Mevzu Boğaziçi değil, direnişin ve mücadelenin kendisi

Mevzu Boğaziçi değil, direnişin ve mücadelenin kendisi

Boğaziçi öğrencilerinin ilk sloganını hatırlatalım, “Boğaziçi’ni Bimeks İşçileri Yönetsin”. İşte bütün mevzu böylece toplumsallaşmaya başladı. Direnişin aynı zamanda işçi sınıfını da kesen bir noktası var. Kadınları kesen bir noktası var, kadın katillerini koruduğu gibi Melih Bulu’yu koruyan devleti görmekteyiz.

Melih Bulu’nun tepeden inme bir şekilde Boğaziçi rektörlüğüne atanması ve ardından patlayan öğrenci eylemleri sürecinde Ankara’da üçüncü eylem için Üniversite Dayanışması 2 Şubat Salı günü Çankaya Belediyesi önüne çağrı yaptı.

Eylem, bir polisin “Aşağı Bak!” demesi üzerine “Aşağı Bakmayacağız!” şiarı etrafında örgütlendi.

Saat 14.00’te Çankaya Belediyesi önüne yapılan çağrıdan sadece 1 saat önce bütün Ziya Gökalp Caddesi, caddeye çıkan bütün ara sokaklar, polis arabaları ve çevik kuvvetçe tutulmuştu. Toplanmanın imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Eylemi başlamadan bitirmeye çalışan devlet, hiç beklemediği bir tabloyla karşılaşmak üzereydi.

O saatlerde polis Kızılay Meydan’daki KOTON Mağazası önünde bulunan LGBTİ+’lara müdahale ve gözaltı yapmaya çalışınca eylem fiilen başlamış oldu. Eylemcileri kaba dayakla eylemden vazgeçireceğini, insanların kafasını, kolunu kırarak korkutabileceğini düşünen devletin, tüm Kızılay’ı eylem alanına çeviren gençler karşısında eli ayağı birbirine dolaştı. Kızılay Meydan’da trafiği kapatan gençlere nasıl müdahale edeceğini bilemediğinden yarım saat gözaltına alamamış, aldıklarının ise kaba dayak yanında, ters kelepçe işkencesiyle canlarını yakmak istemişti. Her şeyi gerçekten göze alan gençler karşında, devlet gençlere “direnmişti”.

Karşılıklı bir mücadele vardı alanda, birbirini yoldaşça koruyan gençler ve onlara bütün silahlarıyla saldıran devlet… Devlet şiddet uygulamaya çalıştığı gençlerden adeta şiddet gördü. Her zaman olduğu gibi, “döverek, ezerek bu işi bitiririz” kafasıyla insanları alandan uzaklaştıramayacağını anlamış olacak ki 5 Şubat günü yapılan eylemde daha çok gözaltı değil alanı gaz sıkarak boşaltma tarzında bir müdahalesi vardı.

2 Ocak’tan başlayarak kayyum Melih Bulu skandalından beri süren direnişin aslında bütün toplumun direnme geleneğin dile gelişi olduğunu görüyoruz. Mevzunun patlak vermesi, 3. Havalimanı inşaatında çalışan işçilerin öfke patlamasına benzetilebilir belki. Ancak gelinen süreçte 3. Havalimanı direnişini bir yönüyle aşan bir nokta var: Direnişin toplumun farklı kesimlerinde öfke ve yankı uyandıran bir direnişe dönüşmesi!..

Boğaziçi öğrencilerinin ilk sloganını hatırlatalım, “Boğaziçi’ni Bimeks İşçileri Yönetsin”. İşte bütün mevzu böylece toplumsallaşmaya başladı. Direnişin aynı zamanda işçi sınıfını da kesen bir noktası var. Kadınları kesen bir noktası var, kadın katillerini koruduğu gibi aynı zamanda Melih Bulu’yu koruyan devleti görmekteyiz. Binlerce polisi okulun etrafına konumlandırırken sanki ABD Başkanı okuldaymışçasına çatılara keskin nişancılar yerleştirmesi bunun göstergesi. LGBTİ+’ları antipatik olarak sergileme, onlarla ilgili ağza alınmayacak laflar ederek toplumu kutuplaştırma ve direnişi sahiplenenleri toplum nezdinde kötü gösterme çabası var.

Demokratik haklarını kullanmak isterken gözaltına alınan herkesi “terörist, sapkın, din düşmanı” gibi yaftalarla, LGBTİ+’ları sapkın terörist gösterip tankla topla gözaltına alırken, AGD’lilerin basın açıklamasına dokunmayıp IŞİD zihniyetlerini açıkça ortaya koymalarına rağmen en ufak bir soruşturma açmayan devlet bize şunu göstermiştir: Size düşmanım ben!

Bizler bu ülkede onlardan önce de vardık. Onlar dokunulmazlık zırhını kuşanıp askeri-polisi-bekçisiyle, sivil faşistleriyle üzerimize gelmeye devam ettikçe toplumsal direniş büyümeye devam edecektir. 15 Temmuz’dan bu yana eline geçirdiği polis gücünü kullanarak başta Kürt halkı, kadınlar ve gençler olmak üzere toplumun her kesiminin başını aşağıya eğmeye çalıştı. O koltuğu kazandığı için orada “demokratik” bir şekilde oturduğunu sanıyor, ama demokratik olmayan yöntemlerle binlerce kişinin ekmeğini elinden aldığını, okullarda anadilini engellediğini, tecavüzcüyü koruduğunu, hayvan ve doğa katliamı yapanları savunduğunu bilmediğimizi sanıyor. Beş dangalak müteahhitin istediklerini hukuksuzca yapmalarına göz yumup çete liderlerini cezaevinden çıkarıp ‘little’ faşist Bahçeli ile sağa sola küfretmelerinin de demokratik olduğu düşüncesinde…

Mevzu benim için Boğaziçi değil. Benim için hiçbir zaman önemi olmayan bir okul. Yakınından geçmedim, kazanma hayali bile kurmadım. Mevzu benim için direnişin ve mücadelenin kendisidir.

Boğaziçi’nde gördüğüm direniş, bana Gezinin başlangıç zamanlarını hatırlatıyor. Devrimciler olarak bizlerin “hazırlıklı değildik yoksa bambaşka yerlere giderdi bu iş dediğimiz” Gezinin başlangıcını… Lakin daha o kadar büyümedi mevzu. Ben devlet olsam geri adım atıp Melih Bulu’yu görevden alır ve -öğrencilerin istediği şekilde- demokratik bir biçimde rektör atardım.

Ama ben devlet değilim ve Tayyip bu işten geri adım atarsa işin ucunun kendisine ve yaveri Bahçeli’ye kadar uzanacağının biliyor!.. İşte bu yüzden tankla ve topla bu kadar azgınca saldırıyorlar, gözaltına aldıkları her genci bu kadar acımasızca dövüp işkence görmelerini istiyorlar, korktukları için saldırıyorlar!

Varsın saldırsınlar, zulmün önünde baş eğmedik eğmeyeceğiz de, tıpkı Pir Sultan Abdal gibi…

[Ankara’dan bir tanıklık]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar