Kadın Yok Savaşın Yüzünde (II)

Kadın Yok Savaşın Yüzünde (II)

Tarihin gelmiş geçmiş en kanlı savaşını vererek faşizmin yenilgiye uğratılmasında büyük pay sahibi olan ve bu uğurda 22 milyon insanını kaybeden SSCB’de kadınların -kadın piyadelerin, sıhhiyecilerin, keskin nişancıların, çamaşırcıların, kadın cerrahların, pilotların, keşif erlerinin, partizanların- Nazi işgaline karşı nasıl bir mücadele verdiklerini, böylesi bir savaşta kadın olmanın zorluklarını nasıl deneyimlediklerini belgeliyor Svetlana Aleksiyeviç. Yazının ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

GURUR, HEYECAN, TRAVMA, KORKU İÇ İÇE

Kitabında kadın askerlerin onlarca hikâyesini paylaşıyor Aleksiyeviç. Annelerinden, ailelerinden koparak cepheye koşan gencecik kadınlar, kız çocuklarının yaşadıklarını okuduğunuzda hepsinde de büyük bir gurur, Zafer düşü, heyecan, travma, korkunun iç içe geçtiğini anlıyorsunuz. Cepheye gitmediklerini adeta koştuklarını anlıyorsunuz. Öylesine gönüllü, bile isteye, vatanları için, samimi, inanmış…

Mariya İvanovna Morozova (İvanuşkina): “Savaş sürüyordu… Kız arkadaşlarım… Bizim kızlar, ‘Cepheye gitmek lazım,’ diyordu. Lafı edilmişti bir kere. Hepimiz askerlik şubesinin kursuna yazıldık. Kimimiz belki topluluktan ayrı düşmemek için, bilmiyorum. Bize orada piyade tüfeğiyle ateş etmeyi, el bombası atmayı öğrettiler. Açıkçası ben tüfeği elime almaya korkardım, tedirgin olurdum. Sadece cepheye gitmek istiyordum, o kadar. Özel sanıyorduk kendimizi… Askerlik şubesine geldik, toplam kırk kişiydik, hepimiz de ateş etmeyi ve ilkyardımı biliyorduk. Saçlarımı güzelce örmüştüm, oradan çıktığımda örgüm yoktu… Asker tıraşı yaptılar… Elbisemi de aldılar. Sırtımıza derhal asker gömlekleri giydirdiler, başlarımıza kepler taktırdılar, sırt çantalarını omuzlayıp bir yük trenine bindik, samanların üzerine serildik. Neşe içinde binmiştik. Gözümüz kara. Şakalaşarak. Çok güldüğümüzü hatırlıyorum. Nereye gidiyorduk? Bilmiyorduk ki. Önemli değildi yeter ki cepheye gidelim. Şelkovo İstasyonu’na geldik, yakınlarında kadın keskin nişancıların eğitim aldığı bir okul vardı. Sevindik. Ciddi bir işti bu. Ateş edecektik. Garnizon hizmeti ve disiplin tüzüklerine çalışıyorduk; arazide gizlenme, kimyasal silahın etkilerinden korunma. Snayperkayı (Keskin nişancı tüfeği) gözümüz kapalı monte edip sökmeyi öğrenmiştik; rüzgârın hızını, hedefin hareketini, hedefe uzaklığı tespit etmeyi, siper kazmayı, alçak sürünmeyi hepsini, hepsini biliyorduk artık. ‘Bir an önce cepheye gönderseler’ diyorduk. Ateş konusunda iyiydik, hatta iki günlük talim için ön hattan çağrılan erkek nişancılardan bile iyiydik. Bunlar işlerini yapabilmemize çok şaşıyordu. Hayatlarında ilk kez kadın nişancı görüyorlardı herhalde. Nefret etmek ve öldürmek kadınlara göre işler değil. Bize göre değil… Kendimizi ikna etmemiz gerekiyordu. İnandırmamız… “Çabuk asker olduk… Bilirsiniz, düşünmeye pek zamanımız yoktu. Duygularımızı sorgulamaya… (…) Çiftler halinde gidiyorduk; sabahın köründen gece yarısına kadar yalnız başına oturmak zordur, gözler yorulur, yaşarır, ellerini hissetmezsin, bütün vücudun gerginlikten taş kesilir. Baharda bilhassa zorlanırsın. Altında kar erir, bütün gün suyun içinde kalırsın, yüzer gibi, soğuktan toprağa yapıştığın da olur. Karda on iki saat, bazen daha uzun süre yatardık ya da bir ağacın tepesine, bir ahırın veya yıkık bir evin çatısına tüner, orada kamufle olurduk. Yedi yüz, sekiz yüz, bazen beş yüz metre ayırırdı bizi Almanların oturduğu hendeklerden. Nasıl korkmazdık bilmiyorum… Anlayamıyorum şimdi… (…) Geceleri laflardık tabii. Ne mi konuşurduk? Evlerimizden, herkes kendi annesinden söz ederdi, kiminin babası ya da erkek kardeşleri savaştaydı. Savaştan sonra ne olacağımızı konuşurduk. Evlenecek miyiz, kocalarımız bizi sevecek mi? Ben eşimle savaşta tanıştım, aynı alayda görev yapıyorduk. İki yarası vardı, beyin sarsıntısı geçirmişti. İki çocuk büyüttük, enstitü bitirdiler. Döndüğümde her şeye sil baştan başlamam gerekti. Yeniden pabuç giymeyi öğrendim -üç yıl cephede çizme giydikten sonra. Kemere alışmıştık, sımsıkı bağlardık, şimdi giysiler üzerimden sarkıyordu sanki, bir garip hissediyordum. Eteklere dehşet içinde bakıyordum… Elbiselere… Sivil kıyafetle, pabuçlarla gezerken bir subaya rastladığında ister istemez elin kalkar selam vermek için. (…) Oradan canlı çıksan da ruhun sakat kalıyor. Şimdi düşünüyorum da, keşke bacağımdan, kolumdan filan yaralansaydım, bedenim acısaydı. Ama ruhum… Çok acıyor. Genceciktik cepheye gittiğimizde. Çocuktuk. Savaşta boyum bile uzamış. Annem ölçtü evde… On santimetre uzamıştım…”

Yelena Vilenskaya, çavuş, yazıcı: “Ben yazıcı olarak görünüyordum… Orduya katılmaya şöyle ikna ettiler beni… “Savaştan önce fotoğrafçılık yaptığınızı biliyoruz, bizde de fotoğrafçı olarak çalışacaksınız,” dediler. İyi hatırladığım bir şey varsa o da ölümü resimlemek istemediğimdir. Ölüleri. Askerleri dinlenirlerken çekerdim, sigara içer, güler, madalya alırlarken. O zaman renkli filmim olmaması ne kötü, sadece siyah beyaz film vardı elimde. Alay bayrağının göndere çekilmesi… Bunu güzel çekebilirdim mesela… Bugünlerde… Gazeteciler gelip, “Ölüleri çekmiş miydiniz?” diye soruyorlar bana, “muharebe sonrası…” Aradım taradım… Ölüm fotoğrafım az benim… Birisi öldüğünde, çocuklar, “Canlı hali var mı sende?” diye sorardı. Canlı halini arardık… Gülümsediği bir resmini…”

Klavdiya Grigoryevna Krohina, uzman çavuş, keskin nişancı: “İlk seferinde korkuyorsun… Çok korkuyorsun… Uzandık, gözlemdeyim. Bir Almanın siperden çıkacak gibi doğrulduğunu gördüm. Bastım tetiğe, düştü. Tir tir titredim, biliyor musunuz? Resmen kemiklerimin takırdadığını duydum. Ağlamaya başladım. Hedeflere ateş ederken sorun yoktu ama bu kez: Öldürmüştüm! Ben! Tanımadığım bir insanı vurmuştum. Sonra geçti bu his. Yani şöyle… Nasıl oldu… Taarruzdaydık, küçük bir kasabanın önünden geçiyorduk. Ukrayna’da galiba. Yol kenarında bir kulübe ya da ev gördük, tam olarak seçmek imkânsızdı, her şey yanmış, kara kara taşlar kalmış geriye. Bir temel… O kömürlerin içinde insan kemikleri bulduk, aralarında da yanmış yıldızlar (Kızıl Ordu nişanı); yani bu yakılanlar bizim yaralılarımız ya da tutsaklardı. O olaydan sonra ne kadar öldürdüysem de acımadım artık. O siyah yıldızları gördükten sonra… Savaştan saçlarım ağarmış vaziyette döndüm. Yaş yirmi bir, saçlar bembeyaz. Ağır yara almıştım, beyin sarsıntısı, tek kulağım zor işitiyordu. Annem, “Geleceğine inanıyordum, gece gündüz dua ettim senin için,” diyerek karşıladı beni. Erkek kardeşim cephede ölmüştü. Ağlıyordu annem: “Kız doğurmuşsun, erkek doğurmuşsun farkı kalmadı.”

– Natalya İvanovna Sergeyeva, er, hastabakıcı: “Konuşmak istiyorum… Konuşmak! İçimi dökmek! Sonunda birileri bizi de dinliyor. Senelerce sustuk, evde bile sustuk. Onlarca sene. Savaştan döndüğüm ilk yıl çok konuşuyordum ben. Kimse dinlemiyordu. Ben de bıraktım… O vakitler gençtim. Çok genç. Hemşire kursları açılmıştı, babam beni ve kız kardeşimi oraya götürdü. Ben on beş yaşındaydım, kardeşim on dört. ‘Zafer için verebileceğim tek şey bu. Kızlarım…’ demişti. O zaman başka şey düşünülmüyordu. Bir yıl sonra kendimi cephede buldum…”

Yelena Antonovna Kudina, er, şoför: “İlk günlerde… Şehirde bir keşmekeş hâkimdi. Kaos. Tüyleri diken diken eden bir korku. Birtakım ajanları yakalamaya çalışıyorlardı. Herkes birbirine, ‘Provokasyonlara kapılmayın,’ diyordu. Ordumuzun felakete uğradığını, birkaç hafta içinde tarumar edildiğini kimse fikren bile olsa kabul edemiyordu. Bir de baktık ki çekiliyoruz… Savaş öncesinde ortalıkta, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmaya hazırlandığı söylentileri dolaşırdı ama bu tür konuşmalar sıkı bir şekilde takip edilirdi ilgili organlar tarafından… Fakat Stalin’in konuşmasından sonra… Bizlere ‘kardeşlerim…’ diye hitap etmişti. O zaman herkes kırgınlıklarını unuttu. Benim dayım hüküm giymişti, kamptaydı; öncesinde demiryollarında çalışan yaşlı bir komünistti. İşyerinde tutuklanmış… Kim tutukladı? Malum, NKVD (Narodnıy Komissariat Vnutrennih Del – İçişleri Halk Komiserliği)… Dayıcığımızın hiçbir suçunun olmadığını biliyorduk. İnanıyorduk ona. Ta iç savaştan kalma nişanları vardı… Yine de Stalin’in konuşmasından sonra annem, ‘Önce bir vatanımızı kurtaralım, sonra düşünürüz,’ demeyi bildi. Herkes vatanını seviyordu. Ben de hemen askerlik şubesine koştum. Anjinime rağmen, daha ateşim tam düşmemişti, ama bekleyecek sabrım yoktu…”

Antonina Maksimovna Knyazeva, onbaşı, muhabereci: “Annemizin erkek evladı yoktu… Beş kız büyütüyordu. Savaş ilan edildi. Benim mükemmel müzik kulağım vardı. Konservatuara girmeyi hayal ederdim. Kulağımın cephede işe yarayacağına karar verdim, muhabereci olacaktım. Stalingrad’a tahliye edildik. Stalingrad kuşatıldığında gönüllü olarak cepheye gittik. Hep birlikte. Bütün aile: Annem ve beş kız; babam o sırada zaten savaşıyordu…”

Tatyana Yefimovna Semyonova, çavuş, trafik memuru: “Herkesin tek arzusu cepheye gitmekti… Korkuyor muyduk? Tabii ki korkuyorduk… Ama olsun… On altı-on yedi yaşlarındaydık. Arkadaşımla keskin nişancı okuluna gitmek istiyorduk fakat bize, ‘Trafik memuru olacaksınız. Size ders vermeye vakit yok,’ dediler. Annem birkaç gün istasyonda nöbet tutmuş, gidişimizi beklemiş. Katara doğru yürüdüğümüzü görünce yanıma gelip bana biraz çörek, on tane de yumurta verdi, bayıldı sonra…”

Yefrosinya Grigoryevna Breus, yüzbaşı, doktor: “Dünya hemen değişti… İlk günleri anımsıyorum… Annem pencerenin kenarında durur dua ederdi. Beni askere çağırdılar, doktordum. ‘Görevdir’ diye düşünerek gittim. Babam kızı cepheye gittiği için mutluydu. Vatanını savunduğu için. Sabah erkenden askerlik şubesine gitmişti. Belgemi alacaktı; özellikle o erken saatte düşmüştü ki yola köydeki herkes kızının cepheye gittiğini anlasın…”

Liliya Mihaylovna Butko, ameliyat hemşiresi: “Yazdı… Barışın son günü… Akşam dansa gitmiştik. Yaşlarımız on altı. Topluca gezerdik o zamanlar, önce birini eve bırakırdık, sonra diğerini. Çiftler halinde ayrı ayrı gezmek yoktu bizde. Altı erkek, altı kız filan dolaşırdık. Neyse, iki hafta sonra, bizi dans dönüşü eve bırakan bu çocukları -zırhlı birlikler okulunda okuyorlardı- sakatlanmış halde, sargılar içinde getirmeye başladılar. Kâbus gibi bir şeydi! Gülen birilerini görünce kızardım. Böyle bir savaş sürerken nasıl gülünür, bir şeylere nasıl sevinilir? Kısa süre sonra babam milis kuvvetlerine katıldı. Evde küçük erkek kardeşlerim ve ben kaldık. Anneme cepheye gideceğimi söyledim. Ağlıyordu, kendim de geceleri ağlıyordum. Buna rağmen evden kaçtım… Anneme bölüğümden mektup yolladım. Oradan beni artık hiçbir şekilde geri döndüremezdi…”

Polina Semyonovna Nozdraçova, sıhhiyeci: “Annem hayatta değildi… Bombardımanda ölmüştü… Kırk bir yılıydı, ordumuz çekiliyordu… Çalıların ardında saklanıyorduk, bizim askerlerden birinin tüfekle Alman tankının üzerine atladığını ve dipçikle zırha vurduğunu gördüm. Vuruyor, bağırıp çağırıyor ve ağlıyordu ta ki düşene kadar. Alman askerleri onu vurdular. İlk yıl ellerimizde tüfekler, tanklara ve messerlere (Messerschmitt Bf (Me) 109 adlı Alman avcı uçağına halk arasında verilen ad) karşı savaştık biz…”

Yevgeniya Sergeyevna Sapronova, muhafız bölüğü çavuşu, uçak makinisti: “Anneme rica ediyordum… Yalvarıyordum ‘Ne olur ağlama’ diye… Henüz gece değildi ama hava karanlıktı, kesintisiz bir inilti yükseliyordu. Annelerimiz kızlarını yolcu ederken ağlamıyor, inliyorlardı. Bir benim annem taş kesilmiş gibi dikiliyordu. Tuttular erkek gibi tıraş ettiler, saçlarımdan geriye küçük bir perçem kaldı. Aslında babamla ikisi yollamak istememişti ama benim tek arzumdu cepheye gitmek! Şimdi müzede asılı duran şu afişler: ‘Yurdun seni çağırıyor!’, ‘Ya sen cephe için ne yaptın?’ beni çok etkiliyordu mesela. Ya şarkılar? ‘Ayaklan, büyük ülke… Ölümüne mücadeleye hazırlan…’ (İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya’nın neredeyse marşı haline gelen ‘Kutsal Savaş’ (Svyaşennaya Voyna) adlı vatanseverlik şarkısının sözleri). Yolda hayrete düşmüştük: Öldürülenler peronlarda yatıyordu. Bu artık savaşın ortasındayız demekti… Fakat gençlik işte, şarkılar söylüyorduk. Hatta neşeli bir şeyler. Mâniler. Çatışmaların bitimine yakın bütün ailem savaşıyordu. Babam, annem, kız kardeşim demiryollarına girmişlerdi. Cephenin peşi sıra ilerliyor, yolları tamir ediyorlardı. Bizim ailede herkes zafer madalyası aldı: babam, annem, kardeşim ve ben…”

Galina Dmitriyevna Zapolskaya, santralci: Bölüğümüz, savaşın daha ilk haftalarda sıçradığı Borisov kentinde konuşlanmıştı. Yirmi kız vardık. Hepimiz yurdumuzu savunmaya hazırdık. Önceden savaş kitaplarını sevmezdim hiç, aşk kitapları okurdum. Al sana! Cihazların başında sabah akşam, günlerce otururduk. Askerler bize yemek getirirdi, atıştırır, oturduğumuz yerde biraz uyuklar, sonra tekrar kulaklıkları takardık. Saçımızı yıkamaya vaktimiz yoktu, o yüzden bizimkilerden rica etmiştim: “Kızlar, örgülerimi kessenize…”

Yelena Pavlovna Yakovleva, başçavuş, hemşire: Askerlik şubesine gidip duruyorduk… Bir gelişimizde, artık komiser bizi neredeyse kovacaktı: ‘Bari herhangi bir uzmanlığınız olsa. Hemşire olsanız, şoför… Hangi iş gelir ki elinizden? Savaşta ne yapacaksınız?’ Biz bunu hiç düşünememiştik. Savaşmak istiyorduk, o kadar. Bizi cepheye değil hastaneye gönderdiler. 1941 yılıydı, ağustos ayının sonu… Okullar, hastaneler, kulüpler yaralılarla doluydu. Ama Şubat ayında ben hastaneden ayrıldım, kaçtım, firar ettim denebilir. Evraksız, hiçbir şeysiz sıhhiye trenine atladım. Bir küçük not bıraktım sadece: ‘Nöbete gelmeyeceğim. Cepheye gidiyorum.’ O kadar…

Vera Danilovtseva, çavuş, keskin nişancı: “O gün randevum vardı… Uça uça gittim… Sevdiğim çocuğun bana ilan-ı aşk edeceğini düşünüyordum ama o üzgün geldi: ‘Vera, savaş başlamış! Bizi derslerden alıp doğruca cepheye yolluyorlar,’ dedi. Askeri lisede okuyordu. E tabii ben de kendimi derhal Jeanne d’Arc rolünde hayal ediverdim. Tüfeği omuzlayıp cepheye gitmekten aşağısı kurtarmazdı beni. Birlikte olmalıyız! Birlikte olalım yeter! Hemen askerlik şubesine koştum; sert bir şekilde kestirip attılar: ‘Şimdilik sadece tıbbi personel gerekiyor. Onun da altı aylık öğrenim süresi var.” Altı ayda kafayı yiyebilirdim! Âşıktım âşık… Beni bir şekilde okumam gerektiğine ikna ettiler. Peki, okurum, ama hemşirelik değil… Silah kullanmak istiyorum! Sevdiğim çocuk gibi ateş etmek. O kadar ki birlikte öleceğimizi hayal ederdim. Aynı muharebede…Tiyatro enstitüsü öğrencisiydim. Aktris olmayı hayal ediyordum. İdolüm Larisa Reissner’di (1895-1926: Rusya iç savaşına katılmış Polonya kökenli devrimci, gazeteci, şair, yazar).”

Anna Nikolayevna Hroloviç, hemşire: “Arkadaşlarımın hepsi de benden büyüktü, hepsini cepheye çağırdılar… Yalnız kalınca, beni almadılar diye feci ağlamıştım. Bana, ‘Daha okuman lazım, ufaklık,’ dediler.

Fakat okuma faslı uzun sürmedi. Cepheye bizi fabrika şefleri uğurladı. Yazdı. Hatırlıyorum, tüm vagonlar bitkilerle, çiçeklerle doluydu. Armağanlar getirmişlerdi bize. Benim payıma müthiş lezzetli bir ev kurabiyesi ve güzel bir kazak düşmüştü. Peronda Ukrayna hopakını (Ukrayna halk dansı) nasıl coşkuyla oynamıştım! Yolculuk günlerce sürdü… Bir istasyonda kızlarla kovaya su doldurmak için indik. Bir de ne görelim? Peş peşe geçen katarlar hep genç kızlarla doluydu. Şarkı söylüyorlardı. Kimi başörtüsünü, kimi kepini sallıyordu bize. Anladık ki savaşacak erkek kalmamış, hepsi helâk olmuş… Ya da esir düşmüşler. Şimdi onların yerine biz gidiyoruz. Annem bana bir dua yazmıştı. Madalyonumun içine koymuştum onu. İhtimal, faydası oldu ki eve dönebildim. Muharebelerden önce madalyonumu öperdim…”

Antonina Grigoryevna Bondareva, muhafız bölüğü teğmeni, kıdemli pilot: “Daha ben yedinci sınıftayken bizim oraya uçak gelmişti, 1936 yılında. O zaman bu görülmemiş bir şeydi. Hemen duyurular başladı: ‘Genç kızlar ve delikanlılar, uçağa!’ Hemen havacılık kulübüne yazıldım. Havacılık kulübünü dereceyle bitirdim, paraşütle atlamada iyiydim. Savaştan önce evlenmeye de vakit buldum, bir kız doğurdum. Savaşın ilk günlerinden itibaren havacılık kulübümüzde birtakım düzenlemeler başladı: Erkekleri askere alıyorlardı, yerlerine biz kadınlar geçiyorduk. Kursiyerlere ders veriyorduk. Eşim cepheye ilk gidenlerden biri oldu. Elimde bir fotoğraf kaldı. Kızımla baş başa kalmıştık, devamlı kamplarda kalıyorduk. Nasıl bir yaşantımız mı vardı? Lapasını yedirip kapıyı üstüne kilitlerdim, sabah dörtten itibaren uçuşta olurduk. Akşam dönerdim, yemiş mi yememiş mi belli değil, üstü başı o lapaya bulanmış. Ağlamıyordu bile artık, sadece yüzüme bakıyordu. Gözleri eşiminkiler gibi iri iri… 1941 yılının sonuna doğru bana vefat kâğıdını yolladılar: Kocam Moskova önlerinde ölmüştü. Kızımı seviyordum ama onu eşimin yakınlarına bırakmak zorunda kaldım. Ve cepheye gitmek için başvuruda bulundum… Son gece… Bütün gece kızımın karyolası önünde dizlerimin üzerinde durdum…”

Serafima İvanovna Panasenko, asteğmen, motorize piyade taburu sağlık memuru: “On sekizimi doldurmuştum… Nasıl mutluydum, bayram ediyordum. O sırada çevremde herkes “Savaş!!” diye feryat ediyordu. İnsanların ağladıklarını anımsıyorum. Hatta dua edenler bile vardı. Alışılmadık bir durum… İnsanlar sokaklarda dua ediyor, haç çıkarıyordu. Okulda bize tanrının olmadığı öğretilmişti oysa. Ya tanklarımız, güzel uçaklarımız neredeydi? Geçit törenlerinde hep görürdük onları. Gurur duyardık! Komutanlarımız neredeydi Sonra nasıl kazanırız diye kafa yormaya başladı insanlar. Sağlık memurluğu-doğum hekimliğinde okuyordum. Hemen, ‘Savaş çıktı madem, cepheye gitmeli,’ diye düşündüm. Babam kıdemli komünisttir, siyasi kürek mahkûmu (1917 öncesi devrimci faaliyetleri yüzünden kürek cezası almış mahkûm). Bize çocukluğumuzdan itibaren vatanın her şey demek olduğunu, vatanı korumak gerektiğini öğretmişti. Tereddüt etmedim: Ben gitmeyeyim de kim gitsin? Gitmeliyim…”

Tamara Ulyanovna Ladınina, er, piyade: Annem trenin yanına geldi koşarak… Sert kadındı. Bizi hiç öpmez, asla övmezdi. Ama bu kez geldi, tuttu başımı, öpüyor, öpüyor. Gözlerimin içine bakıyor… Uzun uzun… Annemi bir daha hiç göremeyeceğimi o an anladım. Her şeyden vazgeçip, sırt çantamı teslim edip eve dönmek istedim. Acıdım herkese… Nineme… Küçük erkek kardeşlerime… O sırada emir geldi: ‘Açıl!! Vagonlara bin!..’ Uzun süre el salladım…

Mariya Semyonovna Kaliberda, uzman çavuş, muhabereci: Beni muhabere alayına aldılar… Bana kalsa asla muhabereye gitmezdim, katiyen, çünkü bu işin de savaşa dahil olduğunu anlamıyordum. Bir gün tümen komutanı yanımıza geldi, sıraya geçtik. Maşenka Sungurova adında bir kız vardı bizde. İşte o Maşenka öne çıkıp şey dedi: ‘Komutan yoldaş, izin verirseniz bir sözüm olacak. Er Sungurova kendisini muhabere görevinden azat edip silah kullanılan bir yere göndermenizi rica eder.’ Anlarsınız işte, hepimiz aynı şekilde hissediyorduk. Uğraştığımız şeyin, muhaberenin çok önemsiz olduğunu, hatta bizi küçük düşürdüğünü sanıyorduk, en önde olmamız gerekirdi. Generalin yüzündeki tebessüm hemen silindi: ‘Sevgili kızlar! Siz herhalde cephedeki rolünüzü iyi anlamamışsınız, sizler bizim gözümüz kulağımızsınız. Muhaberesiz ordu kansız insan gibidir.’ Dayanamayıp ilk söz alan yine Maşenka Sungurova oldu: ‘General yoldaş! Er Sungurova bütün emirlerinizi yerine getirmeye sapına kadar hazırdır!’ Savaşın sonuna kadar ‘Sap’ diye seslendik ona. (…) 1943 yılının Haziran ayında Kursk Çıkıntısı’nda bize alay bayrağı verdiler. O zaman alayımız, yani Altmış Beşinci Ordu Yüz Yirmi Dokuzuncu Müstakil Muhabere Alayı yüzde 80 kadınlardan oluşuyordu. Bir fikriniz olması için anlatmak isterim… Ruhlarımızda olup biteni anlamanız için ki bizim o halimize benzer insanlar herhalde bir daha hiç gelmeyecek dünyaya. Hiçbir zaman! Öyle saf, öyle samimi… Öyle inanmış! Alay komutanımız bayrağı alıp da, ‘Bayrağın altına toplan! Yere çök!’ diye emrettiğinde dünyalar bizim olmuştu. Öylece durup ağladık, herkesin gözleri yaşlıydı.”

Lyubov Arkadyevna Çarnaya, asteğmen, şifreci: “İkinci çocuğumu bekliyorum… Hamileyim ve iki yaşında bir oğlum var. Savaş başladı. Kocam cephede. Annemle babamın yanına gittim ve… Anlarsınız ya? Kürtaj oldum… Aslında o zamanlar yasaktı… Ama nasıl doğursaydım? İnsanların gözleri hep yaşlı… Savaş! Ölümün ortasında nasıl doğurursun? Şifreleme kursunu bitirdim, cepheye yolladılar. Çocuğumun, onu doğurmayışımın intikamını almak istiyordum. Kızımın… Bir kızım olacaktı… Ön hatta göndersinler istedim. Karargâhta tuttular…”

Valentina Pavlovna Maksimçuk, uçaksavar topçusu: “Şehri terk ediyorduk… Topluca… 1941 yılı, 28 Haziran öğle vakti biz, Smolensk Pedagoji Enstitüsü öğrencileri, matbaanın avlusunda toplanmıştık. Krasnoye şehri yönünde hareket ettik. Kırk kilometre mesafeden, tüm göğü sarmış gibi görünüyordu. Belli ki on, yüz ev değil, bütün Smolensk yanıyordu… Tiril tiril yeni bir elbisem vardı, fırfırlı. Arkadaşım Vera pek beğenirdi. Düğününde hediye edeceğime söz vermiştim ona. Evlenmek üzereydi. Savaş birdenbire başladı. Siperler yolumuzu gözlüyordu. Eşyalarımızı yurttaki memura teslim ediyorduk. Elbise ne olacak? ‘Al, Vera,’ dedim şehri terk ederken. Almadı. ‘Söz verdiğin gibi düğünümde hediye edersin,’ gibi bir şey söyledi. O elbise o kızıltının içinde yandı gitti. Beni oradan sıhhiye birliğine gönderdiler. Yerlere rasgele serilip yatıyorduk. Hastalanan çok oldu. Yüksek ateş. Üşüme. Yattığım yerde ağlıyordum. Tam o sırada hoparlörden ses geldi: ‘Ayaklan, büyük ülke…’ Bu şarkıyı o zaman ilk kez duymuştum. ‘İyileşir iyileşmez, derhal cepheye gideceğim” diye düşündüm. Cepheye gider gitmez birliğimle beraber kuşatmanın ortasına düştüm. Günlük besinimiz iki peksimetten ibaretti. Öldürülenleri gömmeye vakit bulamıyorduk, sadece kum döküyorduk üstlerine. Yüzlerini kepleriyle örtüyorduk… Sırtımızda mermi taşıdığımızı hatırlıyorum, topları çamurun içinden sürüklediğimizi. Ağlamıyorduk artık, ağlamak da güç ister, tek dileğimiz uyumaktı. Uyumak ve uyumak. Nöbetteyken hiç durmadan volta atıp yüksek sesle şiir okurdum. Diğer kızlar şarkı söylerlerdi, yığılıp kalmamak ve uyumamak için…”

Lyubov İvanovna Lyubçik, nişancı takımı komutanı: “Annemle beni cephe gerisine tahliye ettiler… Saratov’a… Üç ay tornacılık eğitimi aldım. Günde 12 saat tezgâh başında dikiliyorduk. Açtık. Kız arkadaşımla askerlik şubesine gittik ama fabrikada çalıştığımızı söylemedik. Almazlardı yoksa. Böylece kaydımızı yaptılar. Ryazan Piyade Meslek Okulu’na gönderdiler. Oradan makineli tüfek mangası komutanı olarak mezun ettiler. Makineli tüfek ağırdır, sırtında taşırsın. At gibi. Geceleri. Nöbette en ufak sesi yakalamaya çalışırsın. Vaşak misali. Her hışırtıya kulak kesilirsin… Savaşta, nasıl derler, yarı insan yarı hayvansın. Öyle… Başka türlü hayatta kalamazsın. Yalnız insan olursan sağ çıkmazsın. Kafanı koparırlar! Savaşta kendinle ilgili bir şeyi aklında tutman gerekir. Bir şeyi işte… İnsanın henüz tam insan olmadığı zamana ait bir şeyi hatırlamalısın… Pek okumuş biri sayılmam, basit bir muhasebeciyim, ama bunu bilirim. Varşova’ya kadar gittim ben… Hep de yürüyerek, karnımızın üzerinde sürünerek vardık oralara resmen… Başka bir şey sormayın bana… Savaş kitaplarını sevmem. Kahramanlık hikâyelerini… Hasta hasta, öksüre öksüre, uykusuz, pis, kılıksız ilerliyorduk. Çoğunlukla aç… Ama kazandık!”

Anna İvanovna Belyay, hemşire: “Bombardıman… Yağdırıyorlar da yağdırıyorlar tepemize bombaları. Birinin inlediğini duyuyorum: “Yardım edin… Yardım edin…” Ama kaçıyorum… Birkaç dakika sonra aklım başıma geliyor, omzumdaki ilaç çantasını hissediyorum. Geri dönüyorum koşarak: Yaralı bir asker inliyor. Yarasını sarmak için atılıyorum. Sonra ikinciye, üçüncüye… Çatışma gece bitti. Sabaha taze kar yağdı. Altında ölüler… Birçoğunun elleri yukarı dönük… Gökyüzüne…

Olga Vasilyevna Korj, süvari bölüğü sıhhiyecisi: “İlk kez bir ceset görüyordum… Başında dikilip ağlamaya başladım… O sırada bir yaralı, “Bacağımı sar!” diye bana seslendi. Bacağı kopmuş, paçasından sarkıyor. Paçayı kesiyorum, “Koy bacağımı! Yanıma koy,” diyor. Koyuyorum. Bilinçleri yerindeyse kollarını bacaklarını bıraktırmazlar. Yanlarında götürürler. Ölüyorlarsa birlikte gömülmeyi isterler. Kuşatma sırasında nasıl gömüyorlardı insanları dersiniz? Oracığa, oturduğumuz daracık sipere gömüveriyorlardı, bitti gitti. Küçük bir tepecik kalıyordu geriye. Arkadan Almanlar ya da tanklar geliyorsa, o tepecik de ezilip gidiyordu. Sırf toprak, iz bile kalmıyordu geride. Birçoklarını da ormana, ağaç altlarına gömdüler… Meşelerin, huşların altına… Ben hâlâ ormana gidemem. Özellikle yaşlı meşe ve huşların olduğu ormanlara… Oturamam oralarda…”

Mariya Petrovna Smirnova (Kuharskaya), sıhhiyeci: “Kırım’da doğup büyüdüm… Savaşın başlarında, ilk günlerindeydik; radyodan çekilmekte olduğumuzu duydum… Koşa koşa askerlik şubesine gittim, ret cevabı aldım. 28 Temmuz’da çekilen birlikler bizim Slobodka’dan geçti, onlarla birlikte celpsiz halde cepheye gittim. İlk yaralı gördüğümde bayılmıştım. Sonra geçti. Bir askeri sürüklemek için kurşunların ortasına kendimi ilk attığımda öyle bir bağırıyordum ki çatışma gümbürtüsünü bastırmaya çalıştığım sanılabilirdi. Sonraları alıştım. On gün sonra yaralandım. Vücuduma saplanan mermi parçasını kendim çıkardım, yaramı kendim sardım… (…) Sırtımıza üniforma dayanmıyordu: Yenisini verirler, birkaç gün sonra kana bulanır. Sıcak çatışmadan çıkardıklarımın sayısı toplam 481’dir. Bir gazeteci saymıştı: Koca bir nişancı taburu ediyormuş… Kendimizin iki-üç katı ağırlığındaki erkekleri taşıyorduk. Üstelik yaralılar daha da ağır olur. Sadece kendisini değil, silahını, sırtındaki kaputu, çizmelerini de taşırsın. Yüklenirsin seksen kiloyu, götürürsün. Bir hücum boyunca böyle beş-altı sefer… Bu arada kendin kırk sekiz kilosundur, balerin kilosu. Şimdi inanamıyorum… Kendim de inanamıyorum…”

Nina Vladimirovna Kovelenova, uzman çavuş, nişancı bölüğü sıhhiyecisi: “Beni cepheye almıyorlardı… Yaşım on altı daha, on yediye çok var. Askerlik şubesine gittim. Annem yollamıyor. Askerlerin kimi peksimet, kimi şeker saklardı benim için. Korur kollarlardı. Katyuşamız (BM-13 adlı Sovyet yapımı çok namlulu roketatara İkinci Dünya Savaşı’nda askerler tarafından verilen ve giderek yaygınlaşan takma ad. Katyuşa adının savaştan önce popüler olan aynı adlı şarkıdan geldiği sanılıyor) olduğunu bilmiyordum, muhafazada arkamızda duruyormuş. Birden ateş etmeye başladı. Göğüs göğüse çarpışmalar… Ne kalmış aklımda? Bir kütürtü duyulduğunu hatırlıyorum… Çarpışma başlar başlamaz hemen bu kütürtüyü duyarsın; kıkırdaklar kırılır, insan kemikleri çatırdar. Vahşi hayvanlara has çığlıklar… Erkekler birbirlerini boğazlardı. Ölümüne vururlardı. Ölümüne kırarlardı. Süngüleri birbirlerinin ağızlarına gözlerine indirirlerdi… Kalplerine, karınlarına… Tarif etmem zor… Kısacası, kadınlar erkekleri böyle bilmez onları evlerinde böyle görmemişlerdir. Ne kadınlar ne çocuklar. İnsan dehşete kapılıyor resmen… Savaştan sonra eve, Tula’ya döndüm. Geceleri bağırır dururdum. Kendi çığlığımdan uyanırdım…”

SAVAŞTA HAYATIN ALELADE (!) ANLARI

Svetlana Aleksiyeviç’in Kadın Yok Savaşın Yüzünde kitabında ana vurgularından biri de yalnızca ölümün değil, yaşamın da ne kadar büyük emek istediği. Her bir sayfada apaçık ortaya koyduğu gibi savaş; yalnızca çatışma ve idam, mayın döşeme ve temizleme, bombalar ve patlamalar, göğüs göğüse kapışmalar demek değil. Bu işin bir de “alelade” (!) anları var! Tüm ezberleri bozarak hatta öyle güçlü imliyor ki savaşta hayatın yarısından çoğu alelade yaşantıdan ibaret… o derece!

‘Peki nedir o alelade yaşantının elementleri?’ demişti hastabakıcı Aleksandra İosifovna Mişutina’nın dilinden şöyle aktarıyor yanıtı:

“Çamaşır da yıkanır harp zamanı, lapa da kaynatılır, ekmek de pişirilir, mutfak kazanları temizlenir, atlara bakılır, arabalar tamir edilir, tabutlar yontulur ve çivilenir, posta dağıtılır, çizmelere taban çakılır, tütün taşınır. Sıradan kadın işleri savaşta dağ gibi yığılır. Önden ordu, peşinden “ikinci cephe” ilerler: çamaşırcılar, aşçılar, oto tamircileri, postacılar…”

İçlerinden biri yazara, “Biz kahraman değiliz, sahne arkasındaydık çünkü,” diye yazmış. Sahne arkası! Sahne neler oluyordu sahi? Anlatıyorlar, hem de nasıl!

İrina Nikolayevna Zinina, er, aşçı: “Binbaşı bizi teker teker çağırıp elimizden hangi işlerin geldiğini sordu.

Biri diyor: ‘İnek sağarım.’ Diğeri: ‘Evde patates haşlardım, anneme yardım ederdim.’ Beni çağırdı: ‘Sen?’

‘Çamaşır yıkarım’. ‘İyi kızsın sen, belli. Keşke yemek pişirmesini bilseydin’. ‘Pişiririm’. Bütün gün yemek pişirirdim, gece bir gelirdim askerlerin çamaşırları birikmiş. Nöbet de tutardım. Seslenirlerdi bana: ‘Nöbetçi! Nöbetçi!’. Cevap verecek gücüm olmazdı. Ses çıkaracak halim bile kalmazdı…”

Aleksandra Semyonovna Masakovskaya, er, aşçı: “Ben hiç ateş etmedim… Askerlere lapa pişiriyordum. Bunun için madalya verdiler bana. Lafını bile etmem: Savaştım mı ki? Lapa kaynattım, asker çorbası. Kazanları, karavanaları sürüklerdim. Ağır mı ağır… Komutan, hatırlıyorum da kızardı: “Ah şu karavanaları bir tarayabilsem… Savaştan sonra nasıl çocuk doğuracaksın sen?” Bir keresinde tuttu sahiden de hepsini taradı. Kasabanın birinde daha ufak karavanalar bulmamız gerekti. Ön hattan gencecik askerler gelirdi istirahata. Zavallıcıklar, hepsi pis, perişan, bacakları, kolları donmuş.”

Mariya Stepanovna Detko, er, çamaşırcı: “Tüm savaşı çamaşır teknesinin başında geçirdim. Elde yıkardık. Astarı pamuklu ceketler, asker gömlekleri… Beyaz gömlekler, şu kamuflaj için giydikleri, kana bulanırdı, kıpkırmızı olurdu… Kurumuş kan siyahı. İlk suyla çıkaramazsın, su kırmızı ya da siyaha keser… Yensiz gömlekler, bütün göğsü açıkta bırakan delikler, paçasız pantolonlar. Gözyaşıyla yıkar, gözyaşıyla durularsın. Asker gömlekleri dağ gibi yığılır… Ceketler… Aklıma gelince bugün bile kollarım sızlar. Pamuklu ceketler kışın ağırlaşır, üzerlerindeki kan donar çünkü. Bugün de sık sık rüyama girer… Kara bir dağ şeklinde…”

Anna Zaharovna Gorlaç, er, çamaşırcı: “Bizler askerleri giydirir, kıyafetlerini yıkar ütülerdik, işte buydu kahramanlığımız. At sırtında gider, nadiren trene binerdik, atlar perperişan, Berlin’e kadar yayan gittik desem yeridir. Ne gerekiyorsa yapıyorduk işte: Yaralıların taşınmasına yardım ediyor, Dinyeper’e mermi yetiştiriyorduk çünkü araçla taşımak imkânsızdı; kucağımızda birkaç kilometre taşıyarak ulaştırıyorduk. Zeminlik kazıyor, köprü kuruyorduk… Bir keresinde etrafımız kuşatıldı; herkes gibi ben de koştum, ateş ettim. Öldürüp öldürmediğimi bilemem. Koşuyor, bir yandan da ateş ediyordum, herkes gibi. Çok az şey hatırlayabildim sanırım. Oysa ne çok şey gelmişti başıma! Hatırlarım yine… Sen yine gel…”

Natalya Muhametdinova, er, fırıncı: “Benim hikâyem kısa… Başçavuş sordu: ‘Küçük kız, kaç yaşındasın sen?’. ‘On altı, ne oldu ki?’. ‘Şöyle ki biz reşit olmayanları almıyoruz’. ‘Ne isterseniz yaparım. Ekmek bile pişiririm’. Aldılar…”

Zoya Lukyanovna Verjbitskaya, inşaat taburu manga komutanı: “Biz inşaatçıydık… Demiryolları, dubalı köprüler, kazamatlar kurardık. Cephe yanımızdaydı. Fark edilmemek için geceleri kazardık toprağı.

Ağaç keserdik. Mangamdaki kızların hemen hemen hepsi gencecikti. Birkaç erkek vardı içimizde, çatışmalara katılamayan. Ağaçları nasıl mı taşırdık? Hep birlikte kaldırır götürürdük. Koca manga bir ağacı… Ellerimizde kanlı nasırlar çıkardı… Omuzlarımızda…”

Mariya Semyonovna Kulakova, er, fırıncı: “Öğretmen okulu mezunuyum… Diplomamı aldığımda savaş başlamıştı. Atamadılar bizi. On sekizimdeydim. Bizi askerlik şubesinde topladılar, “cephe fırınlarında çalışacak kadınlara ihtiyaç var” dediler. Çok ağır bir iştir bu. Sekiz demir fırınımız vardı. Yıkılmış bir kasaba ya da şehre geldiğimizde fırınları kurardık. Fırını kurdun odun gerekir, yirmi-otuz kova su, beş çuval un. On sekizinde kızlar yetmiş kiloluk un çuvallarını taşırdık. İki kişi tutar götürürdük. Yahut kırk somun ekmeği sedyelere yüklerlerdi. Ben kaldırmazdım mesela. Gece gündüz fırın başındaydık, gece gündüz. Bir tekne yoğurur diğerine girişirdik. Bombalar yağar, biz ekmek pişirirdik…”

Yelena Nikiforovna İyevskaya, er, levazımcı: “Savaşın dört yılını tekerlek üzerinde geçirdim… Verilen adreslere gidiyordum: Şukina Çiftliği, Kojuro Çiftliği. Ön hattaki bir askerin olmazsa olmazı tütün, sigara, çakmaktaşıdır. Bunları depodan alır yola koyulurduk. Kamburumuz çıkarak taşırdık. Sipere kadar atla gidemezsin, Almanlar duyabilir. Sırtında taşıyacaksın. Kamburun çıkarak, cancağızım…”

ALEKSİYEVİÇ’İN İTİRAFI!

Birkaç sene içinde daha yüzlerce hikâyeyi not etmiş yazar Svetlana Aleksiyeviç. Savaş âlemi, bilmediği bir yönüyle gitgide daha da şaşırtmış onu. Öyle ya bu kitabı yazmaya başlayana kadar düşünmemiş, merak etmemişti; insan boyundan alçak siperlerde, çıplak toprak üzerinde, ateş başında uyumak, çizme ve kaputla gezmek, hiç gülememek, dans edememek ne demekti onlar için? Yazlık elbise giyememek? Pabuçlardan, çiçeklerden uzak düşmek… Ne de olsa yaşları 18-19’du!

Yaygın kanıya uygun olarak savaşta kadın yaşantısına yer olmadığını düşündüğünü, kadın gibi yaşamanın imkânsız, neredeyse yasak olduğunu düşündüğü itiraf ediyor Vasilyeviç. Tüm bu süreç içinde cephedeki kadınlarla yaptığı konuşmalar ve incelediği sayısız raporlar, belgeler sonucunda ise çok kısa bir süre içinde ne kadar yanıldığını anlıyor da anlıyor!

ÖLÜMÜN YANI BAŞINDA SEVMEK!

Kitabında sevgiden, insanın savaştaki yegâne kişisel tecrübesinde de söz ediyor Vasilyeviç. Konuştuğu cephedeki kadınların ölüme kıyasla sevgiden daha üstü kapalı söz etmelerinin kendisi için sürpriz olduğunu belirtiyor. Nihayet zafere ulaştıklarında; bir zamanlar onlar için barış ve savaş olarak ikiye bölünen hayat, şimdi de savaş ve zafer olarak ikiye ayrılıyordu. Yine iki farklı dünya, iki farklı yaşam. Nefret etmeyi öğrenmişlerdi, şimdi yeniden sevmeyi öğrenmeleri gerekiyordu. Unutulmuş duyguları anımsamaları. Unutulmuş kelimeleri. Savaş insanı olmaktan çıkmalıydılar… Sahi orada, ölümün yanı başında nasıldı sevgi?

Sofya Krigel, uzman çavuş, istihkâmcı: “Birinci Beyaz Rusya Cephesi’ne geldik… Yirmi yedi kız. Cepheye gitmeden önce yemin etmiştik: Aşkla meşkle işimiz olmayacak. Sağlam çıkarsak, savaştan sonra yaşayacağız yaşayacağımızı. Savaştan önce kimselerle öpüşmemiştik bile. Cephede aşk yasak gibi bir şeydi, komutanlar öğrenirse âşıklardan birini başka birliğe sevk ediyorlar, basbayağı ayırıyorlardı. Biz aşkımızı gizler, saklardık. Çocukluk yeminlerimizi tutamadık… Sevdik… Sanırım âşık olmasaydım savaştan sağ çıkamazdım. Canımı kurtardı. Aşk kurtardı beni…”

Anastasiya Leonidovna Jardetskaya, onbaşı, sıhhiyeci: “Eşim… İyi ki burada değil, işe gitti. Kesin emri var… Aşkımızdan söz etmeyi sevdiğimi biliyor… Kendime bir gecede sargı bezinden gelinlik diktiğimi anlatmayı… Kendim diktim. Bir ay boyunca sargı bezi biriktirmiştik kızlarla. Ganimetten… Gerçek bir gelinliğim olmuştu! Fotoğrafı bile var: O gelinlik ve çizmelerle; gerçi çizmeler görünmüyor ama anımsıyorum giydiğimi. Kemeri de kendime eski bir kepten çırpıştırmıştım… Şahane olmuştu.”

Mariya Selivesterovna Bojok, hemşire: “Eşimle cephede tanıştık, kur yapıyordu bana. Duymak dahi istemiyordum: ‘Hayır, olmaz, savaş bitsin o zaman konuşuruz bunları.’ Cephede evlenen bir arkadaşım vardı, demiştim ki kıza: ‘Sana çiçek vermemiş. Kur yapmamış. Hemen evleniverdin. Böyle aşk mı olur?’ Savaş bitti… Göz göze geliyor, bittiğine, hayatta kaldığımıza bir türlü inanamıyorduk. İşte şimdi yaşayacağız… Şimdi seveceğiz… Gel gör ki unutmuşuz bu işleri, beceremiyoruz.”

Cumhuriyet, 28 Ocak 2021


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar