Paris İklim Anlaşması

Paris İklim Anlaşması

Türkiye’nin emisyonlarının büyük bölümünü enerji sektörü oluşturuyor. Ülke, elektriğinin üçte birinden fazlasını kömürden karşılıyor, yine ithal petrol ve doğalgaz da kalan enerji arzında önemli yere sahip. Karayolları enerji kullanımında önemli bir yer tutuyor. Oysa duble yollar duble karbon salınımına yol açıyor.

1970’lerin sonlarına doğru başlayan iklim krizi tartışmaları uluslararası alanda çözüm arayışları da ortaya çıkarmıştı. İlk olarak 1979 yılında Birinci Dünya İklim Konferansı Cenevre’de toplandı, sonrasında Dünya İklim Programı’nın kurulması görüşüldü. 1990’da Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) adlı bağımsız örgüt iklim değişikliği ile ilgili 1. Değerlendirme Raporu’nu yayınladı.

1992’de Rio’ da toplanan Yeryüzü Zirvesi diye bilinen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’ nda IPCC’nin bu raporunun zemin oluşturduğu BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) imzalandı. Sözleşme 1994 yılında yürürlüğe girdi. 1995 yılında BMİDÇS imzalayan devletlerin katıldığı Taraflar arası Konferansların (COP) ilki Berlin’de gerçekleştirildi. 1997’de uluslararası anlamda ilk kayda değer adım olarak değerlendirilen Kyoto Protokolü imzalandı, imzalayan gelişmiş ülkeler sera gazı emisyonlarını azaltma taahhüdünde bulundular. Ancak anlaşmanın uluslararası uygulanabilirliği tartışmalıydı. ABD, Avustralya gibi ülkeler protokolü imzalamaktan kaçınıyorlardı. Uluslararası bir iklim anlaşması imzalanması için uzun yıllar süren tartışmalar ve başarısızlıkların ardından 12 Aralık 2015 tarihinde Paris’te gerçekleştirilen COP21 zirvesinde Paris Anlaşması 195 ülke tarafından imzalandı.[1]

Paris Anlaşması ile bir kez daha tüm tarafların emisyon azaltımında yükümlülük altına girmesi gönüllülük çerçevesinde kabul edilmiş oldu. Bu yükümlülük “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk” ilkesi çerçevesinde “gelişmiş” ve “gelişmemiş” ülkelerin kapasitelerine göre sera gazı emisyonlarında bir azaltıma gitmelerini öngörmektedir.

Anlaşmada temel amacın iklim krizine sebep olan emisyonların azaltılmasını sağlamak olduğu görülüyor. Bu amaca taraf ülkelerin taahhütleriyle ulaşılması hedefleniyor. Bununla birlikte “gelişmiş-gelişmekte olan” ülkeler arasındaki mevcut kapasite farkları iklim finansmanı ve teknoloji desteği taahhütleriyle aşılmaya çalışılıyor. Küresel sıcaklık artışının 1.5 derece altında, değilse 2 derecenin oldukça altında tutulmasının, ülkelerin çoğunun belirlediği hedef yıl olarak 2050’de, karbon-nötr olma taahhüdüyle sağlanacağı umuluyor. Yıllık küresel ortalama yüzey sıcaklığının sanayi devrimi dönemi ortalamasına göre 2 derece daha yüksek olması insan hayatını doğrudan etkileyen felaketlerin artması anlamına geliyor. [2]

Türkiye için ne ifade ediyor?

Türkiye, anlaşmayı 22 Nisan 2016 tarihinde imzaladı. Ancak anlaşma TBMM’de onaylanmadı, yani resmi olarak tanınmadığı için anlaşmaya “taraf” olunmadı. Böylece anlaşmanın taraflara yüklediği taahhütlerden kaçınıldı. Türkiye, anlaşmayı imzalarken sunması gereken Ulusal Katkı Beyanı’nda (NDC) emisyon azaltımı taahhüt etmedi. Aksine 2030’a gelindiğinde emisyonlarını 2010 yılına göre iki katından fazla artırabileceğini ve azaltımı da bu artış senaryosuna göre yapacağını belirtti. 2012 yılında 430 milyon ton olan toplam sera gazı emisyonlarını, 2030 yılında azaltım önlemleri ile yüzde 21 azaltarak 929 milyon tona “indireceğini” taahhüt etti. Oysa bu taahhüdün verildiği 2016 yılında sonra Türkiye’nin ekonomik büyüme beklentisi ve buna karşılık gelen emisyon artışı hiç de olağan senaryoda belirtilen düzeyde olmadı. Türkiye 2021 yılı itibariyle herhangi özel bir politika uygulamadan verdiği ilk sözü yerine getirebildi ve 6 Ekim 2021 itibarıyla Paris Anlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylandı. Elbette bu yıl Glasgow’ da düzenlenen COP26’da tüm ülkelerin NDC’lerini yükseltmeleri bekleniyor. Ancak Erdoğan’ın Roma’dan Glasgow’a değil İstanbul’a dönüşü ve Türkiye’nin iklim politikasında sunacağı hevesli hedeflerin pek olmadığını gösteriyor.

Türkiye’nin imzalamakta ayak diremesinde bir diğer etken, BMİDÇS’ de “gelişmiş ülke” statüsüyle bulunmasından dolayı daha önce Kyoto Protokolü sürecinde olduğu gibi Yeşil İklim Fonu üzerinden yeterli kaynağa erişememesi oldu. Yıllardır hükümetler, Türkiye’nin “gelişmekte olan” bir ülke olduğunu ve iklim finansmanına erişime izin verilmesini savundu. BMİDÇS’ne göre sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri ve diğer ülkelere fon sağlayacak ülkeleri belirleyen Ek-1 ve Ek-2 listelerinin ikisinde de bulunan ülkelerin oluşturacağı Yeşil İklim Fonu ile “gelişmekte olan” ülkelere azaltım ve uyum eylemleri kapsamında 2020’den itibaren her yıl 100 milyar dolar kaynak ayrılacağı belirtilmişti. Ancak fonda 2021 yılı itibariyle toplamda yaklaşık 80 milyar dolar ancak toplanabildi. 100 milyar dolarlık miktara ise ancak 2023’te ulaşılması bekleniyor. Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede güçlü ve inandırıcı bir politikaya sahip olmadığı görülüyor; mevcut politikalar, Türkiye’nin bu konudaki müzakere gücünü de zayıflatıyor.

Öte yandan Türkiye’nin Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası (EBRD), Fransız Kalkınma Ajansı (AFD), UNDP, Alman Yatırım Bankası (KfW), Avrupa Yatırım Bankası ya da Dünya Bankası gibi pek çok finansal kurum aracılığıyla 3 milyar doların üzerinde bir iklim finansmanına erişmek için bir anlaşma imzaladığı geçtiğimiz günlerde açıklandı. Türkiye’nin bahane ettiği fonlara erişememe “haksızlığı”na karşın 2018 yılında yayınlanan ACT Alliance EU’nun raporuna göre Türkiye, Avrupa Komisyonu, Avrupa Kalkınma Fonu ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan sağlanan birleşik fonların açık ara en büyük alıcısı (senede ortalama 667 milyon Avro). [3]

Devletlerin kendi belirledikleri koşullar ve bağlayıcı olmayan bu hedefler mevcut durumda iklim krizinin daha kötüye gitmesine bir çözüm vaat etmekten uzak. İklim krizinin yıkıcı etkileri, bilimsel raporların ortaya koyduğu somut azaltım senaryolarına göre belirlenmiş iklim politikaları yerine mevcut sermaye akışını bozmamayı önceleyen keyfi anlaşmalarla engellenemeyecektir. Kapitalist devletler, çerçevesini kendi çizdikleri anlaşmalara uygun Yeşil Yeni Düzen gibi programları kendi ülkelerinde uygulamaya çalışırken bir taraftan da uluslararası şirketlerin “gelişmemiş” ülkelerdeki üretimleri kontrol dışında kalmayı sürdürüyor. Bu noktada iklim krizinde sorumluluğu en az olan bu yoksul ülkelere verilecek uyum fonlarının yeni bir bağımlılık ilişkisi yaratıp yaratmadığı tartışmaları da gündeme geliyor.

Evet, anlaşma mecliste onaylandı ve iktidar 2053 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşma hedefini taahhüt etti. Bu “şaşırtıcı” gelişme Türkiye’nin iklim krizi ile mücadelede samimiyetini sorgulatıyor. Türkiye’nin emisyonlarının büyük bölümünü enerji sektörü oluşturuyor. Ülke, elektriğinin üçte birinden fazlasını kömürden karşılıyor, yine ithal petrol ve doğalgaz da kalan enerji arzında önemli yere sahip. Bu süreçte fosil yakıt kullanımını bırakacak dönüşüm mekanizmalarının kurulması gerekiyor. Enerji kullanımında önemli bir yer tutan başta karayolu olmak üzere ulaşıma yönelik büyük bir dönüşüm gerekli. Oysa duble yollar duble karbon salınımına yol açıyor. Türkiye, Temmuz ve Ağustos aylarında yaklaşık 100 kişinin öldüğü sel ve orman yangınlarıyla iklim değişikliğinin etkilerini acı bir şekilde yaşadı. Ülkenin çoğu da uzun süreli bir kuraklık çekiyor. İklim krizinin, fon pazarlıklarının dışında, sermayenin vicdanına bırakılmadan çözülmesi gerekiyor.

[1]https://www.polenekoloji.org/iklim-krizi-ve-kuresel-iklim-adaleti-hareketi/#_ftnref4

[2]https://wwftr.awsassets.panda.org/downloads/10_soruda_paris_anlamas_web.pdf?10741/10-Soruda-Paris-Anlasmasi

[3]https://actalliance.eu/wp-content/uploads/2019/05/ACT-Alliance-EU-Annual-Report-2018.pdf

Polen Dergi


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar