Küresel Hinterlandın Hayaletleri -I

Küresel Hinterlandın Hayaletleri -I

Phil Neel, sınıf mücadelesinin bugünkü küresel durumunu değerlendirirken işçi sınıfının örgütlenmesi sorunundan, yeni sol akımların etkisine, popülist sağın yükselişinden, ABD’de ırk ve sınıf ilişkisine, orman yangınlarından, ekolojik yıkım ve afet örgütlenmesine, taşra işsizliğinden, uyuşturucunun politik uzantılarına kadar birçok meselenin birbiriyle bağlantısını güçlü bir metinle ortaya koyuyor.

Ahmet Çetin & Emre Yeksan/ e-komite

Phil Neel’in “Hinterland: Amerika’da Sınıfın ve Çatışmanın Yeni Manzarası” adlı kitabı 2018 yılında Brooklyn Rail ile birlikte Reaktion Books tarafından yayınlandı. O günden beri dünyadaki sol çevrelerde geniş çapta dolaşıma girdi. Maalesef henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan bu kitap bizce de küresel kapitalizmin yapısı ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki günümüz işçi sınıfı yaşamı üzerine son yıllarda yazılmış en etkileyici metinlerden biri. 

Temel olarak kent dışı alanların işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi açısından önemini ele alan kitap son yıllarda çokça karşılaştığımız önemli meseleleri de bu perspektifin içinde ustaca yoğuruyor. Phil Neel, sınıf mücadelesinin bugünkü küresel durumunu değerlendirirken işçi sınıfının örgütlenmesi sorunundan, yeni sol akımların etkisine, popülist sağın yükselişinden, ABD’de ırk ve sınıf ilişkisine, orman yangınlarından, ekolojik yıkım ve afet örgütlenmesine, taşra işsizliğinden, uyuşturucunun politik uzantılarına kadar birçok meselenin birbiriyle bağlantısını güçlü bir metinle ortaya koyuyor. Kendisiyle ABD örneğinden hareketle çizdiği işçi sınıfı panoramasının küresel düzeydeki karşılığı ve bunun Türkiye’yle ortaklaşan yönleri üzerine söyleştik.

İşçi sınıfının küresel panoraması

– İlk olarak kitabın adıyla başlayalım. Coğrafya literatüründen bildiğimiz “hinterland” kavramını, marksist analiz için kullanışlı bir araç olarak yeniden ele alıyorsun. Bu kavram ayrıca bize “çevre”, “kırsal” veya “çeper” gibi halihazırda kullanılan başka kavramları da hatırlatıyor. Fakat sen aslında belirli bir bağlam içinde bir coğrafi alanı yeniden tanımlıyor ve bu mevcut terimleri ortadan kaldırmadan, küresel işçi sınıfının coğrafi dağılımına bakmanın yeni bir yolunu öneriyorsun. Hinterland ile tam olarak neyi kastettiğini bize biraz anlatır mısın?

– Hinterland kavramı, en iyi şekliyle sermayenin hinterlandı ya da birikimin hinterlandı olarak anlaşılıyor. Tıpkı klasik anlamda bir tarım hinterlandı gibi, çevrelediği şehri besleyen ve o şehre bağımlı olan, yönetim ve kâr merkezlerinin dışında ama onlara çok da dışsal olmayan bir alan. Bu terimi kullanıyorum çünkü kapitalizmin bütün dünyaya yayılmış bir bütünlük olduğunun altını çiziyor. Dolayısıyla hinterland küresel ölçekte bir alanı tanımlıyor. Artık kapitalist sistemin bir “dışarısı” yok. Örneğin, Amazon Ormanları’nın kalbindeki en uzak, en temassız gruplar bile sonu olmayan bir birikimin zorunluluğuyla, temelinden yeniden şekillendirilmiş bir iklimde yaşıyorlar; bu sebeple isteseler de istemeseler de kapitalizmin yörüngesinden çıkamıyorlar. Geçmişte, dünyanın başka ağırlık merkezlerine de sahip olduğunu iddia edebilirdiniz; düşüşte de olsalar dünya nüfusunun büyük bir bölümünün içinde yaşadığı eski üretim tarzları mevcuttu. Ya da SSCB’nin veya Çin’in sosyalist döneminin esas karakterinin ne olduğu hakkındaki tartışmalardan bağımsız olarak, reel sosyalizmle yönetilen devletler böyle tasvir edilebiliyordu.

Ama bunların hiçbiri artık geçerli değil. Bazen dolaylı biçimde de olsa, hareketi kapitalizm tarafından tanımlanan tek bir ağırlık merkezi var bugün ve henüz bu merkezin içine çekilmemiş olan her şey onun yozlaştıran yörüngesinde dönüyor. Yalnızca Doğu Bloğu çöktüğü ya da Çin kapitalist bir dönüşüm yaşadığı için değil (1), dünya bir bütün olarak uzun ve şiddetli bir “köylüsüzleştirme” sürecinden geçtiği için. Bir zamanlar nüfusun büyük bir bölümünün az ya da çok topraktan geçindiği Sahra Altı Afrika gibi bölgeler bile pazara bağımlılığın arttığını gördü. Bugün dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun, hayatta kalmak için dolaylı da olsa meta toplumuna bağlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Bu çok önemli, zira bu durum komünist hareketin geçmişte ortaya çıkışlarından devraldığımız kimi koordinatlarının değiştiği anlamına geliyor. Dolayısıyla “hinterland” fikri ve küresel olduğu gerçeği, bu politik noktayı da vurgulama girişimi. Artık “çevre” yok, çünkü artık kapitalizmin bir “kıyısı/kenarı” yok. Bunun gerçekten altını çizmek gerek. Çünkü bu değişim, kapitalizmin ayakta kalmasının ancak kendisini çevreleyen ya da kapitalist olmayan bölgelere nüfuz edip oraları yağmalayarak mümkün olduğunu söyleyen kriz teorilerinin tüm yapısını oldukça kararlı bir biçimde parçalıyor. Öyleyse, kapitalizmin kapitalist olmayan dünyadan beslenen bir parazitten daha fazlası olduğunu teslim etmeden emperyal bağımlılık gibi meseleleri nasıl anlayabiliriz? Benzer şekilde, tam anlamıyla küresel hale geldiğinde bile sistemin çökmediği açık ve seçik ortadayken, düzenin uzun vadeli beklentilerini ve krizleri nasıl anlamalıyız? 

Hem kapitalizmi dünyaya yayan tarihsel talanı hem de bugün gerçekten var olduğu şekliyle sınıf mücadelesini anlamak, kapitalizmin kendi şartlarında nasıl işlediğine dair bütünüyle içsel bir anlayış gerektirir. Bu aynı zamanda, ister pratiğe mesafeli akademik solcular tarafından idealleştirilen köylü ve yerli toplumlar biçiminde, isterse eski sosyalist devlet projelerinin serapları biçiminde olsun, çeperin ötesindeki ütopyalara işaret etmeden, komünizmin kapitalizm içindeki sınıf savaşından nasıl çıkacağına dair bir teoriye ihtiyaç duyduğumuz anlamına da gelir. Hinterland kavramının özü, siyasi önemi ve onu ABD’nin ötesinde de geçerli kılan şey bu.

Paul Mattick ile yaptığın söyleşide Hinterland için bir “komünist coğrafya kitabı” tabirini kullanıyorsun. “Komünist coğrafya” kavramını nasıl tanımlarsın? Bugün neyi anlamamıza yardımcı olabilir?

– Bir yandan, hem bir komünist hem de bir coğrafyacı olduğum için, güzel ve sarih bir tanımlama bu -haliyle, benim için siyasi soruların, mekana ilişkin olanlardan ayrılamayacağına da işaret ediyor. Diğer yandan da krizlerin en iyi biçimde (ve kelimenin ilk anlamıyla) iktisadi bir manzara oluşturarak resmedilebileceğini söylüyor. Kitapta ABD’de huzursuzluğun coğrafi yayılımında meydana gelen somut değişiklikleri ve son isyanların ortasında ortaya çıkan, aşılması zor belirgin coğrafi sınırları da tartışıyorum. Örnek vermek gerekirse, şehir merkezlerindeki geniş caddelere ve iktidarı sembolize eden yapılara yönelmeye eğilimli, büyük olasılıkla iyi birer politik gösteri olan, fakat gerçekte göründüğü kadar tehdit edici veya yıkıcı olmayan her yeni isyan dalgasında bu bahsettiğim sınırlar yeniden deneyimleniyor.

Fakat bunların da ötesinde, ABD’deki komünist ya da anarşist örgütlenmelere aşina olan herkesin muhtemelen farkında olduğu şöyle bir durum var: Burada belirli bir alandaki bir siyasi tasarıyı gerçekleştirme girişimini güçsüz bir STK projesine ya da kendi içine kapalı ve ayrıksı bir alt-kültür ortamına dönüştürmeden yapma konusunda müzmin bir yetersizlik var. Bir biçimde kazanılmış alanların da politik niteliğini hızla kaybetmesine yol açan sahici bir beceriksizlik bu. Bu ilk bakışta “coğrafi” bir sorun gibi görünmeyebilir, ama aslında öyle ve günlük yaşamda üstesinden gelinmesi çok zor, çok daha derin bir toplumsal parçalanmışlığa işaret ediyor. Dolayısıyla, birkaç farklı anlamıyla, doğrudan mekânsal bir boyuta sahip olan, siyasi örgütlenmeye dair son derece somut sorular bunlar. Coğrafya kısmı bu yüzden önemli. 

Öte yandan, komünist kısmının da orada olması gerekiyor. Bu tabiri kullanmam, insanların kitabı “marksist coğrafya”, “radikal coğrafya”, ya da daha kötüsü “marksist siyasal iktisat” denen o acınası çelişki ile ilişkilendirmesini önlemek için bir tür engelleyici saldırı biçimi. Bunlar, bazen faydalı olabilecek öngörüler sunsalar da, tabiri caizse, dişlerine pek kan bulaşmamış, genellikle fazlaca mesafeli, akademik araştırma biçimleri. Nihayetinde, öne çıkan “marksist” akademisyenlerin etkin siyasi faaliyetlerinin, ortalama bir DSA (2) temsilcisinin yanında yer almakla sınırlı olduğunu görmek pek de şaşırtıcı olmaz. Bu akademisyenlerin neredeyse hiçbiri, Marx’ın projesinin, komünist araştırmanın da kışkırtıcı özüne ayrılmaz biçimde bağlı olan isyancı boyutuna sadık kalamadı. Bugünlerde ABD’de bunu sınamak için bu insanlara 2020 yazında nerede olduklarını sormak yeterli. Yani, “komünist coğrafya” gibi bir ifadeyi kullanmanın ardındaki düşünce, bu komünist tasarıya olan sadakati de araştırmanın merkezine yerleştirmek.

– Yine bir söyleşide kitabını “bugün ABD’deki siyaset ve ekonominin bilişsel haritalandırılmasının zayıflığına” cevap olarak yazdığını söylüyorsun. O halde kitabının ayrıntılarına girmeden önce mevcut olanın eleştirisiyle başlayalım. Sana göre günümüz işçi sınıfına ve onun coğrafi boyutuna ilişkin yapılan analizlerin yanlış, yetersiz veya zayıf tarafları nelerdir?

– Aslında şu an bulunduğum Seattle, içinde yaşadığım ilk Amerikan kenti. Neredeyse bir ömürlük vakti kırsalda geçirdikten sonra oraya taşındım ve ekonomik gücüm başlangıçta şehir merkezinde kalmaya bile yetmiyordu. Bunun yerine, banliyölerde ve merkeze uzak ücra köşelerdeki otel odalarında ve kamp alanlarında yaşadım. Buralar genelde toplumsal ve etnik olarak son derece karma bölgeler; teknolojik banliyö yerleşimlerine kıyasla oldukça fakirler ve aşırı zengin kentsel merkez ile tezat teşkil ediyorlar. Daha sonra, şehrin içine taşınıp yerel sol siyasetlerin parçası olduğumda, şehrin insanların onu zihinlerinde canlandırdıkları haliyle, gerçekte mekana nasıl yayıldığı arasındaki temel uyumsuzluk karşısında şaşkına döndüm. Bu insanların çoğunun metropoldeki yoksulların genellikle banliyölerde yaşadığına dair gerçekten bir fikri yoktu. Bu sebeple, politik muhayyileleri bu mekanları içermiyordu. “Şehir içi” örgütlenmesine yaptığı vurgu sayesinde Yeni Sol’dan (3) miras kalan, şehrin haritasının farklı etnik yerleşim bölgelerini içeren hayali bir versiyonuna sahiptiler. Bu tarz bir Amerikan solu için banliyöler beyaz insanlar demektir. Seattle ise bunun tam zıddı: şehir merkezi banliyölerden daha beyaz. 

Halihazırda soylulaştırılmış kent merkezinde yaşayan bir avuç solcunun o bölgeyi tüm örgütlenmelerin merkezinde yer almalıymış gibi ele aldığı ve son on ya da yirmi yılın yerinden etmeleri gerçekleşmemiş gibi davrandığı ironik bir durum vardı elimizde. Bu hal bana, musallat oldukları yerler büsbütün değişse de günlük işleriyle uğraşan ya da her zamanki hortlaklıklarını yapan hayaletleri anımsatıyor. Bu arada, konforlu kentsel yaşam tarzlarından vazgeçmeye gönül indirmedikleri için solcu örgütçülerin hiçbiri yoksul insanların yoğunlaştığı banliyölerde yaşamayı da gerçekten istemedi. Tabii ki bu banliyölerin kentsel tasarımları korkunç, konutları eski ve dökülüyor, orada yaşamak için bir araba gerekiyor, vesaire… 

O zamanlar, böyle kültürel çeşitliliği yüksek banliyö mahallelerinde siyasi örgütlenmenin nasıl gerçekleştirilebileceğini düşünmeye yönelik bir çaba bile yoktu. Bugün, vaziyet biraz daha farklı ama bu çok büyük bir fark da sayılmaz. İnsanlar çoğunlukla konuşup eyleme geçmiyor, ya da yeni mahallelerde, tekrar tekrar başarısız olmaya mahkum olan aynı örgütlenme stratejisini denemeye devam ediyorlar. Ama o vakitten bu yana, örgütlenme konusunda bir nebze olsun başarılı olan birileri varsa, o da Demokrat Parti’nin ilerici kanadı ve onların sendika ve sivil toplum ağlarıyla, bu gurupların DSA’daki küçük ortaklarıdır.

Bunların dışında, bu insanların kırsal kesimler ve uzak hinterland şehirleri hakkında sahip oldukları korkunç fikirler vardı: Büyük kentsel merkezlerin yörüngesinden uzakta, çoğunlukla birkaç ana sanayiye bağımlı, küçük metropol alanlar. Bu fikirler kırsal Amerika’nın tamamen beyaz insanlardan oluştuğu ve oralardaki herkesin ırkçı muhafazakarlar olduğu varsayımlarını da içeriyordu. Bu, elbette, bütünüyle yanlış. Bu tip bir ahlaki çıkarım, yerleşimci kolonyalizmin şiddet tarihini ve beyaz yerleşimci ütopyasının çökmüş yanılgılarından doğan ideolojik canavarlıkları anlamak için de işimize yaramıyor. Bunun da ötesinde bu yargı daha alçak bir ideolojik amaca da hizmet ediyor: Kırsal alanla etkin örgütlenme bağlarının kurulmasını engellemek ve kentlerdeki kırsal göçmenleri, genel olarak çok daha yoksul olmalarına ve halihazırda statükonun eleştirisine yatkın olmalarına rağmen, bu siyasi örgütlenmelerden uzaklaştırmak.

Sonuç olarak, kötü bilişsel haritalandırma temelde şu anlama geliyor: Etrafınızda ne olduğunu bilmiyorsunuz, insanların gerçekte nasıl yaşadığını ve herhangi bir şeyin gerçekte nerede olduğunu bilmiyorsunuz, hal buyken örgütlenme konusunda herhangi bir strateji formüle edemezsiniz, zira yapacağınız her şey başarısız olacaktır. Artık var olmayan koridorlarda dolaşan bir hayalet gibisinizdir.

[Sürecek]

Çeviri: Ahmet Çetin, Ayşe Irmak Şen, Emre Yeksan, Enes Köse, Moon

(1) P. Neel’in notu: Bunun aksini düşünenler temel tanımları gerçekten anlamamışlar ve Chuang dergisini okumalılar.

(2) Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri [Democratic Socialists of America] ABD’de siyasi faaliyet yürüten, son yıllarda örgütlenmesini git gide güçlendiren, sosyal demokrasi düşüncesine yakın büyük bir STK.

(3) Yeni Sol genel olarak Batı’da ama özellikle ABD’de 60’lı yıllarda yükselen özgürlük ve gençlik hareketlerini tanımlamak için kullanılıyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar