Küresel Hinterlandın Hayaletleri -II

Küresel Hinterlandın Hayaletleri -II

Komünistler, içinde oldukları koalisyonların çöküşünden sağ çıkmak için nadiren yeterli fiili etkiye sahipler. Bu türden koalisyonlara katılmak, herhangi bir komünist grup için ötenazi yapmak gibi, çünkü grubun enerjisinin büyük bir kısmı yavan liberal projelere adanıyor ve aradaki farkı artık anlayamaz hale geliyorsunuz. Tüm bunlar, yeni üye kazanmak veya bazı başka saçmalıklar için meşru görülüyor. Fakat, sayılar da asla bunu doğrulamıyor.

Esas savaş alanı: Banliyö bölgeleri*

– Neoliberal İslamcı AKP neredeyse 20 yıldır iktidarda ve ana seçmen tabanı Türkiye hinterlandı diyebileceğimiz bölgelerdeki işçi sınıfı olmaya devam ediyor. Cihan Tuğal’a göre, İslamcı hareket, Türkiye’de 70’li yıllardan bu yana Leninist örgütlenme yöntemini kullanan iki büyük siyasi hareketten biri. Leninist Sağın Yükselişi adlı makalesinde ise Tuğal, Amerikan sağ siyasetinin de benzer bir örgütsel yapıda olduğunu savunuyor. Bu tez, Amerikan’nın iç eyaletlerindeki alternatif sağın varlığı ve milis oluşumu tasvirlerinle de bir şekilde örtüşüyor. Demokratların, Amerikan hinterlandını gözden çıkarılmış bir bölge olarak gördüğünü ve bu bölgelerde sadece Cumhuriyetçi Parti’nin örgütlendiğini ileri sürüyorsun. Tuğal’ın ortaya koyduğu bu iddiayı nasıl değerlendirirsin? Bu bağlamda, Türkiye ve Amerika’yı birlikte düşünürsek, genel olarak sağ siyasetin küresel hinterlandda doğal bir üstünlüğü mü var yoksa bu bölgelerin potansiyelini erkenden keşfetmiş ve olası bir sınıf savaşını önlemek için buralara siyasi yatırım mı yapıyor? Küresel hinterlanddaki güncel siyasi ve örgütsel manzarayı nasıl yorumluyorsun?

– 2010’ların ikinci yarısında, Amerikalı gazeteciler arasında, Trump’ın yükselişini betimlerken eski Leninist metaforlara başvurma modası vardı. Hatta bu fikirler, bizzat Steve Bannon gibi Trump’ın kampanyasına dâhil olan insanlar tarafından geliştirildi. Ancak çok geçmeden ileri gelen liberal medya kuruluşlarının da aynı derecede aptalca karşılaştırmalar yaptığı görüldü. Açık konuşayım: ABD’de aşırı sağın harekete geçirilmesi hususunda kesinlikle “Leninist” bir taraf yok -tabii bu terimi “bir düzeyde örgütlenmiş” olmaktan başka bir anlamda da kullanıyorsanız. Daha ötesi, bence ABD aşırı sağını Hizbullah gibi bir yapıya veya ülkenizdeki AKP’nin destek tabanına benzetme girişimleri, temelde Amerikan siyasetinin içeride ve dışarıda, evrensel olarak boka sarmış olduğu gerçeğini de gözden kaçırıyor. Aşırı disiplinli veya gerçek halk desteğine sahip olduklarını ve İslamcılar gibi hinterland bölgesi inşa edebildiklerini söylemek, onlara hak ettiklerinden fazla bir güç atfetmek olur. 

Şimdi, işin gerçeği, gelecekte ABD’de böyle bir yapının olması için genişleyen bir alan var ve aşırı sağ, önümüzdeki on yıllarda bu durumdan yararlanmaya daha hazır hale gelebilir. Ancak bu, böyle bir kapasitenin hâlihazırda var olduğunu iddia etmekle kesinlikle aynı şey değil. Demek istediğim Lübnan’da Hizbullah’ın ülke hinterlandının en yoksul bölgelerindeki yükselişi, en azından kısmen, popüler “sosyal kalkınma” programları yürütmelerine, savaşta ölen mücahitlerin ailelerini desteklemek için okullar, hastaneler ve hayır kurumları açmalarına bağlanabilir.

Ama açık konuşalım, bugün Amerikan aşırı sağını dolduran özel türden aptallar, bu gibi çalışmaların hiçbirini yapamaz. Bir hastaneyi işletmeye çalıştıklarını hayal etmek oldukça komik. Ben sadece, aşırı sağın gelecek neslinin bunlardan bazılarını yapabilecek kapasiteye sahip olabileceğine ve beklediğimiz gibi olmayabileceğine işaret ediyorum. Benzer şeyler bugün kırsal uzak hinterlandda belirsiz bir şekilde görülebilir, ancak yakın hinterlandın (büyük şehirleri çevreleyen banliyö bölgelerinin) aslında bu bakımdan daha önemli olduğunu da vurguluyorum. Esas savaş alanı bu bölgeler olacak.

Hizbullah ve AKP örneği

Şimdi, sağın hinterlandda (özellikle uzak hinterlandda) doğal bir üstünlüğü olup olmadığına gelirsek, kesinlikle hayır. Hizbullah örneğine dönelim. Çoğu insan Hizbullah’ın kökenini ve İsrail’in Güney Lübnan’ı işgaliyle yükselen mücadelesini biliyor. Ancak daha önce, güneydeki uzak hinterlandda örgütleyici baskın gücün komünist parti olduğu gerçeği gözardı ediliyor. Hizbullah’ın yükselişi çok yönlü bir savaştı; İsrail’le savaş, komünistlerle savaş, hükümetle savaş. Ortadoğu’da tekrarlanan bir hikâye. Sağ siyasetin uzak hinterland üzerinde doğal bir iddiası yok ve hatta genel olarak hinterland üzerinde de yok. Aslında birçok yerde yükselişi ancak anti-komünizm adına bol miktarda dış fon sağlanmasıyla mümkün oldu. Bence Türkiye’de, bir yanda AKP’nin kendi uzak hinterland tabanı varken, diğer yanda Kürtlerin de uzak hinterlandda bir tabanı olduğu gerçeği bunu iyi bir şekilde resmediyor. Hinterland dediğimiz açık bir savaş alanı.

“Sağcı tahayyülün doğası da değişiyor”

Bununla birlikte, ABD gibi yerleşimci-sömürgeci ülkelerin biraz farklı bir yerde konumlandığını düşünüyorum ve özellikle böyle zamanlarda buralardaki sağa eğilim daha güçlü olagelmiş. ABD’deki tarihsel sol yapıların bile temel olarak yerleşimci programı kabul ettiğini ve örneğin çoğu erken dönem Amerikan anarşist ve ütopik sosyalist projelerinin, tam olarak yerli halkı yerinden eden beyaz yerleşimci projeleri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Genel anlamda hepimizin yerli topraklarını işgal ettiğimizi ya da bugünlerde genel kurul toplantılarında görev savma kabilinden bu konuda ne deniyorsa onu kastetmiyorum. Ancak kelimenin gerçek anlamıyla anarşist komünler, yerlilerin o zamanlar hala kullanımda olan, önemli mevsimsel yerleşkelerinde inşa ediliyordu. Bu tarihten ilham alan herkes, beyaz yerleşimci ütopya ile sosyalist ütopya arasında her zaman güçlü bir örtüşme olduğunu kabul etmek zorunda. Bu, aynı zamanda ABD’deki görünürde sol siyasetin bile özünde sağcı bir karineye sahip olmaya yatkın olduğu anlamına geliyor.

Ancak bu, ABD’de sağ ideolojinin nasıl sürekli yeniden üretildiğine dair bir yanlış anlamaya neden oluyor sıklıkla ve gerçek şu ki bu süreçler zaman içinde değişiyor. Örneğin insanlar yerleşimci sömürgeciliğinin devam eden bir proje olduğunu düşünebilirler. Ancak projenin başlangıç aşamasını -yerleşim süreci ve hemen sonrasını-, projenin olgunluk evresiyle, iyimser bir bakışla projenin giderek zayıflamasıyla ya da kötümser bir açıdan ırksallaştırma sürecinin belli maddi sınırlara ulaştığında geçirdiği periyodik krizler ve yeniden icat edilme olarak düşünebileceğimiz evreleriyle birleştirme eğilimindeler. Fakat her aşamada sağcı tahayyülün doğası da değişiyor.

Esasen, bu sağcı nüve son derece güçlü ve burada proletaryanın belirli fraksiyonlarının (ırksal hiyerarşiye yaslanarak) diğerlerine kıyasla elde ettiği maddi karşılık da önemli. Bu mitosa göre yerleşimciliğin çok önemli olmasının nedeni bu -çünkü toprak, toplumsal gücü ırka göre tanımlayan ilk gerçek değişim birimiydi ve nüfusun yerleşimci olmayan kesimlerine layık görülen soykırım veya köleleştirmenin diğer yüzü olarak yerleşimcilere dağıtıldı. Bu sağcı nüve tarihsel olarak o kadar güçlüydü ki, yerleşimci miti önemli ölçüde sosyalist tahayyülle de çapraz etkileşime girdi. Olgunlaştıkça güçlü bir mitos olmaya devam etti ve 20. yüzyılın tanımlayıcı unsurları olan Amerikan emperyal şovenizminin ve beyaz çete şiddetinin ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Bu açıdan ırk çatışmalarının birçoğunun toprak mülkiyeti ve mülkiyet değerlerinin denetimine ilişkin sorular olarak ifade edilmesi tesadüf değil.

Bununla birlikte, bazı noktalarda, bu mitosu destekleyen maddi temeller daha kırılgan hale gelmeye başlıyor. Irksallaştırma, yalnızca koordinatlarının yeniden yapılandırılmasıyla çözülebilecek periyodik krizlere giriyor. Bir noktada da, beyaz yerleşimcinin ütopyası dalında çürümeye başlıyor. Aksi mümkün değil, çünkü bu, proletaryanın gözleri önünde sürekli ışıldayan, mülksüzlerin fraksiyonlarını birbirinden ayırmaya yarayan bir serap işlevi görüyor. Bu yanılsama ancak gerçek gibi göründüğü ölçüde işe yaradı ve ona inanan nüfusun bir kısmına maddi faydalar sağladı. Fakat, sistem için bu faydaları bir bütün olarak korumak -özellikle bu krizler, tarihsel olarak, “beyaz” kabul edilenlerin genişlemesini de beraberinde getirdiğinde- giderek daha da maliyetli hale geldi. Aslında ABD’de ırksallaştırmada eski kesinlikleri sarsan başka bir inşa krizi daha var. Bugün aşırı sağ imgesi, toprağın işlenmesinden veya muhafaza edilmesinden çok eski beyaz yerleşimci ütopyasının çöküşüyle ilgili.

Kitapta bu sürecin başlangıcını ve bugünkü erken dönemlerini belgeledim. Gelecekte ortaya çıkacak aşırı sağ hareketlerin daha en baştan bu özellikleriyle tanınamayacağını savunmamın bir nedeni de bu. Esas sorunuza gelecek olursak; bu, aslında ileride ABD’deki aşırı sağ hareketlerin, İslamcıların eylemlerine öykünmek zorunda kalacak olma nedenlerinden biri. Çünkü yerleşimci projesiyle oluşmuş mevcut sağcı ideolojiye yönelik bu erken eğilimler artık eskidi ve gücünü yitirdi.

Komünistlerin hinterlandda örgütlenmesi

– Geçtiğimiz aylarda Süveyş Kanalı’na sıkışan bir konteyner gemisi, küresel maddi altyapı ağının ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu bize gösterdi. Gemi kurtarıldı, ancak tek bir geminin küresel ticaretin yüzde 12’sini etkilemesi dünyadaki kritik lojistik geçiş noktalarında yapılabilecek toplu eylemler ve işçi militanlığı açısından bir ilham kaynağı oldu. Kitapta, esas olarak, küresel anlamda yaratıcı sektörlerin yuvalandığı, finansallaşmış ve yüksek teknolojiye sahip büyük şehirlerin merkezlerinden ziyade, hinterland yerleşimlerinin, temel olarak küresel lojistik ağlardaki stratejik önemleri ve küresel üretim ve tedarik zincirlerini temelden sakatlama kapasiteleri nedeniyle, gelecekteki proleter mücadelelerin potansiyel çarpışma alanı olduğunu savunuyorsun. Sence ortaya çıkması muhtemel bu çatışmalara hazırlanmak için ne yapabiliriz? Komünistlerin hinterlandda örgütlenmesi için olası stratejiler nelerdir?

– Bu muhtemelen en önemli soru ancak ne yazık ki net bir cevabım yok. Açıkçası, olası stratejiler sorusu gerçekten yerel koşullara bağlı. Örneğin, bu tür sorulardaki “biz” kim? Gerçek şu ki, beş kişiden bahsediyorsanız, “komünist stratejinin” doğru kelime olduğunu düşünmüyorum, kapsam bakımından biraz fazla geniş kaçıyor. Çoğu zaman daha ayakları yere basan ve daha sebatkar bir yaklaşıma ihtiyacımız var. ABD gibi yerlerde, komünistler arasında genel örgütlenme düzeyi o kadar düşük ki her türlü örgütlenmenin ileriye doğru bir adım olduğunu söylemek insana cazip geliyor -buradaki sorun, insanların genellikle tuhaf küçük cemaatler kurması ve bunlara “örgütlenme” demesi. Yani, bu genellikle kötü bir tavsiye denebilir. Ancak gerçekçi olursak, çoğu Amerikan şehrinde bu anlamda kurulmuş bir “biz” son derece az. Belki kâğıt üstünde konuyla ilgilenen birçok insan vardır, ancak her türlü işi yapmaya yetkin, istekli ve yetenekli insanlar derseniz, çok az. Yine de bunun yarattığı aptalca bir büyüklük duygusu da var.

Başka ülkelerde, çok daha büyük bir örgütsel kapasite mevcut olabilir, ancak onlar da fazlasıyla parçalanmış haldeler. Bu koşullarda, kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaratacak bir sosyal demokrat partiyi iktidara seçmek gibi asgari kazanımlar etrafında oluşturulan bir koalisyon siyaseti bu parçalanmanın üstesinden gelmek için güçlü bir cazibe yaratıyor. Böyle bir siyasi tavır tabii ki başarısız oluyor. Fakat sonra herkes bu başarısızlığı unutup aynı tavrı tekrara girişiyor. Komünistler, içinde oldukları koalisyonların çöküşünden sağ çıkmak için nadiren yeterli fiili etkiye sahipler. Bu türden, en düşük ortak payda olunan koalisyonlara katılmak, herhangi bir komünist grup için ötenazi yapmak gibi, çünkü grubun enerjisinin büyük bir kısmı yavan liberal projelere adanıyor ve aradaki farkı artık anlayamaz hale geliyorsunuz. Tüm bunlar, yeni üye kazanmak veya bazı başka saçmalıklar için meşru görülüyor. Fakat, sayılar da asla bunu doğrulamıyor.

Diğer yandan, ABD’de ve dünyada meydana gelen sosyal değişimlerle en azından ilgilenen çok sayıda insan var. Sadece on yıl öncesine göre bugün komünizmle açıkça veya en azından potansiyel olarak ilgilenen çok daha fazla insan var. Yine de mevcut hiçbir komünist grup bundan faydalanmayı başarabilmiş değil. Anarşistler bile, anarşizmin 2000’lerin başlarındaki küçük çaplı solcu sosyal ortamlardaki egemenliğine rağmen bu insanları ciddi sayılarda kendilerine çekmekte başarısız oldular. Ve elbette “demokratik merkeziyetçi” yapılardan geri kalanlarıyla birçok sosyalist cemaat -ABD’de bunlar neredeyse tamamen Troçkistlerden oluşuyor- tam da bu şekilde (öğrencileri ve dinamik ilerici kişileri kendilerine çekerek) üye yapmak üzere çabalarken feci şekilde başarısız oldu. 

Buna karşılık, bundan geniş ölçekte yararlananlar en açık, muğlak ama sınırlı örgütlenmelerdi: DSA gibi grupları ve belki İspanya’daki Podemos’u bu şekilde kategorize edebilirsiniz. Elbette bu durum çok kötü çünkü böyle grupların asıl siyasi menzili, merkeziyetçilerin biraz solunda yer alan geleneksel liberalizmden başka bir şey değil. Ama mevcut konumlarında aydınlatıcı bir taraf da var, çünkü DSA gibi bir grubun gerçek gücünün, küçük seçim zaferleriyle hiçbir ilgisi yok. Bu daha çok, eğitsel girişimleri, kültürel varlıkları, üyelerinin fiilen dışarı çıkıp bir şeyler yapması gerçeğiyle ilgili bir durum. Sıradan bile olsa, kapı kapı gezmek gibi net bir varlığı olan şeyler bunlar ve hatta -allah göstermesin-, sıradan insanların şikayetlerini ideolojik kazanca dönüştürmeye çalışmadan dinlemek gibi.

Şimdi, bu karamsar tablodan sonra bazı komünist ve anarşist fraksiyonlar açısından, ancak daha küçük ölçekte bir miktar başarı olduğunu da düşündüğümü söylemek isterim. Pek çok ülkede komünist pratiği yeniden kelimenin gerçek anlamıyla ele almaya başlayan küçük gruplar ve insan ağları var. Bu pratikten kastım bu grupların ideolojik ve ahlaki niteliklere kıyasla fiili çabaya daha çok vurgu yapmalarıyla ilgili. Ama elbette bunlar isim yapmış büyük örgütlenmeler değil. Burada hala küçük insan gruplarından bahsediyoruz. Burada büyük bir ilerleme olarak gördüğüm şey ise bu küçük toplulukların bazılarının en azından küçük olduklarını ve büyük stratejiler belirleyen yapılarda olmadıklarını kabul etmeleri. Bunu bir kez kabul ettiğinizde eğitimi, beceriler geliştirmeyi ve dışa karşı açıklık gibi özellikleri vurgulayan pratik bir yönelime girebilirsiniz.

Türkiye’deki işçi direnişleri ve grevler

– Parlamentoların önünde ya da kentlerin finans merkezlerindeki parklarda yapılan işgal eylemlerinin etkisi hakkında tereddütlerin olduğunu biliyoruz. Paul Mattick ile yaptığın röportajda “görünürlük siyaseti” ve “güç siyaseti” arasında bir ayrım yapıyor ve görünmez bir alan olduğu için hinterlandın temsiliyet düzenine yaslanan bir görünürlük siyaseti için çekici olmadığını belirtiyorsun. Fakat siyasetin vurgusunun görünürlük meselesinden fiili güç sorunlarına kaydırıldığında hinterlandın merkezi önemde olduğu gerçeğinin belirginleştiğinden de bahsediyorsun. Bu perspektiften bakıldığında devam etmekte olan global ayaklanmalar hakkında ne düşünüyorsun? Bugünün mücadelelerinde şehirden hinterlanda doğru bir kayma görüyor musun? Türkiye’de kent çeperlerindeki ve taşradaki hinterland bölgelerinde işçi direnişleri ve grevler giderek artıyor, fakat bu direnişlerin etkisi ana akım siyasete ulaşmakta zorlanıyor. Sence şehir merkezlerindeki eylemleri güç siyaseti açısından daha yararlı hale getirmenin bir yolu var mı?

– Amerika için bu durum hâlâ oldukça büyük bir engel. Rockford, Illinois; Kenosha, Wisconsin ve Rochester, New York gibi şehirlerin hinterlandında ortaya çıkan ayaklanmalar gündeliği ciddi biçimde sekteye uğratma ihtimallerine rağmen bu orta ölçekli kentlerin merkezlerine doğru kayma eğilimindeydi. Bu konuya örnek olabilecek önemli bir vaka da Louisville, Kentucky. Çünkü herkes Breonna Taylor olayında (4) mahkemenin verdiği kararın bir ayaklanma dalgası oluşturacağını düşünmüştü. UPS’in dünya dağıtım merkezlerinden biri olan Worldport yük havalimanı bu şehirdeydi ve onu işgal etmek büyük bir sıçrama yaratabilirdi. Ama bu ihtimal gerçekleşmeye bir an bile yaklaşmadı, çünkü protestolar ağır biçimde silahlandırılmış polislerin konuşlandığı küçük ve boş şehir merkezine yönlendirildi.

Son zamanlarda merkez banliyölerinde meydana gelen iki ayaklanmadan bahsetmekte fayda var: Kenosha, Wisconsin ve geçtiğimiz yaz bir ayaklanmanın alevlendiği Minnesota’daki Brooklyn Center. Birkaç sene önce Ferguson’da olanların aksine bu banliyö ayaklanmaları devlet güçlerinin yoğun baskısı ve sağcı grupların sağlam bir mobilizasyonu ile karşı karşıya kaldılar. Bunun bir sebebi son aylarda tüm Minneapolis ve Milwaukee bölgelerindeki polis etkinliğinin arttırılması ve çevre şehirlerinde polis birliklerinin de bu tarz durumlar için hazırlıklı hale getirilmesiydi. Fakat bence bir diğer önemli sebep iktidar sahiplerinin Ferguson’da yaptıkları hataların da farkına varmasıydı. Demokratlar bu banliyö bölgelerindeki yumuşak baskı kapasitelerini etkin biçimde arttırdı, para ve eğitim imkanları bu banliyölerin polis birliklerine hızlıca akıtıldı.

Sarı Yelekliler ve komünistlerin tavrı

Fakat söylediğiniz doğru, diğer ülkeler açısından bu tespitiniz çok daha doğrudan bir karşılık buluyormuş gibi görünüyor. Geçenlerde Hinterland’ın Fransızca baskısı için bir önsöz yazdım. Bu mesele açısından Sarı Yelekliler çok iyi bir referans. Hinterlandlardaki isyanlar açısından belirleyici olan özellik şu: Bu hareketler grev, ayaklanma, blokaj gibi net biçimde politik niteliklere sahip eylem pratikleri içeriyor olmalarına rağmen açıkça “apolitik” denebilecek bir karakterdeler. Tabii ki gerçek anlamda apolitik değiller ama pragmatikler, eylemin kendisini ilk sıraya alıp ideolojiyi onun arkasına koyuyorlar; çünkü şunun net biçimde farkındalar: Bugün kimsenin “ne yapılması gerektiğine” dair fikrî düzlemde tatmin edici ve güçlü bir cevabı yok. Bu konu hakkında düşünmenin sonu da solcuların iyice sıradanlaşmış, artık çekilmez hale gelmiş “faşizm” çığlığına çıkıyor. Fakat aslında bu bir kayıp değil, bu durum bu eylemlere solun bugün olduğu biçimiyle dahil olmasından gene de çok daha iyi. Ama bu şu gerçeği de değiştirmiyor: Komünistler bu eylemlerin parçası olabilirse sonuçlar çok daha iyi olur. Bu da demek oluyor ki komünistlerin diğer mevcut sol siyasetlerin toplumsal pratiklerinden edindiği bütün bagajı üzerlerinden atıp kurtulması gerekiyor. Kendini beğenmiş, burnundan kıl aldırmaz tavırlarını bir kenara bırakıp iletişime açık ve tevazu sahibi bir yaklaşım edinmeleri ve mücadele süreçlerinde belli ihtiyaçları karşılayacak yetenekler de geliştirerek bu eylemlerin parçası olmayı hak etmeleri gerekiyor.

Küresel proletaryanın bugünkü sınıf kompozisyonu

– Kitapta “sınıfın karakterini şekillendirenin üretimin karakteri olduğuna” dair çok doğru bir hatırlatman var. Bugün, asli proletarya (5), prekarya, dışlanmış ya da maaşsız çalışanlar, küresel fabrika, hatta endüstrileşme sonrası dönem gibi kavramsallaştırmalardan bahsediyoruz. Sınıfların sürekli yeniden şekillendikleri bir değişim içerisinde oldukları ortada. Küresel proletaryanın bugünkü sınıf kompozisyonunu nasıl tanımlarsın? Proletaryanın hangi bölümü ya da bölümlerini, bugünün ya da geleceğin komünist hareketlerinin -ya da senin bu mücadeleler için kullandığın Marksist tabir ile “tarihsel partinin (6)”- temel yapı taşları olarak görüyorsun?  

– Devrimci özne ancak devrim sürecinde ortaya çıkar. Bir devrim kendini inşa ederken devrimci özne de onunla birlikte inşa olur. Fakat henüz devrim söz konusu değilse ya da bir devrimin doğmakta olduğuna dair net işaretler yoksa gelecekte olması muhtemel devrimci bir atılımın öncül temellerine dair söz söylemek pek de mümkün değil. Geçmişteki devrimler de bu mantıkta işlememiş. Hatta Çin Devrimi gibi bariz bir örneği işaret edip bunun köylü temelli olduğunu söyleseniz dahi bu tehlikeli bir yüzeyselleştirme olur. Aslında, Çin Devrimi’ne giden yolda, Uzak Doğu’daki birçok yerel varolma biçimi (ya da birçok farklı “köylü” hayatı) içerisinde komünistler bazı bölgelerde diğerlerine göre çok daha kolay örgütlenebilmişlerdi. Özellikle devrimin erken döneminde çok önemli olan bu kolaylığın, halihazırda toplum içerisinde var olan çetelerin gücü, demiryolu işçileri gibi (başka yerde yaşayan insanlarla bağlantıları olan) belirli endüstriyel işçi sınıfı fraksiyonlarını örgütleyebilmiş olmak ve belli bölgelerdeki sınıf ilişkilerinin nasıl kurulduğu gibi bazı yerel rastlantılar ile oldukça ilgisi var. Bugünden bakarsak, o dönemde ve dünyanın o bölgesinde ortaya çıkan herhangi bir devrimin, orada yaşayan insanların çoğunun köylü olmasından dolayı köylü temelli olduğu açıktır. Fakat bu teori bize köylülerin hangi bölümünün ve hangi erken endüstriyel proletarya katmanlarının devrime öncelikli olarak dahil edildiğine ya da daha temel önemde olduğuna ve bunun nedenlerine dair herhangi bir kavrayış kazandırmaz. 

Bugün de aynı şekilde, gerçekleşecek bir devrimin esas unsurunun proleter kitleler olacağını söyleyebiliriz. Fakat insan nüfusununun ezici çoğunluğunu protelerlerin oluşturduğu bir dünyada bunu diyerek aslında pek de bir şey söylemiş sayılmayız. Ayrıca başlangıç noktasında olan eylemlerin çok azının derli toplu bir söyleme ve bilinçli siyasi aktörlere sahip olduğunu hesaba kattığımızda bu bizim için de bir açmaz olur. Bu sebeple gelecekte ortaya çıkacak olan devrimlerin komünist bir karakterde olmasını garantilemek için komünistlerin bu sürece müdahil olması gerekiyor. Fakat “tarihsel parti”nin kendi başına yeterli olduğuna ya da tarihin rastlantısal olarak komünist bir netice doğuracağına dair kesin bir inancım da yok. Bu, nehirde balık tutan birinin yanındayken, onun balık tutup tutmadığından bağımsız olarak suyun içinde balıkların olduğunu fark etmeye benziyor. Ya hedefi yanlış anlıyoruz ya da balıkların nehrin akışında sürüklenip ayağımıza gelmesini beklemeye meyilliyiz. Bu kaba metafor biraz saçma gelebilir ama ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

Dogmatik fikirlerle körelmemek…

Bu konuda aslında çok “ortodoks” olduğumu söyleyebilirim. Çünkü (Bordiga’nın “kısa ömürlü partiler” dediği) resmi pratik partilerin önemli olduğunu ve bu pratikte işleyen partilerden oluşan bir ekosisteminin tarihsel partiden köklendiği ve onunla beraber hareket ettiği durumda [Marx’taki anlamıyla] komünist parti dediğimiz yapıyı oluşturacağını düşünüyorum. Komünist parti -ya da adına başka ne derseniz deyin-, komünist bir devrim için şart. Fakat bugün halihazırda var olan bir komünist partiden söz edilemez elbette. Daha çok tarihsel partinin ortaya çıkışlarını kendine kerteriz alan küçük komünist gruplar ve onların etrafında kümelenmiş insanlardan bahsedebileceğimiz bir aşamadayız. Bu şartlarda küçük çaplı pratikleri ve “kısa süreli” partileri ile deneyler yapıyor, tarihsel partinin tutuk devinimi içerisine kendilerini yerleştirmeye çalışıyorlar. Dalgadan sonraki çukurda hayatta kalmaya ve diğer pratik partiler ile bağlantıya geçip, miselyum gibi düşünebileceğimiz bir ağ oluşturup gelecekteki (bunu umabiliriz herhalde) komünist partiyi köklendirmeye çalışıyorlar. Bu tarz komünist örgütlenme ve eylem ön hazırlıklarının en iyi şekilde karşılık bulabileceği ve sonuç alabileceği yerleri tespit etmenin yolu deneme süreçlerinden geçiyor ve her deneme sürecinde olduğu gibi katı dogmatik fikirlerin girdileri önceden sınırlandırmasına ve bizi gerçek sonuçlara karşı körleştirmesine izin vermemeli. 

Bu gerçekten basit bir nokta ama tekrar vurgulamak gerekiyor. Erken aşamalarda komünist bir örgütlenmenin yeşermeye elverişli olduğu yerler mutlaka vardır. Ama bunların nerelerde olduğunu bulmak için denemeler yapmak gerekiyor. Evet bu denemelerden bazıları entelektüel süreçler: Bir hipotez kurmak, kısıtlı kaynakların en kısa sürede sonuç vereceği yerleri bulmayı ve neden buralar olduğu hakkında düşünmeyi gerektiriyor. Ama hipotez kurmak tek başına yeterli değil. Gidip bizzat bu hipotezleri denemeniz gerekir. Bu noktada sık düşülen iki hata var diyebiliriz: İlki sonsuz hipotezler kurarak hiçbir deneme yapmamak. İkincisi, düşünce ve analizden uzak sonsuz bir “örgütlenme” çağrısı. Milyon tane rastlantısal deney yapıp sonuçları asla kaydetmemek ya da kaydetsek bile bunları asla bütünsel bir şekilde incelememek gibi.

Hipotez kurmak derken de neden bahsettiğimiz konusunda net olmak gerekiyor. Çoğu insan “Komünist devrimin başarısının temel unsuru kimler olacak?” sorusunu, “Komünist devrime çıkış noktasında kimler en bağlı olacak?” sorusu ile bir görüyor, ama esasen bunlar ayrı meseleler. Tam da burada lojistik sektöründeki işçiler hakkındaki kafa karışıklığı ortaya çıkıyor. Hatta bunu “asli proletaryanın” herhangi bir tanımına doğru da genişletebiliriz. Bu sektörlerdeki işçiler arasında örgütlenme sağlamak kesinlikle stratejik olarak çok önemli. Onların çalıştıkları şirketlerin kapanması, üretim zincirinde domino taşı etkisi yaratıyor, büyük depoların (ve aynı zamanda okulların ve hastanelerin) olduğu bölgeler Amerika’nın birçok şehrinde coğrafi olarak işçi nüfusunun en yoğun olduğu yerler ve de özellikle lojistik sektöründeki işçilerin komünist örgütlenme açısından tarihsel olarak önemli bir rol oynadığı biliniyor. 

Yani lojistik işçilerin eninde sonunda başarının ayrılmaz bir parçası olacağını söyleyebiliriz. Ama bu, onların örgütlenmeye daha istekli olacağını söylemek ile aynı şey değil. Lojistik işçilerin komünizme dair daha açık olduklarına dair ortada bir kanıt da yok. Kitapta değindiğim nokta şuydu: Amerika’da huzursuzluğun olduğu bölgelerin, yoksullaştırılmış kenar mahallelerde, her geçen gün artan sayıda genç insanın katıldığı isyanların yükseldiği alanların lojistik endüstrisinin yayıldığı coğrafyalarla kesişmesi manidar.

Bu konu kitapta tam olarak net değildi sanırım ama burada netleştirmeye çalışayım: Lojistik işçilerinin büyük kitlesel grevler organize edeceğini öngörüyorum demek istemiyorum. Bunun yerine şu soruyu soruyorum: Polis cinayetlerine isyan eden bir grup gencin başlattığı hareketler yavaş yavaş kent çeperlerinde ve kent dışı alanlarda odaklanıyor gibi gözüküyorsa, bu isyanların lojistik altyapı alanları ile kesişmesi ve etkileşime girmesi için daha ne kadar zaman gerekiyor?

Kriz ve çöküş

Benzer şekilde, bir sonraki ekonomik kriz vurduğunda ya da şirketlerdeki teknolojik gelişmeler sonucu istihdam azaldıkça bu işçi sınıfı mahallelerine ne olacak? Şu anda ekonomik olarak aktif, lojistik sektörüne bağlı kent dışı alanların bazılarında eğitim düzeyi düşük işçilerin iyi maaş ödeyen işler bulabildiği yönünde bir gerçeklik var. Tabii ki ücretleri daha da yüksek olabilir ve işyerindeki olanaklar geliştirilebilir. Fakat insanların, kitabın son bölümlerini okuduklarında işçilerin marjinal maaş artırımı talebi ve işyerindeki sağlık koşullarına dair istekleri dolayısıyla lojistik sektöründen yeni bir işçi hareketinin doğacağını söylediğimi düşünmelerini biraz absürt buluyorum. Tabii bu istekler karşılanabilir ve kesinlikle sektör içinde artan bir örgütlenme de olacaktır. Ama demek istediğim şey bu değil. Sonuç olarak hinterland bölgelerinden aktardığım hikayelerin çoğu depolarda çalışmak hakkında değil. Evsiz ya da hapiste olmak hakkında. Sonuç olarak kitap kriz ve çöküş ile alakalı. Esasen her şey sekteye uğradığında bu yerlere ne olacak, yeni gelecek işsizlik dalgaları buralarda nasıl bir hava yaratacak diye soruyorum. Başka yerlerden buraya göçmüş ebeveynleri ile bu çevrelerde doğup büyümüş genç kuşakların davranışları arasında ne gibi farklılıklar görebileceğiz?

Lojistik işgücünün belirli sektörleri içinde tabandan ve kendiliğinden örgütlenme eğiliminin güçlü olması dolayısıyla komünist örgütlenme girişimlerinin buralarda daha etkili olma potansiyeli olduğu düşünülebilir. Diğer yandan The Bessemer, Alabama sendikalaşma kampanyası, geleneksel bir sendikacılığın burada iyi bir strateji olmayacağını gösteriyor. Bunun birçok sebebi var. Benim tecrübelerim işçilerin sendikanın haklarını ne kadar koruyabileceğine dair şüpheleri olduğunu gösteriyor ve bunda haklılar da. Çünkü Amerika’daki sendikalar özlerinde etkisizler. Dolayısıyla buralarda örgütlenme fikrinin pratikte denenmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim hissiyatım bu bölgelerdeki lojistik işçileri arasında ev kiralarının düzenlenmesi ve [pandemi sürecinde] askıya alınması için oluşturulan kiracı örgütlenmelerinin bahsettiğimiz sendikal örgütlenme çabalarına kıyasla daha başarılı olduğu yönünde. Bu başarı hem eylemlilik sürecinde radikal fikirlere yönelen insanların çokluğu açısından hem de bu eylemler sonucunda elde edilen kazanımlar açısından ortada. Kiracı birlikleri ve mahalle örgütlemeleri toplu şirket kapanmalarında, geniş işsizlik dönemlerinde ve iklimsel kriz anlarında daha fazla altyapısal soruna çare olacağı için stratejik olarak bu kent çeperi alanlarda daha fazla potansiyele sahip olabilir. (e-komite)

[Sürecek]

(*) Ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur.

(4) 26 yaşındaki Afro-Amerikalı bir kadın olan Breonna Taylor 13 Mart 2020’de Louisville, Kentucky’de evinin önünde polisler tarafından vurulmuştu.

(5) “Asli Proletarya” kavramı işçi sınıfı içerisindeki iş bırakması halinde çok geniş alanların gündeliğini sekteye uğratma kapasitesine sahip, lojistik gibi sektörlerin işçilerini ifade etmek için kullanılıyor. 

(6) Tarihsel Parti kavramı Marx’ın ulusal sınırları aşan, enternasyonel düzeyde bir toplumsal ayaklanmalar ve huzursuzluklar sürecine verdiği isim. Henüz formel olarak örgütlenmemiş, başka bir düzen talebinden yoksun bir kitlesel itiraz dalgasına işaret ediyor.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar