Kara Delik

Kara Delik

Hangi ülkede olursa olsun günümüz dünyasında solculuk-devrimcilik iddiasını taşıyan her muhalif örgütlenme ya da çıkış her şeyden önce toplumsal bir devrimciliği esas almak zorundadır. Bu sadece uzun vadeli programatik hedefler bakımından değil dönemsel ve güncel taktik politikalar açısından da geçerli bir zorunluluktur.

Türkiye’nin, ağır bir kriz girdabı içinde debelendiği aklı başında herkesin görüp kabul ettiği bir gerçek. 

Gerçi kimileri bunu sadece ekonomik bir kriz ve ona eklenen yönetememe krizi sınırları içinde ele alıyor. Fakat yaşanan kriz, kapsam ve ağırlık bakımından çok daha geniş ve katmanlı. Herhangi bir ekonomik ve siyasi krizden farklı olarak bu bir sistem krizi. Biraz daha açık bir tanımla “toplumsallaşmış bir rejim krizi”. 

Yani tıkanan ne sadece ekonomi ne sadece iç ve dış siyaset. Bu arada iktidarın güç kaybetmesi, buna karşın ortada toplumun geniş kesimlerini elektriklendirip arkasından sürükleyen etkili bir muhalefetin olmayışından vb. ibaret. Bu yönleri de içeren ama bundan daha fazlası olarak sosyal, kültürel, ahlaki vd. yönlerden de ne her şeyin eskisi gibi olabildiği ne de yerlerine yenilerinin konulabildiği bir amorflaşma yaşanıyor.  

Bu akışkanlık daha doğrusu şekilsizleşmenin bir yönünü çürüme oluşturuyor. Sadece bir benzetme olarak değil kelimenin sözlük anlamıyla da her şey çürüyor, en başta da insanlık/insanlığımız ölüyor. Düne kadar akıllardan geçmesi bile utanılacak bir durum olarak ayıplanıp kınanan tutum ve davranışlar dahi olağanlaşıp kanıksanır hale geliyor.  

Fakat buna hemen bitişik olarak bu akıntıya kapılmamakla kalmayıp onu da tersine çevirecek bir arayış hali var. Bu açıdan da düne kadar ihtimal dahi verilmeyen tutum ve gelişmelerle karşılaşıyoruz. 

Rejimin bütün baskılarına, saldırı ve terörüne rağmen yıllardan beri baş eğdiremediği Kürt halk dinamiği ile kadın hareketi bu kategorinin dışında zaten. Onların sistem karşıtı duruşlarında bir süreklilik var. Ama yıllardan beri “toplumsal konulara duyarsız, bencil, sorumsuz, apolitik” vb. olarak yaftalanan gençlik dinamiğinin, hem de Boğaziçi gibi en elit üniversitelerden birinde topluma cesaret ve umut aşılayan bu kadar kararlı ve inatçı bir direniş sergileyeceğine kim ihtimal verirdi?.. Gençliğin bu hareketlenmesine şimdi “Barınamayanlar” hareketi eklendi. 

Aynı şey işçi hareketindeki kıpırtıların artışı için de söylenebilir; neoliberal açgözlülüğün göz diktiği yaşam alanlarını savunmak için 80 yaşındaki ninelerin dahi üzerlerine gönderilen jandarma-polis sürülerinin karşısına sopasıyla dikildiği çevre direnişleri için de. 

Toplumdaki huzursuzluk ve çözüm arayışlarını seçim beklentisine sokarak uyuşturmak gibi bir rol de oynamaya başlayan kamuoyu yoklamalarındaki kararsız seçmenlerin yüksekliği bile tereddüdün ötesinde bir anlam içeriyor. Bu kararsızlık hali de pasif bir arayışın, daha doğrusu bir beklentinin dışavurumu aslında. 

Peki neyi bekliyor bu toplumsal kesimler? Daha doğrusu insanlar neyin arayışı içindeler?.. 

En azından yakıcı sorunlarına çözüm olacağı güvenini ve heyecanını duyacakları, arkasından gitmeye, uğruna bazı bedeller ödemeye değer bulacakları bir gelecek vizyonu, izlenecek bir yol haritası, siyasi literatürdeki adıyla  somut dönemsel bir program. 

Salt “Tayyip karşıtlığı”, en fazla güçlendirilmiş parlamenter sistem ya da yeni bir Anayasa önerisi gibi siyasal bir restorasyon programıyla karşılanabilir mi bu ihtiyaç ve beklenti?.. 

Daha da kötüsü seçime endeksli bir strateji ile yetinilebilir mi?.. 

Bu iki soru aslında günümüz Türkiyesi’nde hangi sınırlar içinde, ne kadar muhalif olunduğunun ölçütünü de içlerinde taşır. Başka bir anlatımla sadece mevcut iktidara mı yoksa onu da içerecek şekilde mevcut düzene (kapitalizme) mi karşı olduğunuzu gösterir. 

Özellikle de sol-sosyalist olduğunu iddia eden politik güç ve aktörler açısından ilki yani sadece AKP-MHP-Ergenekon faşist blokunun iktidardan indirilmesiyle sınırlı bir muhalefet anlayışı, bu yönüyle muhalif bir özellik taşımakla birlikte özde sistem içi bir restorasyon sınırları içinde kalan dar siyasal bir muhalefet anlamına gelir. 

Bunun devrimci literatürdeki karşılığı reformizmdir, düzeltilmiş kapitalizm yandaşlığıdır. Kapitalist sistemin dünya çapında duvara toslayıp ömrünü uzatmanın yeni yollarını aradığı bir tarihsel kesitte -isterse çok keskin bir demokratizm hatta anti-faşizm biçimine bürünsün- hiçbir cila ya da söz oyunu bu özün üstünü örtemez. Bu ufuk darlığı, sistemin dünya-tarihsel genel krizini gözden kaçırması yönüyle de siyasal dar görüşlülüğün daniskasıdır.  

Hangi ülkede olursa olsun günümüz dünyasında solculuk-devrimcilik iddiasını taşıyan her muhalif örgütlenme ya da çıkış her şeyden önce toplumsal bir devrimciliği esas almak zorundadır. Bu sadece uzun vadeli programatik hedefler bakımından değil dönemsel ve güncel taktik politikalar açısından da geçerli bir zorunluluktur. 

Dar bir siyasal devrimcilikten farklı olarak toplumsal bir devrimcilik, kapitalizmin posasını çıkardığı, iliğine kadar sömürdüğü yetmezmiş gibi yokluğa ve yoksunluğa sürükleyerek insanlıktan çıkardığı, gelecek umutlarını ellerinden almakla kalmayıp çoğuna artık “çöp” gözüyle baktığı emekçilerin yaşamlarına değmek zorundadır. Sadece söylemleriyle değil politikalarını belirlerken esas aldığı ve öne çıkardığı taleplerle, bunlar için yürütülen mücadelede sergilediği öncü tutum, tutarlılık ve samimiyetiyle  kendisine en uzak ve yabancı kesimlerin dahi ilgisini, sempati ve güvenini kazanmak zorundadır. 

Bu zorunluluk, doğası gereği çok net bir sistem/kapitalizm karşıtlığı gerektirir. Bu karşıtlığın ete kemiğe büründüğü somut dönemsel ve güncel politika ve taktikler gerektirir. 

Günümüzün bu gerçeği çıplak gözle görülecek kadar açık hale geldiği halde bu uyarı ve alt çizmeler, geleneksel politika erbabına “maksimalist  (en çokçuluk) bir tutum”, “çocuksu bir radikallik”, “devrimci keskinlik” vb. olarak görünür. Böylelerinin “yüksek politika” anlayışına göre bugün her şeyden önce “iktidar karşıtı en geniş güçlerin bir araya gelişi” esas alınmalıdır. Tabii ki bunun tabandan da önce karar verici konumlarda olanlar arasında “yukarlarda bir yerlerde” kotarılması gerekir. 

Öte yandan, bu geniş birlikteliği sağlayabilmek için ayrılık noktalarını öne çıkarmaktan kaçınılmalı, ortaklaşma ihtimali yüksek talep ve programlarla yetinilmeli, herkes yan yana gelmeye çalıştıklarının çizgi ve hassasiyetlerini dikkate alan bir esneklikle hareket etmelidir. Devrimci açıdan bunun politik anlamı “iktidarsızlık”tır, başkalarının peşinden koşmaya açık ve hazır kuyrukçuluktur. Süreç içinde kendisine de yabancılaşmaya yol açacak bir sürüklenme halidir.  

Günümüz Türkiyesi’nde ufkunu Erdoğan ve AKP-MHP karşıtlığıyla sınırlamak düzen sınırları içinde kalan burjuva liberal bir siyaset ve muhalefet anlamına gelir. Ve her kim bu sınırlar içinde kalmakta ısrarlı olursa burjuva düzen muhalefetinin kuyruğu, eklentisi, uydusu olmaktan öteye geçemez. 

Arada bir düzlem, daha doğru tanımla nitelik farklılığı olmadığı/yaratılmadığı/yaratılmış olan titizlikle korunmadığı sürece, aynı zeminde yer alanlar içinde kim daha fazla güce ve olanağa, kökleşmiş kurumsal bir yapıya ve geleneklere, dahası burjuvazinin ve emperyalist sermaye çevrelerinin desteğine sahipse kendisinden daha zayıf-cılız olanları peşinden sürükleyip yörüngesinde tutma gücü ve olanaklarına da daha fazla sahip demektir. Bu bağlam içinde, aynı (ortak) zeminde olunduğu sürece görece daha solda veya sağda olmak arasındaki fark niteliksel olmaktan çok niceliksel bir farklılık anlamına gelir. 

Dünyada sınıf mücadeleleri tarihinin gösterdiği temel yasalardan biri de şudur: Toplumların yol ayrımında bulundukları kritik kavşaklarda her sınıf ve onu/onları temsil iddiasında olan güçler her şeyden önce “kendileri” olmak zorundadır. Bütünüyle yön verebilecek bir güçten yoksun oldukları durumlarda bile süreçlerin akışına kendi tarihsel amaçları doğrultusunda etkide bulunabilmelerinin ilk ve tayin edici koşulu budur. 

Bu “bağımsız duruş”un hakkını verdikleri sürece -özellikle de bugünkü gibi kriz kesitlerinde- sıçramalı bir gelişme şansına da sahiptirler. Ama bu tayin edici özellik yoksa ya da ilkesiz taktik yaklaşımların cazibesine -ve konformizmine- kapılınarak ondan uzaklaşma yoluna girilmişse ayağa kadar gelen fırsatların kaçırılması bile mümkün hatta kaçınılmaz olur. HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası sergilediği aymazlık bu açıdan sık sık hatırlanması gereken tarihsel bir ders özelliğine sahiptir.  

Sınıf mücadelesinin değindiğimiz yasası, belirli bir tarihsel kesitte genel anlamda muhalefet zemininde yer alan düzen içi muhalefetle düzeni de hedef alan devrimci radikal muhalefet arasındaki ilişkiler açısından da geçerli ve yol göstericidir. Düzenin restorasyonunu amaçlayan burjuva liberal muhalefet ister sosyal demokrat ister anayasacı demokrat isterse “sosyalist” kılık altında kendini göstersin onu kendi sınırları içinde daha radikal tutumlar almaya, yani kendi sol’una itecek olan sınıf hareketi ve devrimci hareketin basıncıdır. Eğer ortada böyle bir basınç yoksa ya da zayıfsa, dahası hiç olmazsa bu misyonun hakkını vermesi gereken devrimci radikal güçler politika ve taktikleriyle bu basıncı yaratamazlarsa bu kez liberalizmin radikal güçleri de peşinden sürükleyeceği büyük bir kara delik çıkar ortaya. 

Bugün bu kara delik çok büyüktür. Dahası HDP’de etkin olan anlayış başta olmak üzere kendilerini solda gören hatta sosyalist olarak tanımlayan örgüt ve çevrelerin önemli bir bölümü bu kara deliğin içinde eriyip kaybolmaya dünden hazır hatta “en geniş güçlerin birliği” ya da “akılcı politikalar” adına başkalarını da bu yola çekme çabası içindeler. 

Bu dalgaya göğüs germek gerekir!..


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar