Kaynamanın farkında mıyız?

Kaynamanın farkında mıyız?

Ermenekli madencilerin eşleri gibi bugün Hendek’te çığlıklaşan işçi eşleri, kardeşleri de yaklaşan fırtınanın habercisiydiler sanki. Engel tanımayan bir nehir gibi konuşuyorlardı, biri biterken öteki başlıyor… Biri soğutmamışken acısını diğerininki sahne alıyor. Aynı acı eziyor hepsini çünkü, aynı yoksunluk, aynı insan yerine konulmayış…

Leyla Sander

Tencere ya da çaydanlıktaki su kaynamaya yaklaştığında nasıl önce kabarcıklar vurursa yüzeye, son haftalarda ardı ardına gelen toplumsal kaynama kabarcıklarının ne kadar çoğaldığının ve hiç umulmadık kesimlere kadar nasıl yayıldığının farkında mısınız?

Önce Soma ve Ermenek madencilerinin öfkesi olarak çıktı karşımıza, sonra bunlara metal işçilerinin, Simbo işçilerinin, Baldur işçilerinin, Migros ve PTT işçilerinin, Ekmekçioğlu işçilerinin direnişleri eklendi. Kadınların son yıllarda yatışmayan öfkesi bu kez Aylin, Feyzanur ve Sevgi Tekin’in katledilmeleri üzerine kendini konuşturdu. Derken Boğaziçi öğrencilerinin kayyum rektör yanında polis terörüne de pabuç bırakmayan öfke patlamasıyla karşılaştık. Ve giderek çoğalan bu kabarcıklara bugün Sakarya Hendek’ten yükselen isyan çığlıkları eklendi.

Onlarca kadın toplanmış, herbiri susturulamayan bir öfkeyle konuşuyor.

Hem de “türbanlı” kadınlar, kimilerinin inançlarını sömürerek iktidar basamağı haline getirdiği, onlarla yarışa çıkan kimilerinin de tıpkı onlar gibi “vitrin süsü” olarak kullandığı kadınlar.

Dünyanın bütün toplumsal isyanlarında öne atılan kadınlar çıkar karşımıza. Zaten eğer kadın dinamiği harekete geçmişse arkası gelecek demektir.

Ermenekli madencilerin eşleri gibi bugün Hendek’te çığlıklaşan işçi eşleri, kardeşleri de yaklaşan fırtınanın habercisiydiler sanki. Engel tanımayan bir nehir gibi konuşuyorlar, biri biterken öteki başlıyor… Biri soğutmamışken acısını diğerininki sahne alıyor. Aynı acı eziyor hepsini çünkü, aynı yoksunluk, aynı insan yerine konulmayış…

Başka bir ülkeden değil onlar, yabancı bir dilde konuşmuyorlar. Herkesin anladıkları sözcüklerle dile getiriyorlar açlıklarını! Adalet diyorlar, zengin yoksul diyorlar, parası olanla olmayanın yaşadığı muazzam uçurumu tanımlıyorlar. Emek sermaye çelişkisinin, bu iki dünya arasındaki derin uçurum ve uzlaşmazlığın ete kemiğe bürünmüş suretleri olarak inletiyorlar ortalığı… Tıpkı Şubat Devrimi’ni tetikleyen ekmek isyanlarında öne çıkan kadınlar gibi onlar…

Sanki Polonya’dan sesleniyorlar, Arjantin’den… Bedenlerine de kimliklerine de sahip çıkıyorlar. Çağlar boyu bastırılmış, katledilmiş, köleliğe koşulmuş işçi kadınların öfkesiyle çağlıyorlar. Hem sınıf hem de cins olarak hedef oldukları katmerli baskı ve horlanmanın birikmiş öfkesini dile getiriyorlar.

Kardeşimi kaç parça aldım ben, kaç parça?..” diye soruyor Sakarya Hendek’te Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası’ndaki iş cinayetinde kardeşini kaybetmiş olan; “Hepsinin hesabını soracağız!” diye ekliyor.

Bu önüne geçilmez öfke, bu dizginsiz sömürüden, işçiye emekçiye kuru ekmeği bile çok gören kibirden, yaptıklarının yanlarına kar kalacağı pervasızlığıyla ölçü sınır tanımayan zorbalıktan bezmiş, açlık ve sefaletten yorgun düşmüş herkesi çağırıyor! Dayanışmadan, örgütlenmeden eylemden bahsetmiyor belki ama aslında tam da bunu söylüyor.

Karşı çıkan herkes gibi kendisini susturmak isteyen devlet zorbalığına pabuç bırakmıyor, sözünü söylüyor. Herkes adına konuşuyor, herkes için haykırıyor, sessizlerin sesi oluyor: “Türkiye duyacak dünya duyacak! Parası olan kazanmayacak, 3 kuruş için fabrikada kölelik yapan kazanacak! Parası olan 3 gün yatıp çıkmayacak! 6 aydır yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Kardeşimi kaç parça aldım ben burdan. Dikip önüme koydular. 10 kişiyle duruşma yapıyorlar. Kabul etmiyorum!

İş cinayetleriyle kadın cinayetleri yarışırken bu kaçıncı feryat, kaçıncı hesap soran haykırış? Seslerine kulak verilmeyen yığınların sanki bir ağızdan söylemek istedikleri dile geliyor çığlık çığlığa. Bugün bütün mesele bu çığlıkları duymakta değil, bu çığlık derelerinin birbirleriyle buluşmasını sağlamakta. Bunun önüne düşüp yolunu yordamını bulmakta!

Kopya kağıdı konulmuş gibi birbirinin aynısı bu hayatlar, bu ölümler. Milyonlar kapıda iş beklerken, ucuz işgücü bolluğundan geçilmezken bir kilo çaya, yağa, oduna ve kömüre tamah edilmesini kader haline getirmek kolay sanıyorlar.

Somalı, Ermenekli madenciler hiçbir çareleri kalmayıp Ankara’ya yürüdüklerinde yolları kesilip yaka paça gözaltına alındıklarında sendika örgütlenme uzmanı “Öyle mi alay komutanı…” diye gürlemişti: “Sanki hırsızlığı, namussuzluğu, arsızlığı biz yapmışız gibi hesabı bizden sormaya çalışıyor devlet. Bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet gücünü bizde sınayacak. Öyle mi alay komutanı? Burdayız biz. Şimdi bize güç göstereceksiniz ha! Ve biz bu güçten korkacağız öyle mi? Vallahi de korkmuyoruz, billahi de korkmuyoruz sizden!

İşte bu duruşu, bu sesleri dinlemekle ve alkışlamakla yetinmeyip çoğaltmakta, yaymakta, büyütmekte düğümleniyor bütün mesele!

İşte yine aynı isyanı dile getiriyor kadınlar. Korku yok, kaybedecekleri bir şey de yok! Şimdi sözler silah olmuş, içlerde kabaran isyanı ateşlemeye yöneliyor. Hepimizin burasına kadar gelip de söyleyemediğimiz cümleler bunlar. Eksiği var fazlası yok, ömür boyu köleliğe isyan bu!

Patronlar ve kölece koşullarda çalıştırılan işçiler, pandemide ölesiye çalıştırılan sağlıkçılar, iş cinayetleriyle bizden koparılıp alınan, duruşmalarını bile izleyemediğimiz kardeşlerimiz, evlatlarımız…

Hakkımız için ayağa kalktığımızda gücünü bizim üstümüzde deneyen devlet, patronlara kıyak, teşvik ve talan imkanları!..

Yeter artık, yok öyle yağma!

Ne söz uçar artık, ne bu öfkeli kadınlar unutulur!

Su içten içe fokurduyor. Kaynamayı yansıtan kabarcıklar günden güne çoğalıyor. Tarih hepimizin önüne “neredeydin” ve “ne yaptın” sorularını getirip koyuyor!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar