Resmen yaşama, fazlalıksınız diyorlar

Resmen yaşama, fazlalıksınız diyorlar

Her gün gördüğümüz ancak ‘görmezden’ geldiğimiz ve bugünlerde operasyon yapılan katı atık işçileri… Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu ile yapılan röportajdır.

Reyhan Hacıoğlu/Yeni Yaşam

Sokakların “görünmezleri”, çöplerin nasırlı elleri, toplumun en yoksulları, başka “çaresi” olmayanları. İster kâğıt toplayıcı deyin ister katı atık işçisi onlar bu şehrin başından sonuna yağmuru iliklerine çekenleri, karda soğukta gezenleri ve tam anlamıyla ekmeklerini çöpten çıkartanları. Kimi başka iş bulamamış, kimi atanamamış, kiminin kazandığı yetmemiş. Sabahın karanlığından akşamın karanlığına bir şehrin “çöpleri” arasında kendi hikâyelerini yazıyorlar.

Ancak uzun süredir el atmadık alan, talan edilecek yer bırakmayan AKP iktidarı tarafından bu sıralar ekmeklerine göz dikilmiş. Devlet “haksız kazanç” diyor, “Onlar ne kazanıyoruz ki” diyorlar haliyle. Önce Ümraniye, sonra Ataşehir ve son olarak Sancaktepe’de önce depoları basıldı, sonra gözaltına alındılar ve gözleri önünde ekmek tekneleri olan çekçek arabaları çöpe atıldı. İstanbul Valiliği’nin 23 Ağustos’ta aldığı karara göre, atık toplama işlemi çevre ve halk sağlığı sorununa yol açıyordu. Bu yüzden önce yasakladılar, sonra operasyon başlattılar. Son yapılan operasyonlarda ise 200’ün üstünde atık işçisi şu an gözaltında.

‘Toplayıcı bırakmak istemiyorlar’

Biz de yaşananları Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı olan Ali Mendillioğlu’na sorduk, o cevapladı. Geçtiğimiz ay yapılan operasyonları değerlendiren Mendillioğlu, “Huzur ve güvenliğin bozulduğunu, kayıt dışı ve sağlıksız istihdam alanı yarattığı, kayıt dışı göçmenleri barındırdığı gibi birçok iddia var. Bu iddialarla yetinmeyip valilik aynı zamanda halkımızdan, muhtarlardan ve güvenlik görevlilerinden de yardım istemiş. Diğer taraftan da bu operasyonlar gece 3’te oldu ve 900’e yakın polis görev aldı, kendi açıklamaları var. 650 çekçek aracına el konuldu. 246 idari işlem yapıldı bunların 145’i Geri Gönderme Merkezi’ne gönderildiler. Yine peyderpey Ümraniye’de, Bakırköy’de başlayan uygulamalar Tuzla ve Kadıköy’ün bazı bölgelerinde yayılmaya devam ediyor. Belli ki toplayıcı bırakmak istemiyorlar” diyor.

‘Asıl onlarınki haksız kazanç’

Asıl amacın farklı olduğunu ve bu amaçla bazı isimlerin dahi zikredildiğini belirten Mendillioğlu operasyonların gerekçelerine de değinerek şunları dile getiriyor: “Bize şu iddialarda bulunuyorlar: 1. Kayıt dışı istihdam yarattığımız. 2. Haksız kazanç sağladığımız. Bir sürü şey yazarak da şunu özetliyorlar: Huzur ve güvenliği bozuyorsunuz. Bu noktada bu uygulamanın halkın talebi olduğunu söylüyorlar. Biz de şunu söylüyoruz: Halkın böyle bir talebi falan yok. Huzur ve güvenliği bozduğumuzu iddia ediyorlar. Bu iddiaları ispat etmeliler. Etnik kimliklerinden, göçmen olmalarından, yoksul olmalarından yola çıkarak mı böyle bir yargıda bulunuyorlar yoksa eğer gerçekten bir huzur güvenlik problemi yaratıyorsak bunların emniyette bilgilerinin olması lazım. Kayıt dışı ve haksız kazanç noktasında da şunu söylüyoruz: Yüz binlerce insanın karnını doyurduğu bir alanda biz saatlerce çalışıyoruz. Yüz binlerce insanı istihdam eden bir alan mı yoksa birkaç kişiyi zengin eden bir alandan mı haksız kazanç sağlanır?”

‘Buradan başka şansları yok’

Yaşadıkları sorunlara da değinen Mendillioğlu’nun sözleri toplumun atık işçilerine bakışının özeti oluyor: “Bir sektör olarak anlaşıldığı sürece çöp, hiçbir zaman bir çözüm üretilemeyecek. Bu bir iş alanı değil. Bir sektör değil. Yani çöpteyken kimse size ne kimliğinizi sorar ne diplomanızı sorar, ne nereden geldiğinizi sorar, dolayısıyla hiçbir yerde iş yapamayan birçok gruptan insan bunun içinde. Roman’ı da vardır, köyü boşaltılan Kürd’ü de vardır, Afgan’ı da diğer farklı göçmeni de vardır, sokakta yaşayanı da vardır. Ve her biri de hiçbir sermaye koymadan bu işi yapabilecek potansiyeli kendi içinde taşır. Dolayısıyla her biriyle farklı bir ilişki kuruyoruz. Afganlar niye çok çalışıyorlar? Akşama kadar çalışır Afganistan’daki ailesine para gönderir. Köyü boşaltılan bir Kürt burada yerleşikse başka yapılacak bir iş bulamadıysa buraya girmiş oluyor. Ya da bir başkası iki kilo kola kutusu toplayıp döner ekmek alıyorsa o kapıda yaşıyor. Herkesin ilişki kurma biçimi var. Burası bir yaşam alanı, gözden kaçırılan bu. İnsanlar bu işi yapmazsa zaten yapabilecekleri başka bir iş kalmıyor ve sosyolojik olarak da baktığınızda buradan gayrimeşru alana geçişkenlik var; birbirine çok benzeyen iki sosyal grup. Dolayısıyla gayrimeşru yerine bunu yapmayı tercih ediyorlar. Buradaki o ahlaki duruşu gözden kaçırmamak gerekiyor. Buradakileri bir sektörde çalışanlar olarak görmek yerine önce insan olarak görmek zorundasınız ve her insanın nasıl ki yurttaşlık ve evrensel hakları varsa aynı şekilde bu insanların da var. Kriminal bir vaka olarak görmeyin demeye çalışıyoruz.”

‘Bilerek kayıt almadılar’

Gözaltına alınan ve sınır dışı edilecekleri söylenen arkadaşlarının da durumuna değinen Mendillioğlu’nun dikkat çektiği bir başka nokta ise devletin bilerek kayıt altına alma işlemlerini durdurması oluyor: “Toplumun şu anki histeri duygusuna bir mesaj var: ‘Biz bunları sınır dışı ediyoruz’ diye. Şimdi sınır dışı sözünü insanlar duyduğunda Türkiye’nin dışına gönderileceklerini sanıyorlar. Aslında ülke dışına falan gönderilmiyorlar, İstanbul sınırları dışına bir kısmını gönderdiler. E geçen yıl aynı şey oldu. Bir gün sonra geri geldiler. Bu insanlar yaşamak, çalışmak zorunda. Afganlar meselesinde hep gözden kaçırılan nokta şurası: Türkiye’de kayıt dışı Afgan yok. Kayıt altına alınamayan Afgan var. 2018’den bu yana ne olduysa bunu hiçbirimiz anlayamıyoruz, devlet Afgan göçmenleri kayıt altına almıyor. Yani Afgan göçmenlerin kendisi bunu talep etmesine rağmen almıyor. Bilerek almıyor.” Kayıt altına alınmadıkları için birçok Afgan’ın mağduriyet yaşadığını da belirten Mendillioğlu, özellikle sorunların sağlık ve eğitim konusunda yaşandığını vurguladı ve ekledi: “Yakın zamanda bir Afgan geçişi oldu İran üzerinden 5-10 bin civarında ve şöyle bilinçli bir yaygara koparıldı. Bunlar Taliban’dan, Afganistan’dan kaçanlar diye bu da yalan bu da doğru değil. Şu anlamda doğru değil: Bu arkadaşlar zaten bir yıl iki yıl öncesinden Türkiye’ye gelebilmek için İran’a ulaşmış ama pandemiden kaynaklı olarak Türkiye’ye girememişler. Bu insanlar Türkiye’ye gelebilmek için zaten İran’da bekliyorlardı.”

‘Güvenlik algısı yaratılıyor’

Önceki operasyonlarda yapılan algı çalışmasına da değinen Mendillioğlu, “Bahçelievler’deki yine benzer bir operasyonda valiliğin açıklamasında şu var: ‘900 polisle operasyon yaptık, depoları bastık’ sonra saymaya başlamış bir adet kurusıkı, üç adet şarjör, bir adet muşta ele geçirildi. Şimdi böyle bir şeyde baktığınızda meseleye evet bunlar, bunları bulduysa biz de şunu diyoruz ya: 900 polisle Türkiye’nin herhangi bir yerinde herhangi bir sokağına operasyon yapın en az yüz tane silah bulursunuz. 25 milyon kayıtsız silahın bulunduğu -ki bu resmi bir açıklama- bir ülkede 900 polisle bir silah buluyorsanız burada bir güvenlik sorunun olmadığının bir ispatıdır aslında. Bunu bir güvenlik sorunu gibi göstermeyin” diyor.

‘Suçlu olarak görülüyor’

Atık işçilerinin yaşadıkları sorunlara da değinen Mendillioğlu’nun sözleri toplumun gerçek yansıması gibi: “Bile bile görünmemeyi tercih ediyorlar. Çünkü kendilerinin bu toplum tarafından nasıl algılandığının farkındalar. Bu arkadaşlar ne topluyorlar, ambalaj atığı ve kaliteli ambalaj atığı nereden çıkar? Orta ve üst sınıfların yaşadığı yerlerden çıkar. Fakir semtlerden çıkmaz, dolayısıyla bu arkadaşlar orta ve üst sınıfların yaşadığı yerde çalışıyorlar. Dolayısıyla burada orta ve üst sınıfların hangi konularda hassas olduğu aşikâr. Doğruyu söylemek gerekiyorsa şöyle bakmak lazım: Sizin zenginlerle yolunuz asla kesişmez yani göremezsiniz. Yolda yürürken veya iş yerine gittiğinizde Koç ailesinden, Sabancı ailesinden, Cengiz Holding’ten biriyle karşılaşamazsınız. Çünkü onların yaşam alanı bambaşka ama onların ahlakını, yaşam tarzına öykünen orta sınıfın ve yoksulların kesiştiği yaşam alanları var. Belki 15-20 bin maaş alıyor bir yönetici ama bir bankada çalışıyorsa ya da bir devlet kurumunda çalışıyorsa bir şekilde yoksulları görmek zorunda kalıyor. Yaşadığı yerde, mahallede ise toplayıcıyla karşı karşıya kalıyor. Ve onları görmeye karşı bir tahammülsüzlüğü var. Çünkü kafasında bir imge var yani kendisi beyaz diğeri kara. Sınıfsal olarak söylüyorum bunu yani siyah görmeye tahammül edemiyor. Bir genelleme yapmıyorum ama şöyle de düşünen çok insan var: Ben bin lira değil de 10 bin lira kira ödüyorum bunlarla yaşamımın kesişmemesi için. Ya da burjuva medyasının çok fazla zihin dünyasına sirayet ettiği insanlar zaten peşinen bir Kürd’ü bir göçmeni ya da sınıfsal olarak siyahi olan insanı potansiyel bir suçlu olarak görüyor ve dolayısıyla gidip şikayet edebiliyor.”

‘Zaten biliyorlardı’

Atık işçilerine bir sektör gibi bakılmaması gerektiğini belirten Mendillioğlu, “Burası bir yaşam alanı, iş alanı değil. Dolayısıyla temel sorun sayının giderek artması ve yükselmesi. Yani arttığı oranda elde edilen kazanç da düşüyor. Mesela doksanlarda köy boşaltmalarında yükselen bir sayı var. Yakın dönemde göçle yükselen bir sayı var. Sadece göçmenlerin ve Kürtlerin yaptığı bir iş olarak anlaşılmasın tam tersine çok sayıda insan var burada bu işi yapan. Dolayısıyla birinci sorun bu gibi gözüküyor. Onun dışında barınma meselesi çok ciddi bir problem çünkü şöyle düşünün: Siz depoları kapattınız. Üstüne üstelik şunu söylüyorsunuz: ‘Bunlar kayıt altında olmayan Afganları çalıştırıyor.’ O depolarda Afganlar kalıyordu. Şimdi bunların hepsi kaçtı, dağıldı gidebilecekleri hiçbir yer yok. Yasaları falan bir kenara bırakın kamu yararı adına şunu soralım: Gerçekten bu Afganların bir an için tehlikeli olduklarını düşünelim, şimdi bu insanların yerinin yurdunun belli olması mı ne iş yaptıkları belli olması mı kamu yararınadır ya da nerede olduklarının ne iş yaptıklarının belli olmaması mı daha doğrudur? Ki bunlardan bir hafta önce zaten belediye ekipleri baskın yapılan depolara geliyor, baskın yapacağını söylemiyor sayım alacağını söylüyor. Göçmenlerin sayısını soruyor. Yani orada çay kahve içiyorlar. Güzel güzel geliyorlar bunu soruyorlar çünkü biliyorlar zaten orada olduklarını” diyor.

Atık işçilerinin sorunlarını da anlatan Mendillioğlu, “Mesela sağlık sorunu dediğinizde benim sigortam yok. Siz benim sağlık sigortam yok dersiniz ama diğer taraftan siz arada bir hastalanırsınız. Ama çöpün içerisinde sürekli olan bir insan eklem rahatsızlıklarından tutun enfeksiyonel rahatsızlıklara kadar sürekli sağlıksız bir ortamda yaşıyor. Her gün sağlıksız bir ortamda, su yok, doğru düzgün yıkanamıyor, elbiseler çok kirli, yapılan işten kaynaklı olarak enfeksiyonel rahatsızlıklar var, romatizma, fıtık türevi rahatsızlıkları var. Pandemiden bahsediyorsunuz insanlar yaşamak zorunda” diyor. 

‘Kâğıt toplayacak insan yoktu’

Yaşananları bir örnek üzerinden anlatan Mendillioğlu, “Bu iş ilk başladığında yetmişli yılların başında şöyle bir sorun vardı: O zamanlar çok ambalaj atığı yok 3. sınıf kâğıtlar var, beyaz kâğıt bile yok ama yeni yerleşim yerleri kurulunca Ankara örneğini vereyim yetmişlerin başında evlerden de çöp çıkıyor ama evlerden çıkan çöpü toplayabilecek kimse olmadığı için yani kimse böyle bir iş yapacak kadar yoksul olmadığı için o dönem kurulan şirketler bazı işletmeler Niğde’nin, Aksaray’ın köylerinden insan bulup getirmek zorunda kalıyor. Çünkü kimse bu işi yapacak kadar yoksul değil. Bugün yüz binlerce yoksul var. Dolayısıyla 50 yıl önceki Türkiye’yi anlatırlar ya bunu şey üzerinden konuşabilirsiniz teknolojik gelişim, kapasite artışı vesaire bunların hepsini geçin elli yıl önce Türkiye’de bu işi yapacak insan yoktu, bugün yüz binlerce insan var. Bence yoksulluğun ölçüsünü biraz buradan almak doğru olabilir gibime geliyor” diyor.

Yüz binlerce insan var

Dernekleşme amaçlarını da anlatan Mendillioğlu şöyle devam ediyor: “Derneğin kuruluş tarihi 2005. Avrupa birliği uyum yasaları ile birlikte yeniden yapılan yasal düzenlemelerle dernekleşme ihtiyacı ortaya çıktı. Bunu şundan dolayı söylüyorum: 2004 öncesinde yani AB uyum yasaları çıkmadan önce de bazen belediyelerle sorun yaşanıyordu ama bu kadar sistemli bir saldırı hiçbir zaman yaşanmıyordu. 2004’ten sonra yaşandı şimdi burada şöyle bir problem vardı: Entegre atık sistemi adı altında toplama, depolama ve geri dönüştürme ve hatta geri dönüştüremediklerini imha etme, bertaraf etme gibi bir boyut da var. Dört aşamalı bir sistem hayata geçiriyorsunuz ve biz bu Avrupa Birliği’ndeki standartları yakalayacağız diyorsunuz. Şimdi bu başlı başına bir aldatmaca. Avrupa’nın hangi yerinde yüz binlerce çöpten geçinen insan var. Onların toplayıcılar realitesi yok. Böyle bir şey yokmuş gibi böyle bir yasayı nasıl çıkartabilirsiniz. Bu yasayı çıkartırken bu insanların bu sisteme nasıl entegre olacağını nasıl gözden kaçırırsın. Bütün problem buradan başladı. Hatta o dört aşamalı entegre atık sisteminde de çok problem var. Nasıl yasaları deldiklerini, nasıl sahtekârlıklar yaptıklarını, ekolojik boyutuyla nasıl büyük zararlar verdiklerini ve bunları sanki çevre bilimiyle yaptıklarını inanılmaz dolandırıcılıklar var işin içinde. Bunları bir çırpıda geçelim ama siz yüz binlerce insanı mağdur ettiniz.”

‘Ne talep edelim!’

Son olarak sorunun çözümüne de değinen Mendillioğlu’nun sözleri yaşanan sorunun büyüklüğünü ve gerçekliğini gözler önüne seriyor: “Eğer bir sektör olsaydı çok şey söyleyebilir, isteyebilirdim. İşin nasıl düzeltilebileceği, sosyal güvencenin nasıl sağlanabileceği ama dediğim gibi bunlar birer hayal. Diyelim ki toplayıcıları kayıt altına aldınız. Böyle bir sistem geliştirdiniz, hepsine sosyal güvence veriyorsunuz yani iş yasalarına uygun bir şekilde çalıştırdınız. Böyle olduğunu bir an için varsayalım ama şimdi kayıt altına aldığınız bölgelerde çalışan toplayıcılar var, yarın 100 kişi daha çöpe düştü ne olacak o zaman 200 kişi daha düştü aynı işi yapmaya başladı. Bütün sistem çökecek dolayısıyla çözüm yok bu işe. Hadi diyelim çözüm var, aslında yeni sınıf olgusunu da bu sınıf üzerinden konuşmak gerekiyor, yani geçmişin distopya özgürlüklerin fedaisiydi bugünün distopyası yaşamın fedası. Resmen yaşama diyorlar. Özgürlüğünden vazgeç demiyor, sen yaşama, sen fazlalıksın diyor. Şimdi bu noktada da ne talep edeceğimizi bilemeyen bir durumdayız. Hayatta kalmaya çalışıyoruz. Geçmişte kamusal haklardan yararlanan vatandaştı, sağlık eğitim gibi sivil haklardan yararlanan vatandaştı, seçme seçilme özgürlüklerden yararlanan vatandaştı, ifade özgürlüğü örgütlenme özgürlüğü gibi bugün bunların tamamından vazgeçtik, vatandaş değil isterse üstünde Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşısın ama bir önemi yok. Ne kamusal haklardan ne sivil haklardan ne seçme seçilme özgürlüğü gibi özgürlüklerden faydalanabiliyor. Bu ülkenin vatandaşı değiller gibi. Ne talep edelim!”


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar