Küresel Hinterlandın Hayaletleri -III

Küresel Hinterlandın Hayaletleri -III

Pandemi döneminde, normalde dünyanın nasıl işlediği hususunda gerçekten fazla düşünemeyecek kadar meşgul olan milyonlarca insan aniden işlerinden atıldılar ve baktıkları her yerde acil politik sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Olağanüstü halden bir yıl sonra bu daha da açık hale geldi. Ama ne olursa olsun bu büyük bir değişim ve işler nihayetinde buraya varacaktı fakat bence pandemi zaman çizelgesini biraz hızlandırdı.

Ahmet Çetin & Emre Yeksan

“El değmemiş” doğa kavramı

– Hinterlandın güncel koşulları ve devrimci potansiyeli günümüzdeki ekolojik durumla da sıkı sıkıya bağlı. Artan orman yangınlarıyla birlikte ortaya çıkan afet ekonomisini, birçok itfaiye ekibi işçisinin deneyimlerinden aktardıkları aracılığıyla ustaca tasvir ediyorsun. Bugün Türkiye’de rejimin yoğun baskısına rağmen, kırsal bölgelerde en fazla öne çıkan mücadeleler ormansızlaştırmaya ve HES’lere karşı verilenler. Ayrıca Fransa’daki ZADlar (7) gibi dünya çapında hareketler ve işgal girişimleri de var. Bu mücadeleler ve onların küresel hinterlanddaki sınıf çatışması üzerindeki muhtemel etkileri hakkında ne düşünüyorsun?

– İnsanlar genelde bu konuda çok da fazla bilgiye sahip değiller ama aslında geçen yüzyılda ABD’de ortaya çıkan erken çevre hareketleri, kitlesel temelini madencilik-petrokimya sektörlerindeki işçiler arasında ve onlara bağlı topluluklar içerisinde bulmuştu. Yerli örgütleri dışında, örneğin sürdürülebilir ormancılığın erken savunucularından bazıları Amerika’nın Uluslararası Ağaç İşçileri Sendikası gibi yapılardı. Genelde, 20. yüzyıl sonlarının çevre politikaları üzerinde etkili olan, bu kırsal işçilerin uzaktaki kentlilerle çatışan yıkıcı bir işçi grubu olduğu fikri aşırı basit ve birçok olay özelinde de düpedüz yanlıştı. 

Ancak, kentli kitleler arasında yaygınlaşan ve hem federal hem de eyalet hükümetlerinin müdahalesini harekete geçiren bir tür “çevreciliğin” bu mücadelelerden az ya da çok hâkim bir pozisyonda ortaya çıkan tek “çevrecilik” olduğu doğruydu. Bu, bugün elimizde kalan temel “çevrecilik” biçimi ama açıkçası böyle adlandırılmayı pek hak etmiyor. Çünkü bu tarz bir çevrecilik şu iki yaklaşımın hakimiyeti altında: Bilgisiz (ve derinden yerli-karşıtı) “el değmemiş” doğa kavramı ve kırsal işçiler ile taşra yoksulluğuna yönelik derin bir hınç. Öyle ki, bu hınç topluluk ormancılığını, (yaygın kontrollü yangınlar ve yem bitkileri ekimi dahil) yerli arazi yönetimini karalamaya ve kırsal kesimin geçim araçları talebini tamamen kötülemeye eğilimli. Elbette şunu da eklemek gerek, bu çevre aktivizmi belirli bir kentsel sanayici alt kümesi tarafından fonlanıp finanse edildi.

Özellikle Amerika’da bu şu anlama geliyordu; barajları kaldırmak için ya da daha fazla ormansızlaştırmaya ve yeni madenlerin açılmasına karşı geçtiğimiz on yılda verilen mücadelelerin çoğu, bölgede yaşayan (ve bunların bazı sonuçlarından en doğrudan biçimde mustarip olan) daha yoksul insanları, bazı federal ajanslarla kazançlı işleri olan ve yerel bir azınlıkla birlikte projeye karşı çıkan (ve genellikle uzak şehirlerden olan) yabancılarla karşı karşıya getirme eğilimindeydi. Bu karşıtlığın da temelinde, böylesi bir projeye muhalefet edenlerin, kırsal alanlarda yaşayanlara herhangi bir geçim modeli sunamaması vardı. Bu bölgelerdeki insanlar arka bahçelerinin bir kerestecilik şirketi tarafından talan edilmesini kesinlikle istemezlerdi. Ama, daha önce başka bir yerde de söylediğim gibi; ekonomi bir rehine pazarlığı durumudur. Buralarda yaşayanlar, bu dünyada hayatta kalmak için bir işe ihtiyaçları olduklarını biliyorlardı. Bu durum, kitapta ortaya koyduklarım açısından çok önemli, çünkü bu bölgelerdeki insanları aşırı sağa çekmeye yardımcı olan şeyin, canlanan kırsal sanayi ve tarımdaki iş yanılsaması olduğuna dikkat çekiyorum. Bu sağ örgütlenmelerin gerçek finansman kaynaklarının buralardaki küçük sanayiciler (madencilik, çiftlik ve kerestecilikle uğraşan küçük ölçekli işletme sahipleri) arasında bulunabilmesi tesadüfi değil.

Şimdi bununla birlikte, verdiğiniz diğer örnekler bu muammadan muhtemel bir çıkış yolu gösteriyor gibi görünüyor. ZAD’lar kesinlikle ilgi çekici çünkü bu yaygın eğilime karşı bir örnek oluşturuyor. Bunu hem o bölgenin yerli halkını mücadeleye dahil edebildiği için hem de başlangıçta “yabancı” olanların çoğunu, artık bu şekilde tanımlanmalarını ortadan kaldıracak kadar çok zaman ve çaba harcamaya sevk ettiği için başarıyor. Dolayısıyla bu hareketler, belki de uzak hinterland içinde örgütlenmek için bize önümüzdeki yollara açılan bir pencere verebilir. Ama hala oldukça sınırlı oldukları görülüyor ve başarılarının çoğunun da onlara dahil olan farklı fraksiyonlar arasında daha kolay bir ittifakın kurulmasına izin veren raslantısal faktörlere bağlı olduğu düşünülebilir.

Pandeminin doğurduğu komünal dayanışma pratiği

– Geçen sene Kovid pandemisi ve karantina süreci hakkında “Taçlı Veba” adında bir makale yazmış ve o makalede Chuang’ın “Sosyal Bulaşma” adlı yazısından şu pasajı alıntılamıştın;

Tuhaf bir şekilde, bu öznel deneyim biraz da kitlesel bir greve benziyor. Ama kendiliğinden olmayan, yukarıdan aşağıya karakteri ve özellikle istem dışı olarak insanları birbirinden keskin biçimde uzaklaştırmasıyla, nasıl ki önceki yüzyılın gerçek kitlesel grevleri kendi dönemlerindeki çelişkileri açık biçimde aydınlattıysa, bu deneyim de bizim kendi boğulmuş politik durumumuzun temel muammalarını görünür kılıyor. O yüzden karantina, komünal özelliklerinden arındırılmış ancak yine de hem ruha hem de ekonomiye derin bir şok etkisi verme yeteneğine sahip bir grev gibi.”

Bu oldukça güçlü ancak tartışmaya açık bir ifade. Makalenin sonunda ayrıca pandeminin doğurduğu komünal dayanışma pratiğini, komünizm fikrine kısa bir açıklık olarak tanımladın. Bu bize Benjamin’in mesiyanik anını ya da Jameson’ın “içlerinden başka bir gelecek resminin ve bambaşka bir zamansallığın görünür olduğu” ütopyacı çatlaklarını hatırlatıyor. Afetler böylesi bir potansiyele sahip olabilir mi? Bir yıllık olağanüstü hâl sonrasında bu durumu şimdi nasıl görüyorsun? Pandeminin küresel hinterland üzerindeki etkileri neler oldu?

– O makaleyi George Floyd isyanından önce yazmaya başlamıştım ve bu baştan sona aklımın bir köşesinde dırdır eden bir endişeydi. Ya bu alıntı biraz fazla iyimserse? Ya kapanmanın etkileri yalnızca olumsuzsa? Ve akabinde makale basıma gitmeden hemen önce yaz isyanları alevlendi ve anladım ki bu duygu haklı olmaktan da öteydi. Kapanma deneyiminin bu isyanı koşullandırmada son derece önemli olduğunu söyleyebilirim. Çünkü normalde dünyanın nasıl işlediği hususunda gerçekten fazla düşünemeyecek kadar meşgul olan milyonlarca insan aniden işlerinden atıldılar ve baktıkları her yerde acil politik sorunlarla karşı karşıya kaldılar. 

Olağanüstü halden bir yıl sonra bu daha da açık hale geldi. Genel kamusal söylemin ve temel siyasi tahayyülün ne ölçüde dönüştüğü konusunu ne kadar vurgulasak az. Önceleri sadece radikal aktivistler içinde çok küçük ve marjinal grupların odağa aldığı polis kurumunun kaldırılması gibi başlıklar şimdi ana tartışma konusu haline geldi. Açıkçası bu, bu kavramların sulandırıldığı ve muhafazakar bir ahlakî paniği körüklemek için kullanıldığı anlamına da geliyor. Ama ne olursa olsun bu büyük bir değişim ve işler nihayetinde buraya varacaktı fakat bence pandemi zaman çizelgesini biraz hızlandırdı. Hatta sadece birçok insanın her gün çalışmak zorunda kalmadan hayatta kalabildikleri bu kısa dönemi yaşamış olduğu gerçeği bile çok büyük bir şey.

Amerika’da işsizlik maaşı almanın oldukça zor olduğunu hatırlatmakta fayda var. Birçok muhafazakarın alabiliyormuşsunuz gibi düşündüğü gerçeğini bir tarafa bırakırsak, “kamu yardımı almak” artık imkansız. Çalışmayı bırakır bırakmaz bir geliriniz de kalmıyor. Ve birçok insan bunun hayatın doğal ve kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ikna olmuş durumdaydı. Fakat birden bütün bu insanlar temel bir kavrayışla yüzleştiler; bizim, kolektif olarak herkesin ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizden fazlasına sahip olduğumuz ve bunun, düzenli olarak hatırlatmayı başaramadığımız bir politik gerçeklik olduğu.

Tüm bunlar mümkün olanın gerçek ufkunun yalnızca felaket ve ayaklanma anlarında belirebileceğine dair temel komünist iddianın da birer örneği aslında. Afetlerin böyle bir potansiyele sahip olup olmadığını sormuşsunuz; ben de bunu ancak afetlerin mümkün kılacağını söylüyorum. Çünkü yalnızca her şeyin tıkırında gidişini sekteye uğratan o devasa arızalar gerçek bir umudun taşıyıcısı olabilir. Değişim artarak oluşmaz, eşik kabul edilecek vakalarla birlikte ortaya çıkar ve noktasaldır. Ve statükodaki bu ani yarılmaların, statükonun içinde kök salmış herhangi bir perspektiften felaket gibi görünmesi ise kaçınılmaz. Ama biz komünistler umutlarımızı ve beklentilerimizi şeylerin şimdi nasıllarsa öyle kalacakları ve zamanla azar azar değişecekleri varsayımına dayandıramayız. Bu, kademeli ilerlemenin hızı konusunda birbirleriyle anlaşamasalar da merkez siyasetin ve sosyal demokratların kaybetmeye mahkum ortak denklemidir. Biz ise bunların yerine kırılma anlarına güveniriz. Çünkü onlar, insanların kolektif olarak her şeyi olduğundan farklı biçimlerde de yapabilme kapasitesine sahip olduğunu ve net şekilde herkesin ihtiyaçlarını karşılayabileceğimizden daha fazla maddi kaynağa sahip olduğumuzu ispat eden anlardır. Elbette aynı zamanda, içinde bir kudretin inşa edilebileceği ve çoğaltılabileceği belirli tarihsel yarıkları da temsil ederler.

Nomadland eleştirisi

– Hinterland kitabın, senin çölde, ormanlarda ve iç eyaletlerde işçi olarak deneyimlerini paylaştığın bir dizi otobiyografik bölüm de barındırıyor. Geçtiğimiz aylarda Nomadland filmi hakkında yazdığım bir makalede (Emre), kitabına atıfta bulundum ve senin işçi sınıfının durumuyla alakalı tasvirlerinle filmdeki sınıf temsilini karşılaştırıp filmin yaklaşımını eleştirdim. Nomadland’ı ve onun sinema endüstrisindeki başarısını nasıl yorumlarsın? ABD işçi sınıfına dair senin bildiklerinle filmdeki temsil ne kadar örtüşüyor? 

– Nomadland’ın kitap versiyonun yazarıyla, İkiz Şehirler’in dışındaki Amazon ikmal merkezinde örgütlenme çalışması yürüten genç kadınların konuşmalarının öne çıktığı bir işçi konferansında tanışmıştım. Bence yalnızca bu bağlamın kendisi bile kitap olan Nomadland ile film olan Nomadland arasındaki önemli zıtlığı göstermeye yeter. Ve bu, ilerici, hatta “sosyalist” perspektiften gelen ve “işçi hareketini” ya da sınıfı her nasıl tanımlıyorlarsa onu destekleyen akıllı ve özenli yaklaşımların dahi sistem tarafından içerilmesinin ne kadar kolay olduğunun bir kanıtı.

Burada ironik olan şu: söz konusu sisteme içerilme Chloe Zhao tarafından gerçekleştirildi ve kendisi, küçük çaplı bir Pekin milyoneri ve dünyanın en büyük endüstriyel holdinglerinden birinde eski yönetici olan babası Zhao Yuji’nin servetinin varisi. Dolayısıyla Chloe Zhao küresel Çin diasporik burjuvasının önemli bir parçası ve o her ne kadar “isyankâr” olduklarını düşünse de, filmlerinin hâkim sınıf ideolojisini açıkça yansıtması şaşırtıcı değil. Bu “isyan” tabii ki acınası bir zengin çocuğu davranışı seviyesinde; yani tamamen kültürel olan bir şey, bireysel olana dair narsistçe bir tapınma. Ama bunlara ek olarak bu örnekte, yarı-feodal bir şirket tapınmasının daha iğrenç göstergeleri de mevcut. 

Eğer filmler hakkında konuşuyorsak, halihazırda Nomadland’a yönelik neredeyse mükemmel bir sinematik karşı örnek var. Bu film, benim büyüdüğüm ve Hinterland’da genişçe üzerine tartıştığım bölgeyle birebir aynı yerde çekilen, Kelly Reichardt’ın 2008 yapımı filmi “Wendy ve Lucy”. Gerçekten hem proleter yaşamın hem de genelde Amerika’ya ve de kuzeybatı hinterlandına özgü duygusal manzaranın en doğru portlerinden birisini sunuyor. Zhao’nun filmi özünde Amerikan sınır mitini (8) canlandırıp Amazon gibi firmaların kurumsal altyapısı tarafından sağlanan daha yeni, daha yalın ama daha üzücü bir kendine yetebilen yerleşimci hikayesi yaratırken, Reichardt’ın filmi beyaz yerleşimci ütopyasının çöktüğü gerçeğini bunun karşısına koyuyor ve bunu -tam olarak bu ütopyayı-, kendine kurucu model olarak alan Oregon coğrafyasında yapıyor. Başka bir deyişle, bu Nomadland’a yönelik mükemmel bir karşı tavır çünkü sınırın kendisinin şimdi hepsi çökmüş olan küçük ekonomik baloncuklar tarafından desteklenen bir serap olduğunun yavaşça kavranmasını, basit, doğru ve yıkıcı neorealist detaylarla tasvir ediyor. Sadece bugün gidilecek bir yerin kalmadığını değil aynı zamanda aslında öyle bir yerin hiç olmadığını gösteriyor.

Karanlıkta bir şeyler bize doğru yuvarlanıyor…”

– Kitabı güçlü bir tahminle bitiriyorsun: Komün olmayacak çünkü burası 1871 Paris’i değil. İkili İktidar olmayacak çünkü burası 1917 Rusya’sı değil. Otonomi olmayacak çünkü burası 1977 İtalya’sı değil. Ben bunu 2017’de yazıyorum ve neyin geleceğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey karanlıkta bir şeylerin bize doğru yuvarlandığı ve dünyanın birden fazla şekilde sonra erebileceği.” Hinterland’ın yayımlanmasından 3 yıl sonra, hissettiklerinde ya da gördüklerinde herhangi bir değişiklik var mı?

– Kesinlikle bir şeylerin parıltısını görebilmeme sebep olacak kadar çok şey oldu ama bugün komünizm için gelecekte neyin mümkün olduğu belirsizliğini koruyor. Kesinlikle henüz ona verilecek bir isim yok. Fransa, Hong Kong, Kolombiya, Şili, Sudan, Nijerya, ABD vb.’deki büyük ayaklanmalar, büyüklükleri, kapsamları ve taktiksel atılımları açısından yüreklendirici olsalar da birçok yönden hala nispeten biçimsizdiler. Bu önemli bir entelektüel heyecana sebep oldu -ve yukarıda cümledeki uyarıcı ifadelerime rağmen kesinlikle önemli tarihi emsalleri var: Örneğin Avrupa’daki 1848 ya da Doğu Asya’daki 1910’lar -ama bu, etten kemikten bir siyasi hareketin ortaya çıkmasıyla aynı şey değil. Dolayısıyla bu soruyu şimdilik burada olduğu biçimde bırakmayı tercih ediyorum: Hâlâ bir soru olarak.

Çeviri: Ahmet Çetin, Ayşe Irmak Şen, Emre Yeksan, Enes Köse, Moon

(7) Savunulacak Bölgeler (Zones à Defendre) Fransa’da birçok bölgede doğal alanların yok edilmesine ve kaynakların talanına karşı bölgenin yerlileri ve oraya gelen ekoloji mücadelesinden eylemcilerin birlikte kurduğu işgal ve savunma alanlarını genel adı.

(8) Sınır Miti, Amerika’nın Avrupalılar tarafından sömürgeleştirme sürecinde ortaya çıkan ve batıya doğru sınır genişledikçe Amerikan doğasını ucu bucağı olmayan bir fırsatlar coğrafyası olarak gören ulusal anlatı.

e-komite


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar