Savaşı kim başlattı?

Savaşı kim başlattı?

Persler tutsağı Kyros’a götürdüler. Kyros Kroises’e seslendi: “Kim sana söyledi dost yerine düşman olarak karşılaşmayı? Yakılmak üzere odun yığınına doğru yürüyen Kroises yanıtladı: “Kabahat senin üstüne yürümek gibi bir kendini beğenmişliği bana veren Yunanlar’ın tanrısındadır. Çünkü, kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir; barışta oğullar babalarını gömerler, savaşta babalardır oğullarını mezara indiren.”

Evlerinden dışarı adım atmayı ve kendi çitlerinin ötesine çıkmayı sevmeyenler -ki böyleleri her zaman ve her yerde çoğunluktur-, bu kimselere ve hiçbir şeye uymayan tipleri tuhaf, nefret edilesi insanlar ve de hatta birer çılgın bellerler.

Belki çağdaşları da Herodot’a işte böyle bakmışlardır. Kendisi bu konuda hiçbir şey söylemez. Aslında, böyle şeylere zaten hiç dikkatini verir mi ki? Kafası yapacağı yolculuklarla, onlara yaptığı hazırlıklarla, sonrasında da dile getirdiği malzemelerin elenmesi ve düzenlenmesiyle meşguldür. Zira yolculuk, yola koyulduğumuz anla başlamaz ve hedefe vardığımızda da bitmez. Gerçekte çok daha evvel başlar ve pratikte asla bitmez, çünkü fiziksel olarak artık çoktandır yerimizden kıpırdamıyor olsak bile, belleğin şeridi içimizde dönmeyi sürdürür. Ki yolculuk hastağına kapılma diye bir şey vardır ve hastalık özde çaresi olmayan bir illet türüdür.

Bu dünyanın merkezi Ege Denizi, onun kıyıları ve adalarıydı. Herodot buradan çıkar seferlerine. Dünyanın sınırlarına doğru ne ölçüde ilerlerse, o sıklıkla yeni bir şeylere rastlar. Dünya hakkında çok şey bilen Herodot, yine de ona dair her şeyi bilmez. Çin’i ya da Japonya’yı hiç duymuşluğu yoktur, ne Avustralya’yı ne de Okyanusya’yı bilir; büyük Amerika kıtasının var olduğunu ve geliştiğini sezmemiştir bile. Bırakın bunları, Batı ve Kuzey Avrupa’ya dair bile ayrıntılı bir şeyler bilmiyordur. Herodot’un dünyası, Akdeniz-Ortadoğu dünyası, denizlerin ve göllerin, yüksek dağların ve yemyeşil vadilerin, zeytinin ve üzümün, darının ve kuzuların o güneşli dünyasıdır; birkaç on yılda bir kan içinde yüzen huzurlu Arkadya’dır.

Persler tutsağı Kyros’a götürdüler. Kyros’a Kroises’e seslendi: “Kim sana söyledi dost yerine düşman olarak karşılaşmayı? Yakılmak üzere odun yığınına doğru yürüyen Kroises yanıtladı: “Kabahat senin üstüne yürümek gibi bir kendini beğenmişliği bana veren Yunanlar’ın tanrısındadır. Çünkü, kimse barış dururken savaşı seçecek kadar deli değildir; barışta oğullar babalarını gömerler, savaşta babalardır oğullarını mezara indiren.”

Herodot, kendisi için en önemli olan soruya, yani ‘Doğu ile Batı arasındaki husumet nereden çıkmıştır, aralarında niçin düşmanca ilişkiler hakimdir’ sorusuna yanıt ararken çok temkinli davranır. “Ben biliyorum! Ben biliyorum!” diye tutturmaz. Aksine, kendisi bir gölgeye çekilir, yanıt vermeleri için başkalarını öne sürer. Bu başkaları dediğimiz de Persler içindeki tarih bilginleridir. ‘İşte bu bilge Persler’ der Herodot, ‘dünya çapındaki Doğu-Batı çatışmasının faillerinin Yunanlar ve Persler değil ama üçüncü bir kavim, hareketli ticaret erbabı Fenikeliler olduğunu’ söylerler. Kadınların kaçırılması işini bu Fenikeliler başlatmıştır ki bu da işte tüm bu küresel hengamenin başlangıcı olmuştur.

Herodot büyük dünya tasvirine niye karşılıklı olarak kız kaçırmalar gibi (Pers bilgelerinin fikrince) kıytırık bir konudan başlar? Çünkü bir medya piyasası yasasını dikkate almaktadır: Tarihin, iyi satılabilmesi için ilginç olması; az biraz biber, sansasyonel bir şeyler, böyle insanın içine ürperti veren bir şey içermesi gerekir. İşte bu şartları da kadın kaçırma hikayeleri sağlıyor.

Uzak bir yolculuk yapıp malzeme topluyor, sonra dönüyor, çeşitli Yunan kentlerini dolaşıyor, yazarla buluşma akşamları türünde bir şeyler yapıyor ve yolculuklarından kalan deneyimlerini, izlenimlerini ve gözlemlerini anlatıyordu. Belki de hayatını bu toplantılardan kazanıyor, sonraki yolculuklarının parasını da bu işten çıkarıyordu; dolayısıyla olabilecek en büyük dinleyici kitlesini, insan kalabalığını çekmek onun için önemliydi. Bunun için de işe, insanların dikkatlerini anlattıklarına mıhlayacak, onlarda merak uyandıracak, sansasyon tadında bir şeylerden başlamak iyiydi. Eserinin tamamında, bu uyarıcılar olmasa sıkılıp zamanından önce dağılarak konuşmacıyı elinde tamtakır bir sepetle bırakabilecek seyirci kitlesini heyecanlandırmaya, şaşırtmaya, düşündürmeye hep daha yeni yeni konular ortaya çıkar.

[Herodot’la Yolculuklar, Ryszard Kapuscinski]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar