Sezen Ünlü’nün ninesi: O sözleşmeyi tekrar onaylasınlar!

Sezen Ünlü’nün ninesi: O sözleşmeyi tekrar onaylasınlar!

İzmir’de, 17 yaşında, 5 aylık hamileyken 16 bıçak darbesiyle katledilen Sezen Ünlü’nün anneannesi: Bu sözleşmeyi geri getirsinler. Uygulasınlar, kadınlar ölmesin. İçimiz yandı, başkasının içi yanmasın.

Toplumların ciddi krizlerle boğuştuğu, kapitalist sistemin o çürütücü etkisini gözeneklerinde hissettikleri ve bunun eskiye ait tüm kurumlarda, değer yargılarında ciddi bir sarsıntı olarak kendisini konuşturduğu koşullarda, Sezen Ünlü gibi sayısız kadın cinayetinin yaşanması neredeyse kaçınılmazdır, öyle de oluyor. O açıdan da normal koşullarda devletlerin bu ciddi toplumsal tehlikeye karşı tüm dezavantajlı kesimler için belirli bir can güvenliği yükümlülüğü üstlendiğini, bunu cezai yaptırımlarla bütünlüklü bir metne dönüştürüp, koşullara uygun düzenlemelere gittiği İstanbul Sözleşmesi gibi araçlar yaşamsal önemdedir. Ama her gün en az üç-dört kadının katledildiği böylesi bir ülkede devlet bu sorumluluğu almak bir yana, kadın cinayetlerini ve düşmanlığını daha da kışkırtacak bir yaklaşımla hareket ediyor. İmzalamak zorunda kaldığı ama aslında uygulamadığı İstanbul Sözleşmesi gibi bir hukuksal çerçeveden geri çekilerek katillere, kadın düşmanlarına “önünüz açık” diyor.

Henüz 17 yaşına bile girmeden 5 aylık hamileyken yaşı sayısında bıçak darbesiyle bir kuytulukta katledilen Sezen Ünlü’nün sadece bir sayı olmadığının, onun hikayesinin milyonlarca kadının ortak hikayesi olduğunun, aşk ve kıskançlık parantezine alınmaya çalışılan sonunun da milyonlarca kadın için uzak bir ihtimal olmadığının özellikle İstanbul Sözleşmesi’ne karşı savaş başlatan kesimler tarafından bilinmesi ve görülmesi önemli.

İstanbul Sözleşmesi karşıtı kampanyaya da katılan havuz medyanın çeşitli mecralarında Sezen’in katledilmesi epey bir işlendi. Elbette Sezen ve ailesinin trajik hikayesi öne çıkarılarak. Haberlerin hemen hepsinde annesi tarafından bir buçuk yaşındayken terkedildiği, halasının kendisine annelik yaptığı, Anıl Yolum denilen katilin Sezen’i kandırdığı, sevgi denilen şeyin nasıl bir bela olduğu, Sezen’in duygularını sömüren bu katilin ona şantajlar yaparak evlenmeye zorladığı, hamile kalan Sezen’in yaşı da küçük olduğu için imam nikahıyla Yolum’la yaşamaya başladığı… vs. içerikleri öne çıkardılar. Gelinlikli, hamile olduğunu gösteren fotoğraflarını, mezarını, ailesinin içler acısı durumunu paylaştılar.

Haberlerin hepsindeki ortak tema, Sezen’in aslında böyle bir sona adım adım gittiği ve bunda kendi tercihlerinin belirleyici olduğu noktasında toplanıyordu. Yani fıtrat denilen tekerlemeye dayanıyordu. Hiçbiri, İstanbul Sözleşmesi’nin devlete yüklediği yükümlülükler yerine getirilmiş olsaydı Sezen’in bugün yaşıyor olacağına vurgu yapmadı. Sözleşme’den geri çekilmenin hemen ardından katledildiğinden bahsetmedi.

Bırakalım bunu, Sezen’in şiddet gördüğü, koruma talep ettiği, ölümle tehdit edildiği, sürekli takip edildiği gerçeğini ailenin anlatımlarıyla dile getirmek zorunda kalsalar da tüm bunlara rağmen o yükümlülükler uygulanmış olsaydı aslında yaşıyor olabileceğini söylemeye dilleri varmadı.

Sezen’in ziyaret ettiğimiz anneannesi bu gerçeği isyanla, feryatla dile getirdi. Tıpkı onu büyüten halasının basında da yer alan isyanı gibi…

İstanbul Sözleşmesi kaldırılmasaydı, kadınları devlet korusaydı, Sezen babasının evindeyken polis koruması verilseydi, o adamın ayağına kelepçe takılsaydı o kız bugün sağ olurdu. İçimiz yanmazdı. Bu sözleşmeyi geri getirsinler. Uygulasınlar, kadınlar ölmesin. İçimiz yandı, başkasının içi yanmasın.  

Yoksulluk içinde, annesiz büyümüştü Sezen. Yoksulluğun kendisine örmeye çalıştığı başka bir kaderi değil, okuyarak doktor olmayı hayal ediyordu. “Doktor olamazsam hemşire olurum, sağlık hizmeti taşırım insanlara” diyordu.

Hayat dolu, ince ve duyarlı olduğunu anlatıyor anneanne. “Yemek yemesi bile bir başkaydı Sezen’imin” diyor, özlem ve sevgisini hissettirerek. “O kadar duyarlıydı ki 2 ay önce babasına ‘ölürsem organlarımı bağışlayın’ demiş” diye ekliyor.

Sezen’in hunharca öldürüldüğünü, “Torunumu kandırıp ıssız bir yere götürmüş, orada bıçaklamış. O kadar düşmanca yapmış ki bunu, o bıçağı sapladığı yerde çevirmiş” cümleleriyle ifade ediyor. Bağışlamasını istediği organlarının paramparça edildiğini belirtiyor.

Sezen’in kendilerini dinlemediğini, madde bağımlısı olan Yolum’u sevdiğini söylediğini anlatan anneanne, “bu nasıl sevgiyse” diye ekliyor. Sezen’in böyle birini sevmiş olmasını da anlayamıyor; Yolum’un, “seviyorum-kıskandım” diyerek onu canice katletmesini de. Onun anladığı sevgiyle adına “sevgi” denilen arasında dağlar kadar fark var belli ki. Elinden gelse tüm kadınlara da erkeklere de sevgiden ne anladığını anlatmak istiyormuş gibi adeta çırpınıyor. Yoksul evinde, kelimenin gerçek anlamıyla perişanlık içinde yaşayan bu kadın, bu koşullarda bile sevginin nasıl bir insani derinlik ve duyarlılık olduğunu unutmamış olduğunu bir kez daha hissettiriyor.

Sonra sesi yeniden yükseliyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilenlere yalvarırcasına sesleniyor:

Bir daha kimsenin başına gelmesin, kimse yaşamasın diye o sözleşmeyi tekrardan onaylasınlar, tekrar yürürlüğe girsin. Devlet kızları, kadınları korusun. Polis versin, polis koruması olsaydı torunum ölmezdi, bugün yaşıyor olurdu. Lanet olsun böyle adalete. Onun cezaevinden hiç çıkmasını istemiyorum, çürüsün. Benim torumun toprak altında çürüyorsa, o da cezaevinde çürüsün. Adalet istiyorum, kızlar, kadınlar için adalet!


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar