Migros depoları, işçi ve kadın işçi olmak!

Migros depoları, işçi ve kadın işçi olmak!

Kadın işçiler, direnişin önemli bir dinamiği. “Kadınlar zor karar verir ama verince de çok kararlı olurlar değil mi?” diye sorduğumuzda heyecanlanarak ve gururla “evet, aynen öyle” diyorlar.

Migros’un Şekerpınar Deposu’nda çalışan kırk işçi, kölece çalışma koşullarına, onurlarının ezilmeye çalışılmasına, aşağılanmaya, mobbinge, sağlıksız çalışma ortamına, zorla çalıştırılmaya, hak gasplarına isyan ettikleri ve Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası’na (DGD-SEN) üye oldukları için ücretsiz izne çıkarıldı. İçlerinden üçü-aynı zamanda sendikal faaliyetin öncüleri-, Gebze’deki depodan oldukça uzak yerlere sürülmeyi kabul etmeyince KOD 29 (ya da 25/2) denilen o maddeden işten atıldılar. Son zamanlarda daha sık duyduğumuz ve giderek sistematik bir saldırı niteliği kazanan bu madde, işçinin sadece tazminat ve diğer haklarının gasbı anlamına gelmiyor. Bununla birlikte ve belki de daha önemlisi, ömrü boyunca sırtında taşıyacağı bir damga manasını taşıyor. Çünkü meali, “Yüz kızartıcı suç!”.

25 gündür depo önünde direnen Migros işçileri de hem tazminat haklarının gasbı ve günlük 39 TL’ye talim etmenin dayatılması anlamına gelen ücretsiz izin sopasına hem de pandemi sürecinde işten çıkarmak yasak denilip, mevcut yasalarda patronların istedikleri gibi kullanabileceği Kod 29 gibi uygulamalara karşı büyük öfke duyuyor: “Onlar her şeyi evirip, çevirip kendi çıkarları için kullanıyorlar” sözleriyle bu öfkeyi olduğu kadar, süreçte edindikleri sınıf bilincini de ifade ediyorlar.

Anadolu Grup’a ait Migros’un Şekerpınar’daki deposu önünde süren direniş, sendikanın içerdeki örgütlülüğünün protokol imzalayacak eşiğe yaklaşmasının ardından düğmesine basılan işçi kıyımı ve onun bir başka biçimi olan ücretsiz izin dayatmasıyla başladı. Bu arada işçilerin yaslanacağı bahçe çitleri bile kesildi, çadırlarını kurdukları alanlara her defasında kamyonlar çekildi. İçerdeki işçilereyse hem baskı uygulandı hem direnişin de gücüyle belirli iyileştirmelere gidilerek, ağızlarına bir parmak bal çalınarak sendika ve direnişçilerle ilişkilerinin kesilmesine çalışıldı.

İşçilerin karşısındaki patron temsilcisinin de oldukça ilginç ve aslında ibretlik bir kişisel tarihi var. Şimdilerde müdür olarak karşılarına çıkan bu şahıs, ‘80’li yılların sonunda Migros’a Tezkoop-İş’in girmesine öncülük eden isimlerden biri. Yani, işçi sınıfının içinden gelip ona yabancılaşan ve ondan-o mücadeleden öğrendiği her şeyi şimdi saflarında yer aldığı patronlar lehine kullanan bir iltihakçı, ihanetçi!

Direnişlerinin 22. gününde ziyaret ettiğimiz Migros işçileri, en çok sınıflarını satanlara öfkeliler. Bunların başında müdür geliyor, ama işyerindeki hiyerarşik zincirin yönetici konumunda olan tüm isimlerine de aynı öfkeyi duyuyorlar. “İnsan geldiği yeri unutmamalı” sözüyle özetlenen bu öfke, aynı zamanda belki de hayatlarında ilk defa yaşadıkları bir direnişin kazandırdığı sınıf bilincin başka bir ifadesi oluyor.

Kadın işçiler, direnişin önemli bir dinamiği. “Kadınlar zor karar verir ama verince de çok kararlı olurlar değil mi?” diye sorduğumuzda heyecanlanarak ve gururla “evet, aynen öyle” diyorlar. Aile, çocuk, geçim derdi herbiri için ciddi bir kıskaç. Direniş çadırına gelme süreçlerini ve “aileleriniz nasıl karşıladı” diye soruyoruz. Muhafazakar ailelerden geldikleri anlaşılan işçiler, “Elbette önce şaşırdılar, yadırgadılar. Yapamazsınız-edemezsiniz dediler. Ama sonra yapabildiğimizi gördüler, kendi olanakları ölçüsünde destek vermeye başladılar” diye anlatıyorlar.

Migros depo önünde günlerdir direnen kadın işçiler, cıvıl cıvıl ve oldukça kararlılar. Çünkü çalışırken onlar hep özel muamele görmüş. Boyları dalga konusu olmuş, şefler kendilerine “1.50’lik” ya da “raf boyu” gibi aşağılayıcı sıfatlarla hitap etmişler. Oldukça ağır olan bu iş için doğru düzgün bir araba bile verilmemiş. “Bunlarla idare edeceksiniz” diye buyrularak eski ve haliyle işi daha da zorlaştıracak arabaları kullanmaları dayatılmış.

Ölümleri, hastalıkları olduğunda yasal hakları olan izin bile kullandırılmamış. Kadın olmalarının getirdiği tüm ek külfetler, omuzlarına yüklenmiş. Çocukları kaza geçirdiğinde bile “mesai bitmeden hastaneye gidemezsin” denilmiş. İş saatleri keyfi olarak uzatılmış, ama mesailer kırpıldıkça kırpılmış. Hafta sonu çalışmak zorunda olmadıkları halde “çalışacaksın” diye buyrulmuş. “Hafta sonunu çocuklarımla geçirmek istiyorum” demeleri “Bize mi sordun doğurduğunda” gibi küstahça yanıtlarla sadece geçiştirilmemiş, anı zamanda “o zaman çalışma” denilerek işsizlik sopasıyla sindirilmeye çalışılmışlar.

Hangimizin zayıf noktaları çoksa ona yüklendiler” diye başlıyor işçilerden biri. “Mesela benim üniversiteye devam eden üç çocuğum olduğunu ve kredi borçlarımın bulunduğunu, eşimin trafik kazası nedeniyle bir süre çalışamadığını biliyorlardı. Bunu bilmeleri her türlü angaryayı dayatmaları anlamına geldi. ‘Ne yaparsak yapalım boyun eğer, çünkü ihtiyacı var’ diye yaklaştılar” şeklinde özetliyor ve öfkesini, onurunun sayısız kez incitilmesini “onlar insan değil” sözleriyle adeta haykırıyor.

Pandemi sürecinde zorunlu mal ve hizmet üretimin yapıldığı alanlarda genel olarak işçilerin, özel olarak da kadın işçilerin neler yaşadıkları az çok biliniyor. Mesailerin uzatıldığı, angarya işlerin çoğaltıldığı, esnekliğin tepe tepe kullanıldığı, işçilerin salgından korunması için hiçbir önlemin alınmadığı sayısız örnekle yansıdı. Migros depoları bu açıdan gerçek bir prototip. Okuduğumuz ya da parça parça dinlediğimiz her şey bu depoda sahici bir bütünlük kazanıyor. İşçiler bu durumu, “Oldukça berbat koşullarda çalıştırıldık. Ne hijyen, ne mesafe… Onu bırakın kullandığımız tuvaletler bile hastalık saçan mekanlardı. En azından pandemi döneminde bunları düzeltmeleri gerekirdi, ne gezer” diye başlıyorlar.

Tuvaletin deponun dışında olduğunu, kamyoncuların da park alanı olan bu tuvaleti onlarla birlikte kullandıklarını, bu nedenle kadın işçiler olarak sorun yaşadıklarını, gece mesaisinde tuvalete tek başlarına gitmek istemediklerini, yanlarında arkadaşlarından birinin gelmesini istediklerinde azarlandıklarını, hatta işten kaçmakla itham edildiklerini anlatıyorlar. Pislik içindeki o tuvaletlerin lağım faresi kaynadığını, ölü farelerin klozetlerde şişip kaldığına tanık olduklarını, ama bırakalım içeriye alınmalarını temizliği için özel bir görevlinin bile bulunmadığını yaşadıkları örneklerle tasvir ediyorlar.

Tuvaletler için bir görevlinin olmadığı bu ortamda, gönüllülük temelinde temizlik yapan bir kadın arkadaşlarına bu işin adeta zimmetlendiğini, bunun karşılığında herhangi bir ücret ödememelerine rağmen sorun olduğunda onun azarlandığını anlatıyorlar. “Patronların sınırı yok” diyorlar. “Sen iyi niyetinle ne kadar çaba harcarsan onlar o kadar çok şey istiyor, bunun sonu yok!” diye ekliyorlar.

İşçilerin yaşadığı aşağılanma, mobbing, baskı, angarya o kadar çok ki… Öfkeleri de bunlarla paralel olarak oldukça derin. Konuşurlarken adeta aşağılandıkları o anları, rencide edildikleri o hakaretleri yeniden yaşıyorlarmış gibi oluyor herbiri. Hep bir ağızdan ya da biri bitirmeden diğeri söze başlayarak hangi muamelelere maruz kaldıklarını örnekliyorlar. Patronlar ve onların bir zamanlar kendileri gibi işçi olup, sonra sınıf düşmanı konumuna iltihak eden bilumum şef takımını insanlıktan çıkmış olmakla tanımlama noktasında aynı kavramları aynı anda dillendiriyorlar.

Her kadın, bu süreçte doğal bir ajitatör olmuş gibi. Yaşadıkları baskı ve katmerli sömürüyü kendi doğal dilleriyle o denli akıcı, o denli çarpıcı biçimlerde resmediyorlar ki, yıllarca sınıf mücadelesi yürütmüş ya da işçi-patron arasındaki uzlaşmaz sınıf çelişkileri konusunda sayısız kitap okumuşlar sanırsınız.

Yönetimin içerde bazı iyileştirmelere gittiğini, bunun direnişleri sayesinde gerçekleştiğini, direnişlerinden gurur duyarak ifade ediyorlar. Ama aynı zamanda kızgınlar. Çünkü iyileştirme denilen şeyin sendikal bir nitelik kazanmadan kalıcılaşmayacağını biliyorlar. Yönetimin şimdilik direnişin basıncıyla içerdeki işçilerin ağzına bir parmak bal çalarak kendi gerçek çıkarlarından uzaklaştırmaya çalışmasına kızgınlar. Buna kanan arkadaşlarını anlamıyorlar ve kendi içlerinden çıkan her ihanete en az patrona duydukları kadar öfkeliler.

İşçilere yönelik baskı, mobbing, angarya, keyfilik, rezil çalışma ortamı, aşağılanmalar dokunacağınız somutlukta bir öfke yaratmış. Duydukları bu öfkeyi, çalışma ortamlarını fotoğraflayarak tarihe kayıt düşmeye de akıtmışlar. “Belki anlattıklarımız size abartı gelebilir, ama bakın biz bu ortamlarda çalıştık, yemek yedik, tuvalete gittik!” diyerek fotoğrafları, video kayıtlarını gösteriyorlar. Yağmur yağdığında su baskını yaşanan depoda ayaklarının sular içinde kaldığını, ayaklarına naylon sarmak zorunda kaldıklarını, yoğun cereyan olduğu için birçoğunun soğuk havalarda hastalandıklarını, o pisliğin içinde sayısız mikroba maruz bırakıldıklarını anlatıyorlar. Hastalanmalarının ise adeta suç sayıldığını… Kadın olmaktan kaynaklı olarak bu koşullarda sık sık hastalandıklarını, ama azar işitmemek ve ücretlerinde kesintiye gidilmemesi için ses çıkaramadıklarını belirtiyorlar.

Patronlar ve temsilcilerinin sadece kendilerine değil, müşterilerine de aynı muameleyi yaptıklarını heyecanla anlatıyor, Migros’un boykot edilmesini istiyorlar. Bu konuda anlattıklarına inanılmayacağını düşünerek fotoğraflarla kanıtlama çabasına giriyorlar. Su baskınında yerlere saçılmış, çamurlaşmış tekstil ürünleri, kayıp iş “kazası” yaşamalarına da neden olacak patlamış deterjanlar, dökülmüş sabunlar, cirit atan fareler, kedilerin üzerine işedikleri koliler, pislik içinde kalmış, iade edildikleri halde yeniden yüklenen ürünler… “Migros sadece işçilerini değil, müşterilerini de insan yerine koymuyor. Az çok vicdanı olan hangi insan bunu yapabilir?” diye soruyorlar.

Migros depolarında ağır çalışma koşulları altında, her türlü aşağılanmaya maruz kalarak çalışan kadın işçilere “Bu direniş size ne kazandırdı diye sorsak, kısaca neler söylersiniz?” diye soruyoruz. Neler kazandıkları üzerine düşünmüş ve sırrını çözmüş insanların olgunluğu ve bir o kadar da heyecanıyla hep bir ağızdan konuşmaya başlıyorlar. İçlerinden biri tek bir cümleyle, “Birlikte hareket ettiğimizde başaramayacağımız bir şey olmadığını gördüm” diyor. Kardeşleştiklerini, aralarında hiçbir ayrımın olmadığını ifade ederek, “bu gücü hissettim” diye ekliyor. Bir diğeri, “Bundan sonra ister burada isterse başka bir işyerinde, asla boyun eğmeyeceğim. Ben ne kadar eğersem o kadar ezdiklerini anladım. O nedenle de daha işin başında kendi onurumu da koruyacağım sınırlar çekeceğim” diyor. Bir diğeri, “Biz artık nereye gidersek buradan öğrendiklerimizi taşıyacağız” vurgusuyla direnişin kazanımlarını özetliyor.

İşçiler gururlu ve bir o kadar da umutlu. Biz gittiğimizde Çalışma Bakanlığı’ndan müfettişler, depoda kontrol yapıyordu ve bu 4 gündür sürüyordu. “Direnişimiz sayesinde” diyorlardı. Somut sonuçları gördükçe, dayanışmanın gücüyle buluştukça kazanmaya olan inançları da pekişen ve “kazanmadan geri çekilmek yok” diyen Migros işçileri, destek ve dayanışmanın gücüyle kazanmalı. Kırılan onurlarını direnişin sağaltıcı gücüyle onaran bu işçiler kazanarak, sınıf mücadelesinin gelecekteki öncü güçlerine dönüşmeli. Direniş ve dayanışmanın yaşatacağı bilincini, gittikleri her yere taşıyacak bir sınıf müfrezesi olarak o havzada kendi sınıfları için örgütlenmeli, yeni direnişleri örecek öznelere dönüşmeli.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar