kadınların -kadın piyadelerin, sıhhiyecilerin, keskin nişancıların, çamaşırcıların, kadın cerrahların, pilotların, keşif erlerinin, partizanların- Nazi işgaline karşı nasıl bir mücadele verdiklerini, böylesi bir savaşta kadın olmanın zorluklarını nasıl deneyimlediklerini Sovyet ülkesinin dört bir yanından bir araya getirdiği tanıklıklarla belgeliyor Aleksiyeviç.

Günay Çetao Kızılırmak’ın dilimize çevirdiği, Kafka Kitap tarafından yayımlanan Kadın Yok Savaşın Yüzünde, 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi Svetlana Aleksiyeviç’in, II. Dünya Savaşı’nın kadınlar ‘cephesinde’ nasıl yaşandığını belgeleyen güçlü bir sözlü tarih çalışması. Aleksiyeviç uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün bir dokümanter tarzıyla yazıyor. Tarihin gelmiş geçmiş en kanlı savaşını vererek faşizmin yenilgiye uğratılmasında büyük pay sahibi olan ve bu uğurda en az yirmi milyon insanını kaybeden SSCB’de kadınların -kadın piyadelerin, sıhhiyecilerin, keskin nişancıların, çamaşırcıların, kadın cerrahların, pilotların, keşif erlerinin, partizanların- Nazi işgaline karşı nasıl bir mücadele verdiklerini, böylesi bir savaşta kadın olmanın zorluklarını nasıl deneyimlediklerini Sovyet ülkesinin dört bir yanından bir araya getirdiği tanıklıklarla belgeliyor.

NEDİR ASLIMIZ?

“Bugün birçok kişi, özellikle de gençler Hitler’i tek başına Amerika’nın yendiğini zannediyor. Sovyet insanlarının zafer için ödediği bedel -dört yıl içinde yirmi milyon insan hayatı- pek az biliniyor” diyen Vasilyeviç, kitabı yazmasının asıl nedenini “Nedir bizim aslımız, neden yapılmışız, hangi maddeden? Ne derece sağlam bir madde bu, anlamak istiyorum” sözleriyle açıklıyor.

“Kadınlar tarihte ilk ne zaman orduya katıldı?” sorusunun yanıtıyla başlıyor okuma. Öğreniyoruz ki, milattan önce IV. Yüzyılda Atina ve Sparta’da Yunan ordularında kadınlar da savaşmış ve daha sonra Makedonyalı İskender’in seferlerine katılmışlar.

Rus tarihçi Nikolay Karamzin’in verdiği bilgilerde de şu saptamalar yer alıyor: “Slav kadınları, bazen babaları ve eşleriyle savaşa gider, ölüm korkusu nedir bilmezlerdi. Sözgelişi, 626 yılı Konstantinopolis işgali sırasında Yunanlar, öldürülen Slavların arasında birçok kadın cesedine rastlamıştı. Analar çocuklarını savaşçı olmaya hazırlardı.”

Yeniçağda ise ilk olarak İngiltere’de 1560-1650 yıllarında kadın askerlerin görev yaptığı hastaneler kurulmaya başlanıyor.

MİLYONLARCA KADIN SAVAŞTI, SAVAŞIYOR!

20’inci yüzyılda ne gibi gelişmeler olduğuna gelince, yüzyıl başında Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere kadınları Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne kabul etmeye başlıyor. 100 bin kişiden oluşan Yardımcı Kraliyet Kolordusu ve Motorlu Taşıtlar Kadın Lejyonu kuruluyor. Rusya, Almanya ve Fransa’da da askeri hastane ve sıhhiye trenlerinde birçok kadın görev almaya başlıyor.

İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde kadınlar artık dünyanın birçok ülkesinde çeşitli askeri birliklerde hizmet veriyor: İngiliz rOdusu’nda 225 bin, Amerikan Ordusu’nda 450-500 bin, Alman Ordusu’nda 500 bin kadın yer alıyor. Sovyet Ordusu’nda bir milyon kadar kadın savaşıyor.

“Savaşa ilişkin bir kitap daha… Peki ne için?” diye uzun süre bu kitapta tam olarak neyi anlatacağını sıklıkla sorgulamış Aleaksiyeviç. Sayısız savaş ve hepsi hakkında sayısız kitap yazılmıştır fakat… Fakat! Yazanlar ve hikâyelere konu olanlar hep erkeklerdir.

Bir zamanlar bütünüyle erkeklere ait olan dünyada kendilerine yer edinip bu yeri sahiplenmesini bilen kadınların neden tarihlerine, kendi sözcüklerine, kendi duygularına sahip çıkamadığını, neden kendilerine inanmadıklarının ardını deşiyor. Kadınların meçhul kalmış savaşını, o savaşın tarihini, kadınların hikâyesini. Ta cepheden, en içeriden yazmaya karar veriyor.

SAVAŞI HEP ERKEK SESİNDEN DİNLEMİŞİZ

Fark ediyor ki savaş hakkında bildiğimiz her şeyi “erkek sesinden” dinlemişiz. Savaşın sadece kendisinin değil hepimizin meçhulü olduğunu vurguluyor Aleksiyeviç. Savaşa ilişkin “erkek” tasavvurlarının ve “erkek” duyumlarının mahkûmu olmuşuz. “Erkek” sözlerinin. Kadınlar mı? Susmuş(!).

Diyor ki: “Benim dışımda kimseler meselâ ninemi konuşturmamış. Annemi… Cepheyi görenler bile susuyor. Ezkaza hatıralarından söz açtılar diyelim, “kadınların” değil “erkeklerin” savaşını anlatıyorlar. Kanona uyuyorlar.”

(…)

Yine diyor ki: “Bir aileyle görüşmüştüm… Karı koca savaşa katılmışlar. Cephede tanışıp evlenmişler: Düğünlerini siperde yapmışlar muharebeden önce. Beyaz elbisesini Alman paraşütünden elleriyle dikmiş. Adam nişancı, karısı irtibat eriydi. Adam karısını derhal mutfağa yolladı, ‘Hadi bir şeyler hazırla bize,’ diyerek. Çay kaynamış, sandviçler hazırlanmıştı, fakat kadının oturmasıyla kocasının onu tekrar kaldırması bir oldu: ‘Çilek nerede? Yazlıktan getirdiğimiz tatlı nerede?’ Israrlı ricalarım sonucunda, ‘Sana öğrettiğim gibi anlat, ağlamadan, öyle kadınsı ıvır zıvırlara girmeden: Güzel olmak istiyordum da, saçımı keserlerken ağladıydım da…’ diyerek isteksizce verdi adam karısına yerini. Kadın bana sonradan fısıltıyla itiraf etti: ‘Bütün gece beni Büyük Anayurt Savaşı Tarihi kitabına çalıştırdı. Korktu benim adıma. Şimdi de yanlış bir şey hatırlarım diye endişeleniyor. Lüzumsuz bir şey hatırlarım diye.’ Böyle durumlara bir kere değil, birçok evde rastladım. Evet, çok ağlıyor, bağırıyor, ben gittikten sonra kalp ilaçları alıyor, ambulans çağırıyorlar. Yine de ‘Gel,’ diyorlar bana. ‘Muhakkak gel. O kadar uzun süre sustuk ki. Kırk yıl sustuk…’”

Valentina Pavlovna, uçaksavar topçusu: “Duygularımı anlamanı istiyorum… Nefret etmezsen ateş edemezsin. Savaş bu, av değil. Politika derslerinde bize İlya Ehrenburg’un “Öldür!” makalesini okuduklarını anımsıyorum. Yoluna kaç Alman çıktıysa o kadar Alman öldür. Meşhur makale, herkes okurdu o zamanlar, ezberlenirdi. Beni çok etkilemişti, savaş boyunca bu makaleyi çantamda taşımıştım, bir de babamın vefat kâğıdını… Ateş etmeli! İntikam almalıyım… Kısa süreli bir kursa gittim ateş etmeyi öğrendim. Böylece uçaksavar topçusu oldum. Beni Bin Üç Yüz Elli Yedinci Uçaksavar Alayı’na tayin ettiler. İlk zamanlar burnumdan ve kulaklarımdan kan geliyor, midem feci şekilde bulanıyordu… Geceleri o kadar değil ama gündüzleri çok korkuyordum. Savaştan sakat döndüm. Sırtıma bir mermi parçası denk geldi. Küçük bir yaraydı ama uzaktaki bir kürtünün içine fırlattı beni. Beni sıhhiye köpekleri bulmuş. Çıkardılar beni, askeri pelerinin üzerine yatırdılar, gocuğum olduğu gibi kana batmış… Fakat kimse ayaklarımı fark etmemiş…

Altı ay hastanede yattım. Bacağımı diz üzerinden kesmek istediler çünkü kangren başlamıştı. Sakat yaşamak istemedim. Ne diye yaşayayım? Kim ne yapsın beni? Ne babam var ne annem. Hayatta bir yük… Kendimi asmaya karar verdim… Hastabakıcıdan küçük havlumu büyüğüyle değiştirmesini rica ettim… Bacağımı kesmediler. İki ay sonra yürüyordum. Tabii koltuk değnekleriyle. Hastaneden sonra istirahat etmem gerektiğini söylediler. Ne istirahatı? Nereye gideceğim? Kime? Birliğime, topumun başına döndüm. Partiye girdim orada. On dokuz yaşımda… Zafer Günü’nü Doğu Prusya’da karşıladım. Biz on sekiz-yirmi yaşlarımızda cepheye gittik, döndüğümüzde yaşlarımız yirmi-yirmi dört arasındaydı. İlkin sevindik, sonra korktuk: Sivil hayatta ne yapacağız? Barış koşullarında yaşama korkusu… Bu süre içinde kız arkadaşlarımız enstitüler bitirmişti, ya biz? Hiçbir işten anlamayız, uzmanlığımız yok. Tek bildiğimiz savaş, elimizden gelen tek şey savaşmak. Bir an önce savaştan kurtulmak istiyorduk. İlk kez elbise giydiğimde gözyaşlarına boğuldum. Yaralandığımı, beyin sarsıntısı geçirdiğimi kime söyleyebilirdim? İstersen söyle, kim seni işe alır, kim seninle evlenir? Sesimizi çıkarmıyorduk. Cephede savaştığımızı kimseye itiraf etmiyorduk. Onun dışında, kendi aramızda bağlantı halindeydik, yazışıyorduk. Sonradandır, otuz yıl sonradır bizi onurlandırmaya başlamaları… Etkinlik davetleri filan… İlk zamanlar köşemize sinmiştik, nişanlarımızı bile takmıyorduk. Erkekler takıyordu, kadınlar, hayır. Erkekler; galipler, kahramanlar, eş adayları, savaş onlarındı. Bizeyse tamamen farklı gözle bakılıyordu. Tamamen farklı… Şöyle söyleyeyim, zaferi bize yâr etmediler. Onu usulca sıradan kadın mutluluğuyla takas ettiler. Zaferi bizimle bölüşmediler. Ve bu inciticiydi… Anlaşılmazdı… Çünkü cephede erkekler bize mükemmel davranıyorlardı, hep koruyup kollayarak; barış zamanında kadınlara böyle davrandıklarını görmedim. Ordu çekilirken istirahat etmek için çıplak toprağın üzerine uzanırdık, kendileri gömlekleriyle kalır bize kaputlarını verirlerdi. Son peksimetlerini bölüşürlerdi. Savaşta iyilikten, yakınlıktan başka bir şey görmedik. Ya savaştan sonra? İyisi mi susayım… Hiç söylemeyeyim… Bize acımanıza gerek yok. Biz gururluyuz. İsterlerse tarihi on kere baştan yazsınlar. Stalin’le ya da Stalin’siz. Geriye kalacak olan şu: Biz kazandık! Ve bizim acılarımız. Bizim çektiklerimiz. Bunlar paçavra değil, kül değil. Bizim hayatımızdır. Başka sözüm yok…

SAVAŞIN DEĞİL DUYGULARIN TARİHİ

Öncelediği savaş değil, savaştaki insan Aleksiyeviç’in. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini yazıyor. Ruhsal yaşamın izini sürüyor, ruhun notlarını tutuyor Aleksiyeviç. Ruhun yolu onun için olayın kendisinden önemli.

Onu heyecanlandırdığı kadar korkutan soruları var: İnsan orada neler yaşadı? Hayata ve ölüme ve elbet kendine dair neyi görüp anladı? Ne de olsa duyguların, ruhun tarihini yazıyor Aleksiyeviç en başta. Savaşın ya da devletin tarihini, kahramanların yaşam öykülerini değil, sıradan yaşamın içinden muazzam bir olayın epik derinliğine iniyor. O, ‘büyük tarih’e fırlatılmış küçük insanın yaşamını yazıyor.

NEDEN ELLERİNE SİLAH ALDILAR?

Şunu soruyor: Bu kızlar nereden çıktılar? Neden bu kadar kalabalıktılar? Nasıl oldu da ellerine silah almaya cesaret ettiler? Ateş etmeye, mayın döşemeye, patlatmaya, bombalamaya, öldürmeye…

Aynı soruyu daha on dokuzuncu yüzyılda Puşkin de, Napolyon ordularına karşı savaşmış kadın süvari Nadejda Durova’nın notlarından bir parçayı Sovremennik Dergisi’nde yayımlarken sormuş:

“Köklü bir asilzade soyuna mensup genç bir kızı baba evini terk, cinsiyetini inkâr edip, erkekleri bile korkutan iş ve vazifeleri üstlenmeye ve Napolyon’a karşı muharebelere -hem de ne muharebelere- iştirak etmeye zorlayan sebepler acaba nelerdi? Neydi onu teşvik eden? Gizli bir gönül yarası mı? Galeyana gelmiş muhayyilesi (hayal gücü) mi? Doğuştan gelen dizginlenemez bir iptila (tutku) mı? Aşk mı yoksa?”

Evet ya, neydi? Yüz küsur yıl sonra yine aynı soruyu sormaktan mutlu değil ama soruyor Svetlana Aleksiyeviç.

TRAVMATİK ERİL DÜNYANIN DİBİ!

“Kadın Yok Savaşın Yüzünde” kitabında hayrete şayan mesleklere sahip pek çok kadınla tanışmış: Sıhhiyeci, keskin nişancı, uçaksavar komutanı, istihkâmcı; oysa şimdi muhasebeci, laborant, rehber veya öğretmenler… Harikulade kadın anlatıcılara da rastlıyor öyle ki yaşamlarının kimi sahneleri klasiklerin en iyi sayfalarıyla yarışabilir!

“Erkek” değil “kadın” savaşına ilişkin anlatıyı yakalamak için uzun, dolambaçlı yollardan gitmek gerektiğini fark etmiş. Nasıl çekilmişler, cephenin hangi mıntıkasında nasıl taarruza geçmişler gibi… Kadınlar da Aleksiyeviç’i dikkatlice almışlar dünyalarına. O eril dünyanın dibinde, savaşın ne kadar mahrem ve travmatik bir deneyim olduğunu aldığı şu yanıtlarda daha iyi idrak etmiş yazar:

– “Savaştan hemen sonra evlendim. Kocamın arkasına saklandım. Günlük hayatın, kundakların… Seve seve saklandım. Annem ‘Sus! Sus!! Bahsetme,’ derdi. Neticede vatani görevimi yerine getirdim ama yine de orada bulunmuş olmak beni üzüyor. Biliyor olmak… Sen daha küçücük kızsın. Sana kıyamıyorum…”

– Bir keresinde bir kadın (pilot) benimle buluşmayı reddetmişti. Şöyle açıklamıştı telefonda itirazını: ‘Yapamam… Hatırlamak istemiyorum. Savaşta üç yılım geçti… O üç yıl boyunca kendimi kadın gibi hissetmedim. Bünyem donup kaldı. Âdetten kesildim, kadınsı arzularımı neredeyse tümden yitirdim. Güzeldim oysa… Müstakbel eşim bana evlenme teklif ettiğinde… Sonradan yani, Berlin’de, Reichstag’ın önünde… Şey demişti: ‘Savaş bitti. Şanslıymışız, hayatta kaldık. Evlen benimle.’ Ağlamak istemiştim. Bağırmak. Vurmak ona! Ne evlenmesi? Şimdi mi? Bütün bunların ortasında mı? Şu kara isin, kara kara tuğlaların ortasında… Baksana bana, ne haldeyim! Önce kadın kıl beni: Çiçek al, kur yap, güzel sözler söyle. Öyle istiyorum ki bunu! Öyle bekliyorum ki! Az kalsın vuracaktım ona… Vurmak istemiştim… Tek yanağı savaşta yanmıştı, kıpkırmızıydı; nasıl baktıysam, anlamış içimden geçeni, o yanağından yaşlar süzülüyor. Taze yaranın üstünden… Kendim de inanamadım söylediğime: ‘Tamam,’ dedim, ‘evlenelim.’ Kusura bakmayın… Yapamam…’”

– “O zaman size her şeyi anlatamadım, devir başka devirdi. Birçok şeyi gizlemeye alışmıştık…”.

– “Hayır, hayır, yapamam. Oraya tekrar dönmek mi? Yapamam… Hâlâ savaş filmi izlemiyorum ben. O zamanlar küçük bir kızdım. Hayallerle hülyalarla büyüyordum. Birdenbire savaş patlak verdi. Sana da kıyamam… Çok ciddiyim… Gerçekten istiyor musun bunları bilmeyi? Kızımın yerine koyarak soruyorum… Neden ben peki? Eşimle konuşmalısın, o sever hatırlamayı. Komutanların, generallerin adlarını, bölüklerin numaralarını – her şeyi hatırlar. Ben öyle değilim. Ben sadece kendi başıma geleni anımsıyorum. Kendi savaşımı. Etrafta bir sürü insan da olsa yalnızsın çünkü insan ölüm karşısında hep yalnızdır. Feci bir yalnızlık hissi duyduğumu anımsıyorum.”

– “Size tüm sırlarımı açamadım. Yakın zamana kadar bunları söylemek yasaktı ya da utanırdık…”

“Doktorlar korkunç bir teşhis koydu bana… Gerçeği olduğu gibi anlatmak istiyorum…”.

“Biz ihtiyarlar için hayat zor… Ama derdimiz, aldığımız o cüzi, onur kırıcı emeklilik maaşı değil. Daha ziyade, o büyük geçmişten dayanılmaz derecede ‘küçük şimdi’ye sürülüşümüz yaralıyor bizi. Artık kimse bizi okullara, müzelere konuşma yapmaya çağırmıyor, bize ihtiyaç kalmadı. Gazete yazılarında faşistler giderek daha asil, Kızıl Ordu askerleri gitgide daha canavar.”

– “Gece uyanacak gibi oluyorum… Sanki biri… ağlıyor yanımda… Savaştayım… Çekiliyoruz. Smolensk’in dışında bir kadın bana elbisesini getiriyor, üzerimi değiştirme fırsatı buluyorum. Yalnız yürüyorum… erkeklerin arasında. Demin üzerimde pantolon vardı, şimdi yazlık elbise. Birdenbire geldi… Aybaşı… Erken oldum, heyecandan herhalde. Kaygılardan, kırgınlıktan. Orada ne bulabilirsin? Rezil oldum! Nasıl utanıyorum! Çalı diplerinde, hendeklerde, ormanda kütüklerin üzerinde yatıyoruz. O kadar kalabalık ki ormanda herkese yatacak yer kalmıyor. Sersem, kandırılmış, artık kimselere inanmayarak yürüyoruz… Hava kuvvetlerimiz, tanklarımız nerede? Uçan, sürünen, gürleyen her şey Almanlara ait. Bu halde esir alındım. O da yetmez gibi, tutsak düşmemizden önceki gün iki ayağımı birden incitmiştim… Yattığım yerde altıma yapıyordum… Bilmem nereden derman buldum da geceleyin sürünerek ormana kaçtım. Tesadüfen partizanlar görüp aldı beni…”

KADIN SAVAŞI ERKEK SAVAŞINDAN KORKUNÇ!

Aleksiyeviç’e göre “kadın” savaşı “erkek” savaşından daha korkunç. Çünkü erkekler; tarihin, olayların ardına saklanıyor, savaş onları fikirlerin, çeşitli çıkarların faaliyeti ve çatışması olarak cezbediyor, kadınlarsa duyguların etkisinde. Erkekleri çocukluktan itibaren bir gün ateş etmeleri gerekebileceği fikrine hazırlıyorlar. Kadınlara bu öğretilmiyor… Bu yüzden olup bitenleri başka bir şekilde anımsıyorlar.

Kadınların savaşının kokusu, rengi, gündelik ayrıntıları var kitabında. Şöyle yazıyor meselâ: “Bize verdikleri sırt çantalarından kendimize etekler diktik”; “askerlik şubesinin bir kapısından elbiseyle girdim, diğerinden pantolon ve asker gömleğiyle çıktım, saç örgümü kestiler, kafamda bir perçem kaldı…”; “Almanlar köyü ateşe verip gitti… Bir geldik, ezilmiş sarı kumların üzerinde bir çocuk ayakkabısı…”

SAVAŞTA CESARET VE FİKİRDE CESARET!

İnsan doğasının derinlerine, karanlığına, bilinçaltına göz atmaya çalışıyor. Savaşın sırrında gezinirken dehşetengiz anılara hiç hazır değil elbette. Savaşın kadını erkeği yok onu anlıyor en azından savaşın ortasındayken böyle bu:

– “Biri bizi ele vermiş… Almanlar partizan müfrezesinin konaklayacağı yeri öğrenmiş. Ormanın çevresini ve tüm girişleri sarmışlar. Balta girmemiş bölgelerde saklanıyorduk, tenkil müfrezesinin uğramadığı bataklıklar koruyordu bizi. Bataklık, araçları da insanları da ölümüne içine çekiyordu. Günlerce, haftalarca boğazımıza kadar suyun içinde durduğumuz oluyordu. Aramızda bir kadın telsizci vardı, yakınlarda doğum yapmıştı. Çocuğu aç, meme ister ama annenin kendisi de aç, sütü gelmez, çocuk ağlar. Tenkilciler yakında… Köpekleri de cabası… Köpekler duyacak olursa hepimiz mahvoluruz. Bütün grup, otuz kişi… Anlıyorsunuz, değil mi?

Komutan karar verdi… Kimse anneye emri iletmeye cesaret edemiyor ama kendisi de anlıyor zaten. Bebeğin kundağını suya bırakıp uzun süre tutuyor orada… Çocuk bağırmıyor artık… Hiç sesi çıkmıyor… Biz bakışlarımızı kaldıramıyoruz. Ne anneye ne birbirimize bakabiliyoruz…”

– “Ben nişancıydım. O kadar çok insan öldürdüm ki… Savaştan sonra doğurmaktan uzun süre korktum. Normale dönünce doğurdum. Yedi yıl sonra… Yine de hiçbir şeyi affetmiş değilim. Etmem de… Esir Almanları görünce sevinirdim. Acınacak halde olmalarına sevinirdim: ayaklarında çizme yerine dolama çoraplar, kafalarında sargılar… Köyün içinden geçirirlerdi onları, “Ana, ekmak ver… Ekmak…” diye rica ederlerdi. Köylülerin evlerinden çıkıp da onlara bir ekmek parçası, bir lokma patates vermelerine hayret ederdim… Erkek çocukları kafilenin peşinden koşar, taş atarlardı… Kadınlarsa ağlardı… İki hayat yaşamışım gibi geliyor bana: Biri erkekliğe, diğeri kadınlığa ait…”

Cumhuriyet, 28 Ocak 2021

[Sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar