Kalıcı Devrimci Sonuçlar Peşinde Koşmakla Reformist Gelgeç Hevesleri Ayrıştırma Zorunluluğu

Kalıcı Devrimci Sonuçlar Peşinde Koşmakla Reformist Gelgeç Hevesleri Ayrıştırma Zorunluluğu

El Yazmaları sitesinin solda ittifak arayışları konusunda farklı sol çevrelerin görüşlerini yansıtan yazı dizisine Alınteri adına ilettiğimiz görüş…

Kapitalist emperyalist sistemin yeni bir kriz içinde olduğu gerçeği bugün bizzat burjuvazi tarafından bile kabul ediliyor.

Sistemin doğasından kaynaklanan bu yapısal krizi, tarihteki benzerlerinden ayıran iki belirgin özellik var. Bunlardan birincisi, 1970 başlarından itibaren kendini hissettirmeye başlayan önceki krize “çözüm” olarak emperyalist burjuvazinin 1980’lerden sonra hayata geçirdiği neoliberalizmin yol açtığı yıkımın, biriktirdiği öfkenin, keskinleştirdiği çelişkilerin büyüklüğü. Dahası, o modelin krizi ötelemekte işe yarayan mekanizma ve uygulamalarının bugün krizi ağırlaştıran etkenlere dâhil olması. İkinci ayırt edici özellik ise, tıkanan neoliberal birikim tarzının yerine konacak yeni ve bütünlüklü bir kapitalist modelin henüz ortada görünmeyişi.

Bu iki “özel” etkenin varlığı bir taraftan krizin şiddetini ve ağırlığını artırır, ona uzatmalı/sürüncemeli bir karakter kazandırırken, diğer taraftan emperyalizm çağında kapitalist sistemin toplumsal dayanağını/kitle tabanını oluşturan orta sınıflar içinde dahi “kapitalizmden farklı” bir sistem/alternatif arayışına yol açmaktadır. 1990’ların sonlarında henüz cılız bir ses halinde olan “Başka bir dünya mümkün” arayışının 2010 sonrası dünyanın değişik yörelerinde patlak veren kitlesel öfke patlamalarına dönüşmesi bunun en açık göstergesidir.

Mevcut sistemin her açıdan tıkandığı, ekonomide olduğu gibi siyasette ve toplumsal ilişkiler alanında da hiçbir şeyin “eskisi gibi” olmadığı/gitmediği buna karşın ne burjuvazi ne de proletarya ve emekçi halklar cephesinden ortaya yeni ve güçlü bir alternatifin konulabildiği koşullarda bir büyük tehlike ve bir büyük tarihsel fırsat kendini gösterir.

Tehlike, egemen burjuvazinin esas olarak elindeki şiddet tekelini ve olanaklarını kullanarak yeni bir denge kurma -en azından stabilizasyonu sağlama- yöneliminden kaynaklanır. Bunun ülkeler bazındaki karşılığı ırkçılık ve faşizmin güç kazanması, uluslararası plandaki karşılığı ise yeni bir emperyalist savaş tehlikesinin büyümesidir.

Fırsatı ise kapitalist sistemin neden olduğu yıkım ve çürümeye, eşitsizlik, yoksullaşma, gelecek güvensizliği ve iklim felaketine tepkilerin toplam sonucu olarak “farklı bir alternatif” arayışlarının yoğunlaşması oluşturur. Bunun kendiliğinden devrimci bir dönüşüm yönelimine dönüşmeyeceğinin bilinciyle hareket edildiği takdirde bu arayışları devrim ve sosyalizm hedefine yönlendirme imkân ve olasılıkları artar.

Dünya da Türkiye de bugün hem tehlike hem de fırsat bakımından böyle kritik bir kavşaktadır.

Tayin Edici Boşluk

Hem faşizmin dünya çapında atağa kalkıp “demokrasinin beşiği/vitrini” olarak tanımlanan ülkelerde dahi kendini yeni biçim ve söylemler altında örgütleyerek tahkim ettiği, bu arada bölgesel ve genel savaş tehlikesinin büyüdüğü hem de insanlığın ve doğanın uğradığı yıkımın boyutları yanında önceki tarihsel girişimlerden çok daha ileri noktalardan işe başlayacak gelişkin bir sosyalizmi inşa etmenin nesnel koşullarının daha önce görülmedik ölçüde olgunlaştığı koşullarda devrimci bir öncüye olan ihtiyaç da büyür ve yakıcılaşır.

Ne var ki hem Türkiye özeli hem de dünya genelinde bu alanda büyük bir boşluk vardır. Günümüzdeki krizin üçüncü özgün özelliğini maalesef bu boşluk oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye solu da son 20 yıldır tarihinin en etkisiz dönemini yaşıyor. Ne işçi sınıfı ve emekçi yığınlar içinde kayda değer bir toplumsal tabana sahip ne de siyasette, sosyal ve entelektüel yaşamda herhangi bir etki ve ağırlığa sahip. Solun radikal devrimci kanadıyla reformist-liberal kanat ve bölükleri arasında bu açıdan ciddi bir farklılık yok. Niceliksel kimi farklar da toplam sonuç yanında küçük ve önemsizdir. Bu korkunç zayıflığın bir an önce aşılması tarihsel olduğu kadar da acil bir devrimci sorumluluktur.

Sınıfsız komünist topluma giden yolda devrimin örgütlenmesini ve sosyalizmi inşa hedefini samimi olarak her şeyin üzerinde tutan, bu anlamda devrimci iktidar bilinci ve hedefine sahip güçler için bu bir zorunluluktur. Onun gerekleri her türlü grupçu (ve kişisel) hırs ve hesabın üzerinde tutulmak zorundadır.

Aynı Filmi Bir Kez Daha İzleme Riski

Türkiye solunda bugüne kadarki ittifak/güç birliği girişimlerinin biri dışında hepsi, iddia ve hedeflerini gerçekleştirmek şurada dursun bunların yanına dahi yaklaşamadan dağılma ile sonuçlandı. Bu başarısızlıkların her birinin kendine özgü nedenleri olmakla birlikte hepsini kesen ortak etkenler kapsamında özellikle ikisinin altını çizmek doğru olur:

Bunlardan birincisi örgüt fetişizmi ve onun doğurduğu dar grupçu anlayış ve alışkanlıklardır. Diğeri ise bu girişimlerin pratiğe/ortak-birleşik eyleme dayalı olmak yerine tartışma ve pazarlıklar sonucu belirlenen göstermelik bir çerçeveye dayalı olarak yukardan aşağıya örgütlenen girişimler olmasıdır. Bu nedenle zaten çoğunun tabanda bir karşılığı, dolayısıyla hayatiyet ve dayanıklılığı ol(a)mamıştır.

Solda ittifak ya da güç birliği arayışı ekseninde son aylarda yeni bir dalganın kabarışına tanık oluyoruz. 12 Eylül yenilgisi ve 1989 iflasının arkasından güç kazanan Kuruçeşme toplantılarından bu yana bu konu hiç bu kadar popülerleşmemiş, bu ölçüde genellik ve yoğunluk kazanmamıştı. Bu ihtiyacı önceden görüp bilince çıkararak kendi kulvarlarında yıllar öncesinde atılmış Birleşik Mücadele Güçleri (BMG) ve Demokrasi İçin Birlik (DİB) adımları dışında görebildiğimiz kadarıyla şu an ortada 7-8 ayrı yeni girişim ya da öneri var.

Bazıları kendini salt sosyalistlerle de sınırlamadan bunların hepsi solda bir birlik, en azından dönemsel kimi hedefler temelinde orta vadeli bir güç birliği sağlama amacından hareket ettiği iddiasındalar. Lakin garabet kendisini ilkin bu noktada gösteriyor. Hem “solun birliğini” en azından iyi kötü uzun soluklu bir güç ve işbirliği arayışı içinde olduğunu iddia edip hem de 7-8 yoldan yürümenin kendisi yaman bir çelişki!

Bu elbette aradaki ideolojik-siyasi farklılıkların üzerinden atlayan bir “birlik aşkı” gerektirmiyor ama madem en azından bir güç birliği amacıyla yola çıkılıyor o zaman hiç olmazsa en yakın bulunanlarla farklılıkları gidermenin yolları denenmeden neden hemen ayrı bir bayrak açma yoluna gidiliyor sorusunu sormayı gerektiriyor.

Tek başına bu görünüm bile dar grupçu-tekkeci anlayış ve alışkanlıklar başta olmak üzere solun bu hallere düşmesinde büyük payı olan geleneksel zihniyet ve politika tarzından hâlâ kopulamadığını gösteriyor. Kopan bunca gürültüye rağmen bu günler şöyle veya böyle geçip toz-duman yatıştığında ortaya çok anlamlı (kalıcı) sonuçlar çıkmaması olasılığı bu yüzden çok yüksek. Son arayışların henüz başlangıç aşamasında “Bu işte bir terslik yok mu” sorusunu bu yüzden gündeme getirdik zaten.

Safları Belirleyen Ana Eksenlerden İlki

Hadi aklın kötümserliğini bir kenara bırakıp kendimizi iradenin iyimserliğini kuşanmaya zorlayalım (ki tarihin şu kesitinde iradi sağlamlık, ondan kaynaklanan iyimserlik ve ısrara çok ihtiyacımız var), o zaman bugün karşımızdaki tabloyu şöyle sadeleştirebiliriz: Adına ne denirse densin ortadaki ittifak arayışları (ve mevcut örnekler) iki ana eksen etrafında şekilleniyor.

Birinci kategoridekiler, olup olmayacağı ya da hangi koşullarda nasıl olacağı da bir yana ne zaman olacağı belirsiz bir seçime endeksli arayışlar. Gerçi içlerinden bazıları “Biz seçim hesabıyla hareket etmiyoruz, daha ötesini amaçlıyoruz” diye yemin billah ediyorlar ama “neden şimdi, solda birlik/güç birliği ihtiyacı yeni mi ortaya çıktı, daha önce neredeydiniz” sorusunu sormak bile bu yeminlerin tek ayak üzerinde edildiğini görmek için yeterli.

Bu açıdan TİP, içlerinde görece en açık sözlü davrananı. “Üçüncü İttifak” olarak tanımladıkları arayışlarının hedefini net bir dille ortaya koyuyor: Halkın siyaseten özneleşmesinin tek yolu ve zemini sanki seçimler ve meclismiş gibi “Parlamentoda Türkiye’nin toplumsal mücadele dinamiklerinin sözcülerinden, temsilcilerinden, militanlarından oluşan sol/sosyalist bir grup kurmak”.

HDP yönetimine hâkim olan zihniyet de onların bıraktıkları boşlukları Edirne zindanından yayınladığı mesajlarla kapatmaya çalışan Selahattin Demirtaş da seçim-sandık odaklı bir yaklaşıma sahipler.

Muhayyel bir seçime endeksli arayışların asıl ortak özelliğini reformist bir karakter taşımaları oluşturuyor. İster “güçlendirilmiş parlamenter sistem” projesi biçimini alsın isterse -devletin hangi sınıfın elinde olduğu gerçeğinden soyutlanmış olarak- 1930’lardan mülhem bir “kamuculuk” edebiyatını öne çıkarsın aralarındaki vurgu ve söylem farklılıklarına karşın önerilen strateji ve programların ufku sistemin restorasyonuyla sınırlı.

Bir zamanlar “tarihin sonu” olarak gösterilen neoliberal birikim modelinin sadece ekonomik değil siyasi model ve ideolojik hegemonya yönlerinden de duvara tosladığı bir tarihsel kesitte tekelci burjuvazi dahi yeni bir total model arayışı içindeyken hangi keskin söylemler altında pazarlanmaya çalışılırsa çalışılsın ömrünü çoktan doldurmuş bir sistemin şurasını burasını elden geçirip revize etmeye dayalı bütün projeler öz olarak reformizmin daniskasıdır. Bir de bu restorasyonun -hem de günümüz Türkiye’sinde- sandığa dayalı olarak seçimlerde elde edilecek sonuçlar yoluyla gerçekleştirilebileceği yanılsaması -Marksist literatürdeki tanımla- parlamenter budalalıktan başka bir şey değildir.

Bu açıdan ikinci kategoriyi ise sistemi dolaysızca hedef alan somut talepler temelinde sınıf ve kitle hareketinin yükseltilmesini esas alan devrimci yaklaşım oluşturuyor. Bu cenah da tabii homojen değil ama bu kategoride yer alanların ortak özelliğini, solun toplumsal ve siyasal yaşamda etkili bir konuma gelebilmesi için bugün yakalanması gereken tayin edici halkayı sandıkla sınırlamamak oluşturuyor.

Marksizm’in lâfzı konusunda bilgi satmaya meraklı olanlar da dâhil sandıktan başka kuş tanımayan reformist cenahın fanatikleri bunu hemen “siyasete uzaklık”, “soyut solcu lafazanlık”, “dogmatik keskinlik” vb. olarak damgalama meraklısıdır. Gerçi onlara bu konuda malzeme sunan “eli kulağında bir devrim” beklentisi içinde olanlar da vardır ama bu kampta yer alanların hemen hepsinin zamanı geldiğinde seçimler konusunda da somut bir tutum ve politika belirlemeyeceklerini kim söylemektedir? Bugünkü farklılık ve tartışma, seçimi ve sandığı hem de bugünden esas alan bir strateji mi izleyeceğiz yoksa önceliğimizi militan ve birleşik bir işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketini adım adım örgütlemeye çalışmak mı oluşturmalı noktasındadır.

Kaldı ki demagoji konusu yapılan “hemen devrim” tek yanlılığın karşı kutbunu oluşturan bir hayalcilikle şimdiden “yarın seçim” havasına girerek solun bütün mesaisini, dikkat ve enerjisini buna hazırlık üzerine yoğunlaştırmasını önermenin, solu ve toplumsal muhalefeti uyuşturup yozlaştırıcı etkisi ilkinden çok daha büyük ve zararlıdır.

Andığımız devrimci yaklaşım kendisini -bizce- eksik hatta hatalı bir tanımla “sokağı esas almak” şeklinde tanımlıyor fakat kapitalizmi ve burjuvazinin sınıf iktidarını hedefleyen devrimci bir yaklaşım sahibi olduğumuz iddiasındaysak eğer, bu muğlak “sokak” edebiyatının yerine “sokağı” sınıf mücadelesinin somut temel biçimleri olarak grev, genel grev, genel direniş, militan kitle gösterileri, boykot, işgal vb. şeklinde adını koyarak tanımlamak gerekiyor.

Bu basit bir tanımlama sorunu olarak görülmemeli. Neoliberal dönemde sınıf gerçeğinden ve sınıftan kaçışın gerekçesi haline getirilen sendikal ve siyasal anlayışların lekelerinden arınmak gibi ideolojik bir boyut ve öneme sahip. Başka bir anlatımla, proletarya ve ezilenlerin tarihsel mücadele biçimlerini adlı adınca anarak huzursuzluk ve arayış içindeki emekçi yığınların görüş alanına taşınması sınıfı ve kitle militanlığını esas almanın doğal bir parçası ve gereğidir. Ek olarak bu netlik, bu biçimleri uzun zamandır unutmuş öncüleri de sarsıp faaliyetlerinde bu biçimleri pratikleştirme yönelimini esas almaya zorlayan bir işlev görecektir.  

İkinci Yarılma Ekseni

Yakında olacağı zannedilen bir seçim beklentisinden hareketle solda ittifak arayışlarının ikinci ana eksenini Kürt hareketine karşı yaklaşım oluşturuyor. İlk eksenden (devrimcilik-reformculuk) farklı olarak bu konudaki saflaşma daha belirgin. Dahası garp cephesinde değişen bir şey yok. Aynılar aynı yerde.

İktidarın “Kürt açılımı” aldatmacası melteminin estiği günlerde KESK ve bağlı sendikalar başta olmak üzere demokratik kitle örgütlerinde hatta parlamento seçimlerinde dahi Kürtlerle kol kola girip onlarla aynı listelerde boy göstermekte beis görmeyenlerin şovenizm fırtınasının tekrar esmeye başlamasından bu yana Kürtlerle yan yana görünmekten kaçar hale geldikleri bilinen bir olgu. Bir süre önce Alınteri’nde de dile getirdiğimiz gibi:

Ne zaman Kürtlerle Türkiyeli devrimci-demokrat güç ve dinamiklerin yan yana geldikleri taktirde siyasal ve toplumsal süreçlerin seyrini etkileyip değiştirebilecekleri bir konjonktür belirse bunların tepkime biçimleri değişmiyor. Sırf Kürtlerle yan yana gelmemek için apar topar ayrı bir odak inşasına yöneliyorlar. Bahane olarak da ‘sosyalizmi hedefleyen sınıf devrimciliği’ iddiasının arkasına saklanıyorlar. Şimdi aynı aktörler, aynı filmi, aynı beylik söylemlerle yeniden sahneleme peşindeler.”[1]

Bu cephenin kararlı temsilcilerini 2015’te olduğu gibi bugün de TKP ve Sol Parti oluşturuyor. EMEP anlaşılan hâlâ ortada. 2015’te olduğu gibi bu kez de yine iki sandalyeye birden oturmanın peşinde, ne yardan vazgeçebiliyor ne de serden.

Yalnız “HDP’siz bir ittifak” peşinde koşanların bu sefer ileri sürdükleri gerekçeler hakikaten çok komik. Bunlardan ilki, “Türkiye’de sosyalist hareketin bağımsız, başka büyük güçlere sığınmadan, onların gölgesinden kurtularak ayağa kalkması gerektiğini (düşünmeleriymiş)” (TKP Genel Sekreteri K. Okuyan’ın 27 Kasım günü Gazete Duvar sitesinde yayınlanan söyleşisinden). Kendi gücüne güveni esas alan böyle onurlu bir duruşa normalde hiçbir devrimci karşı çıkmaz. Bırakalım devrimciliği-sosyalistliği, kendisine saygısı olan hiçbir siyasi yapı başkalarının gölgesine sığınarak “güç” olmayı düşünmez. Yalnız daha dün denilebilecek kadar kısa bir süre önce yani 2019 yerel seçimlerinde vitrin süsü olarak CHP listelerinde boy göstermeyi içine sindirebilenlerin ağzına yakışmıyor bu onurlu duruş, kişilik, siyasi karakter söylemleri.

Kürtlerden uzak durma ısrarının ikinci gerekçesi neymiş? Selahattin Demirtaş’ın bazı demeçleri. “Üslup olarak bizi rahatsız eden şeyler var” diyor Okuyan ve örnekler veriyor: “Öz hakiki sol gibi kavramlar geçiyor. ‘Beni de solcu görmüyorlar’ falan diye”. Başka? “Örneğin ‘Türkiye solu birleşse, kendi grubunu kursa, kurulacak yeni hükümette bürokraside yer tutsa’ gibi söylemler var.”

Bahanelerin ucuzluğu karşısında insan ne diyeceğini gerçekten şaşırıyor!

“…Tamam, o demeçlerin bazılarına -sadece onlara da değil HDP yönetiminin açıkladığı Tutum Belgesi’ne, izlediği ittifak politikası ve seçim stratejisine, vd.- bizim de eleştirilerimiz var. Dahası, Kürt özgürlük hareketi adına örneğin Rojava’da ABD ile kurulan ilişkiler başta olmak üzere kendi gücüne güvenmeyi esas alan tutarlı devrimci bir tutumla bağdaşmaz gördüğümüz kimi politika ve tutumları yanlış ve tehlikeli buluyoruz. Farklılıklarımız, kaygılarımız ve eleştirilerimiz bağlamında daha çok şey sayabiliriz.

Fakat tüm bunlar, Türkiye’de bırakalım sosyalist ya da demokratik karakterde bir devrimi, emekten ve ezilenlerden yana sonuç alıcı militan bir demokrasi mücadelesi yürütebilmek için bile Kürt halk hareketiyle Türkiye’deki ilerici dinamikler arasında sabırla örülüp ısrar ve inatla sürdürülmesi gereken bir iş ve güç birliği mecburiyetini ortada kaldırır mı? Yanlış bulduğumuz politika ve tutumların eleştirisi, bu iki emekçi halkın mücadelesi arasındaki karşılıklı bağımlılığı yok saymanın, onu esas almak yerine ayrılıkları öne çıkarıp ısrarla uzak durmanın gerekçesi haline getirilebilir mi?..” (Alınteri, a.g.y.)

Getirilebiliyormuş demek ki. Lakin bugünün Türkiye’sinde ezen ulusa mensup sosyalistler ve devrimciler içinde Leninist karakterde devrimci enternasyonalist bir tutumla sosyalizmi esas almak, sınıf devrimciliği ya da anti-emperyalizm maskelerinin arkasına gizlenmeye çalışan sosyal şovenizm arasındaki ayrım tam da bu noktada, bu sorulara verilen yanıtlarda cisimleşiyor.

İç İçe Örülmesi Gereken Halkalar

Sosyalist hareketin toplumsal ve siyasal etki ve ağırlığının artması gibi bir amaç peşindeysek, öncelikle bunu tepede diplomatik girişimler aracılığıyla çözülecek tek ayaklı nafile bir çaba düzleminden çıkarmamız gerekir. Kaldı ki kendinde bir şey olarak “sosyalistlerin birliği” gibi bir amaç gütmek -özellikle de günümüz Türkiye’sinde- çok doğru ve sağlıklı bir yönelim sayılmaz. Bu aslında araçları amaçlaştıran “örgüt fetişizmi”nin biraz daha geniş versiyonundan başka bir şey değildir.

Eğer asıl derdimiz devrimci sosyalist solu bu cılız ve “etkisiz eleman” konumundan çıkarmakla kalmayıp bütün toplumsal muhalefet dinamiklerinin ne dediğini merak edip sesine kulak verdiği, politika ve taktiklerini benimsediği, pratiğine saygı duyduğu devrimci bir öncü konumuna yükseltmekse o zaman üç düzlemde birbirine paralel, daha doğrusu iç içe örülen halkalar şeklinde bir birliktelik inşası düşlemek, buna uygun bir stratejik hat izlemek gerekiyor.

Bunlardan ilki elbette mevcut devrimci sosyalist güçler arasında bir yakınlaşma ve güç birliğinin kurulup geliştirilmesi, ikinci halka devrimci sosyalist hareketle işçi sınıfı hareketinin birleşip kaynaşmasının sağlanması, üçüncü halka ise işçi sınıfı hareketiyle diğer toplumsal muhalefet dinamikleri arasında devrimci sosyalist hareketin ön ayak olduğu bir yakınlaşma ve birleşik hareketin örgütlenmesidir.

Başka bir anlatımla, Marksist hareket ve demokratik devrimlerin tarihinde parti ve cephe örgütlenmesinin yolu olarak genellikle aşamalı biçimde karşımıza çıkan süreçlerin, günümüz Türkiye’si koşullarında birleşik bir süreç olarak ele alınıp örgütlenmesi şeklinde de anlatabiliriz meramımızı. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de sınıfsal ve diğer toplumsal çelişkilerin alabildiğine keskinleştiği bugünkü toplumsallaşmış rejim krizi koşullarında devrimci bir öncü yokluğunun içerdiği risk ve tehlikelerin büyüklüğü bu zafiyeti bir an önce gidererek birleşik bir devrimi örgütleme konusunda elimizi çabuk tutmanın zorunluluğunu ve aciliyetini dayatıyor.

İşin kötüsü, ne devrimci sosyalist kampta diğerlerini peşine takıp sürükleyecek güç ve etkinlikte öne çıkmış bir odak var ortada ne de hem diğer toplumsal muhalefet dinamiklerini kendi etrafında mevzilenmeye çekecek hem de devrimci sosyalist hareketi motive ederek kendisiyle buluşmaya zorlayacak güçte bir işçi sınıfı hareketi var. Onun için, Marksist hareketin tarihindeki parti ve cephe inşası modellerinden farklı bir yol bulup açmamız gerekiyor.

Bu boşlukların bir an önce kapatılmasını hızlandıracak bir odağın sivrilip çekim gücü kazanması ancak zaman (ve en önemlisi devrimci pratik) içinde giderilebilir türden farklılıkları olanların bir araya gelişleri ekseninde mümkün. Bu doğrultuda samimi bir adımın atılması dahi bir çekim gücüne sahip. Bir de bunu ilk haliyle bırakmayıp hem sınıfla sosyalist hareket arasındaki kopukluğun giderilmesinde bir kaldıraç hem de işçi sınıfı hareketiyle diğer toplumsal muhalefet dinamikleri arasında emek eksenli bir yakınlaşma ve birleşik mücadelenin katalizörü haline getirmek her üç düzlemde de sıçramalı bir gelişme imkânının yakalanmasını sağlayacaktır. Çünkü bunların her biri birbirini besleyip büyütme potansiyeline sahip. Birinde ileriye doğru atılacak her olumlu adım diğerlerini de motive edip hızlandırıcı bir işlev görebilir.

Dolayısıyla adına ister “Üçüncü Yol” densin, ister “Sosyalistlerin Birliği” olarak ya da başka türlü tanımlansın son zamanlarda tekrar gündemleşen güç birliği-ittifak arayışlarını bu eksen ışığında değerlendirmek gerekiyor. Her şeyden önce kalıcı sonuçlar elde etmeyi amaçlayan uzun vadeli ve devrimci olan ile seçim-sandık eksenli reformist karakterde gel geç arayışlar arasındaki sınır çizgisi buradan geçiyor.

[1]http://gazete.alinteri2.com/kabak-tadi-verdi

El Yazmaları


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar