Olgu ve Süreçleri Okumak Var, Okumak Var

Olgu ve Süreçleri Okumak Var, Okumak Var

Yaşanan onca olumsuz deneyim ve hüsrana rağmen başlangıçta siyasal körleşmeye yol açıp sonrasında büyük hayal kırıklıkları yaşanmasına neden olan mekanik paralellikler kurma merakı, tek yanlı indirgemeci düşünme tarzı hâlâ karşımıza çıkabiliyor.

Dünyadaki gelişmeleri tek yanlı indirgemeci bir yaklaşımla okuma refleksi Türkiye solunun yerleşik alışkanlıklarından biridir.

Dünya genelinde hatta herhangi bir yerde yaşanan sarsıcı bir gelişme ya da dönemsel bir eğilim hemen Türkiye (ve bölgeye) uyarlanır. Aradaki siyasal, toplumsal, tarihsel, kültürel farklar unutularak onun neredeyse aynen Türkiye’de de tekrarlanıp yaşanılabileceğine dair tahlil ve öngörüler kaplar ortalığı. Henüz filizlenen bir yönelim söz konusuysa karşıt dinamiklerin olası reaksiyonları hiç hesaba katılmadan her şey olup bitmiş gözüyle bakılır.

Sonra hayat bütün bu iddia ve öngörüleri boşa çıkarır ama “Biz nerede yanıldık” sorusu ışığında bir muhasebe alışkanlığı olmadığı/gelişmediği için ders alınmaz. O mekanik düzlük, o tek yanlılık, farklı süreç ve eğilimler arasında kaba paralellikler kurmaya dayalı o indirgemecilik aynen sürer.

Hatırlar mısınız, Gezi’yle aynı kesitte kabaran isyan dalgası Yunanistan’da Syriza’yı iktidara taşıyınca aynı rüzgarın Türkiye’de de kendi yelkenlerini şişireceği beklentisine kapılan çevreler arasında “Türkiye’nin Syriza’sı biziz” yarışı yaşanmıştı.

İngiltere’de Corbyn, ABD’de Bernie Sanders rüzgarları eserken de benzer hayal ve beklentiler pompalandı.

Bu mekanik yaklaşım teori alanında belirli bir kesitin yüzeydeki görüngülerinden hareketle bunların mutlaklaştırıldığı “konjonktür teorileri” biçiminde karşımıza çıkar. Neoliberal ideolojinin atak halinde olduğu 1990’larda ortalığı kaplayan “ulus devletlerin sonu” teorisiyle Türk tekelci burjuvazisinin emperyalist güçler arasındaki dengelerin de sarsıldığı 2008 sonrasının derinleşmiş sistem krizi sırasında ortaya çıkan boşluklardan yararlanarak giriştiği çakallıklardan hareketle ortalığı kaplayan “emperyalist Türkiye” teorilerini buna örnek verebiliriz.

Dikkat ederseniz, koşullar biraz farklılaşıp emperyalizm çağını karakterize eden temel dinamikler yeni biçim ve yönelimler kazanmış şekilde kendilerini yeniden hissettirmeye başlayınca bunların ikisi de anılmaz oldu.

Fikir cimnastiği sınırları içinde kaldığı sürece bu tür yanılgılar en fazla sahiplerini bağlar. “Bırak o da öyle mutlu olsun…” denip geçilebilir. Ama bir dönemin politika ve taktikleri sürekli böyle bir tek yanlılıkla inşa ediliyor, bu tür algı ve örnekler üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa bu hoşgörü siyaseten liberal bir kayıtsızlık anlamına gelir. Dahası o yanılgı ve hayallerin yayılıp güç kazanmasına suç ortaklığı özelliği kazanır.

İşin bu boyutuna ilişkin olarak da, 7 Haziran seçimlerinde aldığı oyların sarhoşluğuna kapılan  HDP’nin “üçüncü yol” iddiasının hakkını veren bağımsız bir politika izleyerek en azından sandıktan çıkan sonuçlara saygı talebiyle toplumsal bir baskıyı örgütlemeye yönelmek yerine daha baştan “biz her türlü koalisyonu desteklemeye hazırız” temelinde iradesini CHP ve MHP yönetimlerinin politikalarına tabi kılan edilgen bir tutum belirlemesine seyirci kalmanın vebali hatırlanmalıdır.

Huy çıkmıyor

Yaşanan onca olumsuz deneyim ve hüsrana rağmen başlangıçta siyasal körleşmeye yol açıp sonrasında büyük hayal kırıklıkları yaşanmasına zemin hazırlayan bu mekanik paralellikler kurma merakı, bu tek yanlı indirgemeci düşünme tarzı hâlâ karşımıza çıkabiliyor.

Aktüel iki gelişmenin yorumlanışını buna örnek verebiliriz: Almanya seçimlerinin okunuşu ile Avusturya’nın ikinci büyük kenti Graz’ın belediye başkanlığını komünistlerin kazanması.

Peş peşe gelen bu iki gelişme, Türkiye’deki toplumsal muhalefeti seçime endeksli bir demokratikleşme hayalinin peşine takmakta ısrarlı parlamentarist budalalığı mest etti. “İşte bu!” demeye başladılar, “değişim rüzgarları Avrupa’da da kendini gösteriyor. Yakında Türkiye’ye de gelecek. Anlayacağınız Tayyip gidici…”.  HDP’nin politika yapıcılarından Ertuğrul Kürkçü işi daha da ileri götürüp “Almanya seçimlerinde Tayyip kaybetti” sonucunu çıkarabildi.

Almanya seçimlerinden çıkarılacak ilk sonuç bu mudur? Dahası bu yorum doğru mudur? Kürkçü belli ki Tayyip Erdoğan’ın AB içindeki en büyük hamisi  Merkel’in gidişini baz alıyor. Ama tam da bu tutumuyla gözümüzün önündeki olgu ve süreçleri yorumlarken onları işimize gelen ya da görmek istediğimiz noktadan ele almanın örneğini vermiş oluyor.

Evet, Suriye’de AB adına kullanılabilecek bir koçbaşı ve Avrupa’ya göçmen akınının önünde barikat oluşturacak bir gardiyan olarak kullanılmaya müsait olduğu için  Tayyip Erdoğan’ı koruyup kollamada Merkel’in özel bir rol oynadığı inkar edilemez. Ama yerine gelme ihtimali olan muhtemel koalisyon ortaklarından hangisi Alman emperyalist burjuvazisinin bu ihtiyaç ve beklentileriyle çelişen bir tutum alabilir ki onlar hakkında böyle boş hayaller körükleniyor?

Fakat daha önemlisi, Almanya seçimlerinden çıkarılacak asıl ders(ler) başka yerde. Bunun için illa devrimci radikal bir yaklaşıma sahip olmak da gerekmiyor. Mantığını ve nesnelliğini yitirmemiş akıllı bir parlamentarizm de pekala yapabilir bunu.

Almanya seçimlerinin sonucu, en başta herhangi bir değişim anlamı taşımıyor. Tam tersine, değişim yanılgısı anlamına geliyor. Merkel’in partisi CDU önderliğinde bir koalisyon olasılığı hâlâ olmakla birlikte onun yerini Sosyal Demokrat Parti (SPD)+Yeşiller+Hür Demokratlar (LDP) tarafından kurulacak bir koalisyonun alması sistemin güç tazelemiş olarak sürmesinden başka hiç bir değişiklik olasılığı içermiyor. Yıllardan beri zaten iktidar ortakları arasında yer alan bu üç partinin de siyasal sicilleri ortada. Bu anlamda önümüzdeki süreçte Almanya’da olabilecek tek değişiklik “değişmiş gibi görünmek” olabilir.

Asıl ders nerede?

Bu elbette Almanya’da da toplumda bir değişim isteği ve beklentisi olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu ‘mış gibi sonucunu doğuran tam da bu etken. Özellikle de gençler ve emekçi kesimler içinde elle tutulur ölçüde güçlü bu istek ve beklenti. Fakat görüntüde kalmayan bir değişime yol aç(a)mayışının nedeni yine aynı kesimlerin yani gençlerin ve emekçi kesimlerin ortada kendilerine güven veren sistem karşıtı bir alternatif görememeleri. Seçimlerin yapılacağı haftaya kadar her 10 seçmenden 4’ünün hâlâ kararsız olması ya da 2-3 ay öncesine kadar birinci parti çıkması beklenen Yeşiller hızlı bir gerileme gösterirken kimsenin şans vermediği SPD ve başkanı Olaf Scholz’un aniden atağa kalkarak sandıktan birinci çıkması bu kararsızlıktan kaynaklanan kayma örnekleri.  

Solculuğu tartışmalı Sol Parti (Die Linke)’nin tepetaklak olup barajı dahi geçemeyişi bunun belki de en çarpıcı göstergesi. Almanya’da da Sol Parti -tıpkı 7 Haziran sonrası ve şimdilerde HDP’ye hakim olan anlayış gibi-  kendisini SDP ile Yeşiller’e beğendirerek onlar tarafından koalisyon ortağı kabul edilmeye endekslediği, bu yüzden “aklı başında bir sol” profili çizmeyi esas aldığı için ne İsa’ya yaranabildi ne de Musa’ya.

Başka bir anlatımla Sol Parti, partinin strateji ve politikalarını belirleme inisiyatifini ele geçiren Doğu Almanya kökenli kanadın koltuk merakını esas alması yüzünden -olduğu kadarıyla bile- “kendisi” olmaktan çıktı. Diğer düzen partileriyle farkını fark ettirmeyi esas alacağı yerde SPD başta olmak üzere onlarla ortak noktalarını öne çıkardı. Sonuçta partinin geleneksel seçmen kitlesi bile bu yüzden onu terk etti. Gençler dönüp bakmadılar dahi.

Eğer Almanya seçimlerinden bir ders alınacaksa, o öncelikle bu yönlerden okunmalı.

Aynı şey komünist partinin Graz başarısı açısından da geçerli. Partinin sözcüsü çok net bir dille söylüyor zaten: “Kendimizi burjuvaziye ve dışımızdaki düzen partilerine beğendirmeye çalışmak gibi bir çaba ve yönelime hiç bir zaman girmedik. Yıllardır kendimiz olarak kaldık ve bu çizgide ısrarlı olup özellikle de işçi sınıfı, göçmenler ve diğer emekçi kesimlerle bağlarımızı sürdürüp güçlendirmeyi esas aldık.”

Türkiye ne Almanya ne de Avusturya! Ama oralarda -ve başka yerlerde- olup bitenlerden doğru sonuçlar çıkarmak istiyorsak eğer,  gözümüzün önünde olup bitenleri kafamızdaki kalıplara uydurmaya çalışmak yerine o yargılarımızı o deneyimlerin verdiği mesajlar ışığında tekrar tekrar gözden geçirmemiz daha akıllıca ve gerçekçi olur.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar