Kolektif eylemin gücü ve imkanı

Kolektif eylemin gücü ve imkanı

Devrimci bir proje tasarlayabilmek, yani bugünü tasarlanmış bir geleceğe göre dönüştürmeye yönelik, üzerinde iyi düşünülmüş bir niyete sahip olabilmek için, bugüne bir nebze de olsa bir yerinden tutunmak gerekir. Mesaj basittir: Herkes gereksizleşebilir ya da herkesin yerini başka biri alabilir; dolayısıyla herkes yaralanmaya açıktır ve şu anda ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, her türlü toplumsal mevki uzun vadede istikrarsızdır; imtiyazlar bile kırılgandır ve tehdit altındadır.

Gelecek için tasarılar yapma yeteneği, rasyonel olduğu düşünülen her türlü davranışın koşuludur… Devrimci bir proje tasarlayabilmek, yani bugünü tasarlanmış bir geleceğe göre dönüştürmeye yönelik, üzerinde iyi düşünülmüş bir niyete sahip olabilmek için, bugüne bir nebze de olsa bir yerinden tutunmak gerekir.

Mesaj basittir: Herkes gereksizleşebilir ya da herkesin yerini başka biri alabilir; dolayısıyla herkes yaralanmaya açıktır ve şu anda ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, her türlü toplumsal mevki uzun vadede istikrarsızdır; imtiyazlar bile kırılgandır ve tehdit altındadır.

Ama zeminin kendisi giderek sallantılı, dengesiz, dayanaksız ve güvenilmez bir his vermektedir; insanın sıçramak için ayağını dayayabileceği hiçbir sağlam taş yoktur aşağıda. (…) İstikrarsızlık durumu” der Bourdieu, “bütün geleceği belirsizleştirir ve böylece her türlü rasyonel tahmin çabasını önler. Özellikle de kişinin en tahammül edilmez bir bugüne karşı bile isyan edebilmesi, özellikle kolektif olarak isyan edebilmesi için ihtiyaç duyduğu, geleceğe yönelik o asgari umuda engel olur.”

Yoksulların görüntüsü yoksul olmayanları köşeye sıkıştırır. Böylece sürdürdükleri belirsizlik hayatını daimi kılar. Onları dünyanın “durdurulamaz” “esnekleştirilmesi” sürecini hoş görmeye ya da bu sürece uysalca tahammül etmeye iter. Bu görüntü hayal güçlerini hapseder, ellerini kollarını bağlar. Farklı bir dünya hayal etmeye cüret etmezler; bu dünyayı değiştirmeye kalkışmayacak kadar ihtiyatlıdırlar. Durum böyle kaldığı müddetçe de, özerk, kendi kendini kuran bir toplum, cumhuriyet ve yurttaşlık oluşturma şansı -en hafif deyişle- zayıftır.

Bu da belirsizliğin ekonomi politiğinin, “yoksullar sorunu”nu ya bir yasa ve düzen meselesi ya da insani kaygı nesnesi olarak -ama kesinlikle bundan başka ve bundan öte bir şey olarak değil- görmeyi kendi bünyesinin vazgeçilmez bileşenlerinden biri haline getirmesi için yeterince iyi bir nedendir. İlk temsile başvurulduğunda -mahrumiyet içinde değil de yozlaşma içinde görülen- yoksullara yönelik yaygın suçlama, yaygın korkuyu yakıp yok etmenin bir yolu olup çıkar neredeyse. İkinci temsile başvurulduğunda ise, yazgının kaprislerinin acımasızlığına ve hissizliğine duyulan öfke, kolayca zararsız hayırseverlik şenliklerine yönlendirilebilir ve pasifliğin utancı, kısa ömürlü insan dayanışması patlamaları içinde buharlaşır.

Mesele, siyasi eylem kılıcı nereye vurulursa en etkili sonuç alınır, onu bulmaktır. Belki de Büyük İskender’inkine denk bir cesareti ve hayal gücünü bulabilmekte.

[Yoksullarla ilgili -nba] Yeni mutabakat, yoksulların durumunu kolaylaştırmakla değil, yoksullardan kurtulmakla, onları defterden silmekle, kamusal ilgi gündeminden çıkarmakla ilgilidir. (…) Yoksullar zenginleşecek değildir; fonları sosyal yardımlardan çalışanlardan verilecek ianelere aktarmak, temelde, salt sigorta istatistikleri uzmanlığıyla ilgili, ama olası siyasi faydaları da olan bir işlemdir… Süregiden yoksulluk meselesini kamusal ilgiler özellikle de ahlaki kaygılar envanterinden çıkarabilir.

(…) Etnik temizlik ve kabilevi saflık hayranları, güvenlik davetinin sapıttığı aşırı örneklerdir. Ama tımarhane yasalarının sıkılaştırılmasını, sınırların “ekonomik göçmenlere” kapatılmasını ve kapılardan içeri gireli çok olmuş yabancıların daha sıkı kontrol edilmesini savunmak da aynı eğilimi; güvenliğe yönelik gerçek tehditlerin yarattığı enerjinin, içeride kapalı kalmış buharı dışarı çıkarsa da, son tahlilde güvenli bir geçimin temellerini aşındıran güçlü akıntıyı besleyen kollardan biri olduğu görülen çıkış kapılarına yönlendirilmesi eğilimini temsil eder.

Yani oy avcısı siyasetçilerin dilinde, yaygın ve karmaşık varoluşsal güvensizlik hisleri, çok daha basit yasa ve düzen kaygılarına (yani bedensel güvenlikle, kişinin özel mülklerinin ve evinin emniyeti ile ilgili kaygılara) tercüme edilirken, yasa ve düzen sorunu da etnik, ırksal ya da dini azınlıkların, daha genelde yabancı hayat biçimlerinin sorunlu varlığıyla iç içe geçirilir.

Küresel eylem ihtiyacı, kamunun görüş alanından giderek silinir ve yüzer gezer küresel güçlerin hep artan miktarlarda ve daha kötücül biçimlerde çoğalttığı sürekli endişe hissi kamu gündemine yeniden giremez. Bu endişe bir kere saptırılıp kapıları ve pencereleri kapama, gümrük kapılarına elektronik kontrol sistemi, hapishanelere elektronik gözetleme araçları, sokaklara gönüllü asayiş bekçileri, ve evlere hırsız alarmları yerleştirme talebine dönüştürülünce güvensizliğin köklerine inme ve onu besleyen kaynakları kontrol etme şansı buharlaşır gider. Dikkatlerin “cemaatin savunulması” üzerine odaklanması küresel iktidar akışını her zamankinden daha fazla serbestleştirir. Bu akış ne kadar hızlı olursa güvensizlik hissi de o kadar derinleşir. Güvensizlik hissi ne kadar boğucu olursa “dışa kapalılık ruhu” o kadar yoğunlaşır. Bu ruhun kışkırttığı cemaat savunması ne kadar saplantılı bir hal alırsa, küresel güçlerin akışı o kadar serbestleşir, vb. vs.

Kepenkler ne kadar kapanırsa, gün doğuşunu kaçırmak da o kadar kolaylaşır. Ayrıca, güneş en güçlü imparatorluğun üzerinde bile sonsuza kadar batmadan kalmayacaktır ama insan gezegeni üzerinde batmayacağı kesindir.

[Siyaset Arayışı, Zygmunt Bauman]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar