Paris Komünü: Tarihin militan bahçesi

Paris Komünü: Tarihin militan bahçesi

İnsanlığın birikerek gelen, devrimlerle birlikte sıçrayan kolektif aklı, onun büyüklüğü, derinliği, karşı konulmazlığı ve yenilmezliği. İşte, insana yokoluş karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hissettirmeyen, tersine güç ve güven kazandıran en önemli şey bu oluyor. Kendisini her büyük devrimle, milyonların enerjisi ve katılımıyla büyüten bu dönüştürücü akıl, geleceğin de mimarı.

Orada bir ulusun, bir halkın ve bir sınıfın tarihini görmek mümkün. Şairler, yazarlar, ulusal kahramanlar, Fransız Komünist Partisi’nin Nazi işgaline karşı direnişte, savaşta, toplama kamplarında ölen önderleri, Auswitczh, Dachau toplama kamplarında öldürülenlerin anısına dikilen anıtlar orada.

Saint-Simon’un, Moliere’in, Honore de Balzac’ın, Oscar Wilde’ın, Paul Eluard’ın, Paul Vaillant’ın, Marcel Proust’un, İsodora Duncan’ın, Edith Piaf’ın, Yves Montand’ın, Yılmaz Güney’in, Ahmet Kaya’nın mezarları orada.

Kıvrımlı bir yoldan aşağıya inerken yan yana sıralanmış Marcel Cachin, Jacques Duclos, Maurice Thorez, Fabien Colonel’in, Nazi işgaline karşı direnişi örgütleyen Komünist Parti’nin önder ve savaşçılarının mezarları bulunuyor.

Onların az yukarısında yüzü Komüncülere dönük olarak yatan 1871 Paris Komünü’nü anlatan “Kiraz Zamanı”nın şairi Jean-Baptiste Clement. Aynı sırada birkaç adım sonra Laura Marx ve Paul Lafargue’ın yalın, pek göze batmayan mezarları. Hemen çaprazda da Mur de Federes (Komün Duvarı).

Paris’in yüksek tepelerinden birisinde bulunan bu mezarlıkta çok sayıda görkemli ve çok sayıda sıradan mezarın içerisinde son saydıklarımız, mimari olarak da güzel, özgün ve yalın olanları. İçlerinde doğayla kendiliğinden kaynaşmış ve öyle tasarlanmış olanlar da var.

Onları, ismini saydıklarımızın ve sayamadıklarımızın tümünü özgün kılan, gücünü veren tabii ki görünümleri değil…

Kimini tarih kitaplarından, felsefi düşüncelerinden, toplum kuramlarından, kimini ya romanlarından ya da şiirlerinden bildiğimiz, şarkılarını dinlediğimiz, yaşamımızın bir yerinde kesiştiğimiz, düşünce ufkumuzu genişleten, ruhumuzu besleyen eserlerin yazarları, ait olduğumuz bir yaşamın, kavgamızın mimarları orada yatanlar.

İçerisindeki geniş yolları, çeşit çeşit ağaçları, açmış ve açmakta olan çiçekleriyle Pere Lachaise büyük bir bahçe, orada bir halkın ve bir sınıfın tarihi yatar!

Orada tarihi olan bir ulusu görüyoruz önce. Gücünü 1789’dan alan, kökleri halka uzanan burjuva bir ulusu. Burjuvazinin tarihiyle iç içe gelişip zaman içerisinde kendini ayrıştırabilen bir halkın tarihini görüyoruz ardından.

Nazi işgaline karşı direnişte bu iki tarih hem iç içe geçiyor hem de ayrışıp karşıtlaşıyor. Ulusu ve halkı için savaşan az sayıda general, devlet adamı da bulunuyor; içlerinde komünistlerle birlikte savaşanlar da var, aynı yerdeler. Halk ise kahramanlarıyla var, kahramanlarıyla yaşıyor.

Sadece bu mezarlıkta da değil, şehrin herhangi bir yerinde anıt olmayan bir anıt, bir köprünün ortasına çakılı üzerinde birkaç cümle yazılı bir plaka görürseniz, orada çarpışarak can vermiş bir direnişçinin anısı vardır. Ortaya çıkışından bu yana, ülkenin tarihinin her kritik dönemecinde, büyük her olayda varlığını göstermeyi, adını yazdırmayı başarmış bir sınıfın tarihi de var orada.

1830’lar, 1848 ve tüm bağlarından kurtulmuş olarak dolaysızca kendi dilinden konuşmaya başlayan, tarihin akışını hızlandıran bir sınıf… Yakın tarihe, ülkesinin Nazi işgalinden kurtulmasına Partisiyle önderlik etmiş olan işçi sınıfının tarihi. Yürüyor, önlerinde duruyoruz. İsimlerini ve yaşamlarını önceden bildiklerimiz de var, hiç bilmediklerimiz de. Komün Duvarı’nın önüne geliyoruz.

Bu mezarlarda diğerlerindeki matlığın, donukluğun, terk edilmişliğin, sahte görkemin izleri yok. Anlamını ve gücünü altında yatanın yaşamdaki duruşundan alıyorlar. Ait olduğumuzu hissettiğimiz bir tarihin yaratıcılarının herbirisinin birey olarak kattıklarından çok daha fazlasını buluyoruz onlarda.

Gördüğümüz, kişilere ait olanın ötesinde bir tarih. Ve tek bir tarih de yok, herbiri diğerinin öncülü olan tarihsel bir süreç var. Bundandır ki, tarihten gelenin güçlülüğü ve derinliğiyle bu mezarlıkta insan kendisini geçmişe değil geleceğe ait hissediyor. Yok oluşun korkusu duyulmuyor.

Tarihte devrimci olanın dünde kalmayıp gelecekte de belirleyici olan gücünü görüyoruz. Bu gücün ne kadar büyük ve diri olduğunu… Bireylerin yaşamdaki duruşlarının, bu duruşla tarihte yer bulmalarının ötesinde bir şey de çıkıyor ortaya.

İnsanlığın birikerek gelen, devrimlerle birlikte sıçrayan kolektif aklı, onun büyüklüğü, derinliği, karşı konulmazlığı ve yenilmezliği. İşte, insana yok oluş karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hissettirmeyen, tersine güç ve güven kazandıran en önemli şey bu oluyor. Kendisini her büyük devrimle, milyonların enerjisi ve katılımıyla büyüten bu dönüştürücü akıl, geleceğin de mimarı.

“O DUVAR”

Henüz “Kiraz Zamanı” günleri değil ama çiçekler açmaya başladı; biz onun, o duvarın önündeyiz. O duvar, mezar olmayan bir duvar!

Marx’ın “gökyüzüne karşı hücuma geçtiler”dediği Paris Komünarlarının kurşuna dizildikleri yere dikilmiş bir duvar!

Özgürlüğe ve yeni bir yaşam biçimine kapıyı açıp onu teslim etmemek için son barikatı bedenleriyle kuran komüncülerin anısını yaşatan duvar!

Mezarlığın içerisinde hafif meyilli bir yolda yukardan aşağıya doğru inerken solda üzerine çakılı bir plaka olmasa görünümü herhangi bir duvardan farklı olmayan bu duvar, başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar güçlü bir tarihi simgeliyor.

Bir kez ele geçirdiklerinden yaşamları pahasına vazgeçmeyenler öyle bir şey yapmışlardı ki, yüz yıl ya da üç yüz yıl sonra toplumun yeni yaşamının temellerinin nerede ve ne zaman atıldığını, emekçi insanlığın köleliğin son biçiminden kurtulup özgürlüğe geçişini yazacak olan tarih kitaplarının dopdolu sayfalarında Komün yer alacak.

ÖYLE BİR AN GELİR Kİ…

Tarih, genellikle küçük adımlarla ilerler fakat, öyle bir an gelir, olaylar öyle bir akış gösterir ki, bir anda yüksek bir sıçrama çıkar ortaya. Ve tüm önceki gelişmeler, ortaya çıkmış olanın üzerinden yeniden değerlendirilir. Olaylar yeni bir dizilim kazanır, anlamları belirginleşir, hatta değişir.

Tüm insanlık tarihinde asıl kalıcı izler bırakanlar, bizim devrimler olarak ifade ettiğimiz toplumsal sıçrama ve dönüşümlerdir. Çünkü onlar, insanların sadece geçmişleriyle değil gelecekleriyle de ilgilidirler ve uzun bir tarihsel dönem boyunca gelecek, o sıçramanın oluşturduğu dönüşüm üzerinden kurulur. Bir şeyin nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için onun ortaya çıkmış olması gerekir! Toplumlar için de geçerlidir bu.

Yeni bir toplum, ancak o ortaya çıktığında anlaşılabilir. Kurucu bir tarih bilinci için kilit bir anlamı vardır bu sözün. Bir şeyi, yeni bir toplumu ortaya çıkartmak: Ancak böyle düşünenler ve eylemleri de ona uygun olanlar bunu başarabilir. Tarihi onlar yazabilir.

Gelecekteki sıçramaya zamanı yaklaştırabilmek için tarihe bir çentik atmak değerlidir. Yarına doğru bazen küçük bazen iri adımlarla ve sarsılmadan yürümek her koşulda değerlidir ve her zaman da çok değerli olacaktır. Fakat tarihsel bir sıçramanın koşul ve olanakları ortaya çıkmaktaysa, hedef tarihe küçük çentikler atmaktan ibaret olamaz.

İşte tarihin böyle bir anında değil ona yaklaşıldığı bir anında Paris Komünarları, Rusya komünistlerinin ve proletaryasının 46 yıl sonra yaptıkları gibi bir çentik atmakla yetinmediler. Marx ve Engels‘in sonrasında da söyledikleri gibi henüz tarihsel koşulların olgunlaşmamasına ve hazırlıksız olmalarına karşın olağanüstü bir atılganlıkla tarihi yapmaya giriştiler.

YENİ BİR YAŞAM KURUCULARI

Burjuvazinin tarihinin kirli sayfalarında tutup gizlediği, görülmedik bir vahşet ve kıyımla gerçekleştirilen sömürge yağmaları, ticaret yoluyla oluşturulan servet birikimi ve manüfaktürel üretimin ardından modern sanayiye geçiş, yeni bir vahşi sömürü dönemine de geçiş oldu.

Fabrikalarda ve manüfaktürel üretimin sürdüğü ter atölyelerinde işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan ücretli köleler, çok ağır koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda bırakıldılar. Çok daha ucuz ve esnek bir işgücü olarak kadın ve çocuk emeği kitlesel olarak üretim alanına çekildi.

Feodalizmden kapitalizme, lonca sisteminden, manüfaktürden modern sanayiye geçiş, toplumsal koşullarda da hızlı bir değişim, sarsıntı ve altüst oluşlarla birlikte gerçekleşiyordu. Bir emekçi ailesinin her ferdiyle, 10 yaşlarındaki çocukların, annelerin, babaların, dedelerin 14-16 saat çalışmak zorunda bırakıldıkları, iktidarı ele geçirmiş burjuvazinin sermayeyi vahşice biriktirdiği bir döneme girildi.

Üstelik, emekçiler için çoğu zaman çalışarak yaşamak dahi mümkün olmuyor; her kriz, onlara, toplumsal bir yıkımı, açlık ve sefaleti de beraberinde getiriyordu.

Bu koşullarda, kölece çalışmak, kölece yaşamak yerine ayakta ölmeyi yeğ tutanların da kendi tarihlerini yazmaya başladıkları bir dönem açıldı. Lyon’da, Silezya’da, dokumada ve maden ocaklarında işçiler ayaklandılar. Paris Komünü onları izledi.

Bu yönüyle Paris Komünü, işçi hareketindeki tarihsel bir devamlılığı gösteriyordu; fakat bundan çok daha ötesini de!.. Paris ayaklanmacıları da öncülleri gibi kölece çalışmak, kölece yaşamaktansa ayakta ölmeyi yeğlemişlerdi; bununla birlikte, onlar daha fazlasını yaptılar.

Tarihin o anı ve koşullarında, sınıf hareketinin geldiği noktada kazanmış olduğu birikimle, henüz koşullar birçok yönden olgunlaşmamış olmasına karşın onlar, olağanüstü bir girişkenlikle harekete geçtiler.

Koşullarını bir parça iyileştirmek için değil, tümden değiştirmek için iktidarı ele aldılar. Tarihin erken ve yüksek bir sıçrama yaptığı bir sayfasını yazdılar. Yenildiler. Fakat onlar sahip oldukları şeyi, özgürlüklerini ve kurdukları yeni yaşamı bir daha ellerinden bırakmamak için sokak sokak, barikat barikat ve kurşuna dizildikleri son duvar dibinde asla teslim olmayarak direndiler.

Tarihin büyük kahramanlık örneklerinden biri olmasına karşın onları bugüne taşıyan, geleceğe de taşıyacak olan bu değildir. Tarihte kendi davası için çarpışmanın ve korkusuzca ölmenin başka büyük örnekleri de vardır. Komünarlar iktidarı ele geçirdikten sonra hepsi 72 gün süren o kısacık anda öyle bir şeyi gerçekleştirmişlerdi ki, sonraki tüm tarihi değiştirecek, geleceğe yeni bir gözle bakılmasını sağlayacak köklü bir dönüşümün kapısını açmışlardı.

Komünarların burjuvaziyi alaşağı etmesiyle birlikte Marx’a, “Paris komünü, işte proletarya diktatörlüğü”, dedirten yeni bir devlet tipi ortaya çıktı. Bu önceden tasarlanmış olmayan devlet tipi, basitçe iktidarın bir sınıftan diğerine geçmesi değildi.

İlk defa sömürücü olmayan bir sınıfın iktidarı ele geçirmesinin tarihsel anlamı tartışma gerektirmez. Fakat bu sınıf, Paris’in emekçi halkı, o kısacık zaman diliminde çok çok daha fazlasını gerçekleştirmeyi başarmış; tarihin kendisinden önceki sömürücü sınıflarının sınıf karakterlerine uygun olarak biçimlendirdikleri devlet tipini kırıp parçalayarak kendi sınıf karakterine uygun yeni bir devlet tipini ortaya çıkarmıştı.

Paris proletaryası ve emekçi halkı, kendilerine ait bir devleti, öz egemenliklerini kurmuştu. Onu, başkaları değil kendisi yönetecekti. Yaşamlarıyla ilgili her kararı, başkaları değil kendileri alacaklardı. Neyin yapılacağına, neyin yapılmayacağına, nasıl yapılacağına halk kendisi karar verecekti.

Sömürücü bir sınıf egemenliğinin olmadığı koşullarda yaşam yeniden örgütlenecekti. Komün buydu işte! “Komün, parlamenter değil, aksine aynı zamanda yürütme ve yasama gücüne sahip bir çalışma organı”ydı.

Memurlar seçilecek, görevlerini yerine getirmeyenler her an geriye çağrılabilecek, sahip oldukları tüm ayrıcalıklar kaldırılacak, ücretleri işçilerin ücretleri kadar olacaktı. Komün iktidarıyla yönetsel işlerin azaltılıp yalınlaştırıldığı, temsilin dolayımsızlaştırıldığı, kararların doğrudanlaştırıldığı, memurların halkın hizmetkarı haline geldiği devlet olmaktan çıkmaya başlamış yepyeni bir devlet tipinin temelleri atıldı.

Komün öylesine bir atılganlık örneği, bıraktığı deneyim öylesine büyüktü ki, teori onu izledi. Parçalanan burjuva devlet mekanizmasının yerine konabilecek politik biçim, komünle ortaya çıktı.

Marx, Engels ve Lenin devlet üzerine teorik çalışmalarını onun deneyimi üzerinden geliştirdiler. Bir devlet tipi olarak Sovyetler, kendi özgünlükleriyle birlikte komünün tarihsel deneyimi üzerinden yükseldi.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar