Sudan halkı askeri yöneticilerinden nefret ediyor ama Batı onları şımartıyor

Sudan halkı askeri yöneticilerinden nefret ediyor ama Batı onları şımartıyor

25 Ekim darbesinden iki ay sonra protestocular sivil yönetime geçilmesi talebiyle sokaktalar. Fakat askeri liderler ABD ve İsrail ile bağları “normalleştirme” konusunda başarılılar ve bu onların iktidarını sağlamlaştırıyor.

Julian Sayarer

Arap Birliği 1967’de Sudan’da toplandı ve Hartum Kararları’nı yayınladı. Bu kararlar, Altı Gün Savaşları’na ve uluslararası toplumun -ve uluslararası hukukun- Filistin’de kalması konusunda ısrar ettiği toprakların İsrail tarafından ele geçirmesine karşılık olarak alındı.

Arap Birliği’nin “Üç Hayır” etrafında toplanmış kararları basitti: İsrail’le barışa hayır, İsrail’i tanımaya hayır, İsrail’le müzakereye hayır. Bugün bile İsrail’e ya da Yahudilere karşı bir tür içkin düşmanlık ifadesi olarak saptırılsa da Üç Hayır bir kuşak boyunca Filistin’e ilişkin Arap siyasetinin temelini oluşturdu.

Altmış yıl sonra Üç Hayır geri döndü, ama bir sapmayla birlikte. Bu defa Üç Hayır ilk kez ilan edildikleri şehirde, Sudan’da üç yıldır devam eden devrimci sürecin bir parçası olarak kullanılıyor.

Sudan’ın bugünkü Üç Hayır’ı ülkede filizlenen demokrasi ile sivil idareyi daha da baskılayan hükümetteki askeri figürler arasındaki mücadele ile ilgilidir. 25 Ekim darbesinden sonra geçen iki ayda bu aynı zamanda 2019 protestolarıyla devrilen Ömer Beşir diktatörlüğünün kalıntılarını restore etmek anlamına da gelir.

Bu gösteriler karşısında ordu katliama girişti. Protesto hareketinin –Özgürlük ve Değişim Güçleri (FFC- Forces of Freedom and Change) adlı bir çatı örgütlenmesinin önderliğinde- sivil ve askeri liderlerle geçici bir iktidar ortaklığına girmesinin tek nedeni daha fazla can kaybını önlemekti. Lakin yaklaşık üç yıl sonra Sudan sokaklarında yeniden duyulmaya başlanan Üç Hayır basit bir mesaj iletiyor: Yönetimin askeri kanadı ile müzakereye hayır, ortaklığa hayır ve onları tanımaya hayır.

2019 katliamı, protesto hareketini geçici olarak susturdu fakat şiddete başvurulan vakaların çoğunda olduğu gibi hedeflerine kalıcı olarak ulaşamadılar. Şu anki sorun geçici hükümetin sivil kanadının önde gelen ve tehlikeli üyesinin -Başbakan Abdullah Hamdok- el-Beşir’e bağlı Abdül Fettah el-Burhan’ın önderlik ettiği askeri kanadın işine yaramasıdır. Ordunun istediğini elde etmedeki kararlılığı bu sonbaharda başbakanın kaçırılmasıyla açıkça ortaya çıkmıştır. Yönetim mekanizması bulanıklaşmış ve hükümetin sözde saygınlığı sorunlu bir biçimde tek adamın eline bırakılmıştır.

Bu durumda ABD’nin ve Batı’nın daha iyi bir sonucu teşvik edecek güce sahip olduğu açıktır. Bu sonuç popüler olmayan ve istifanın eşiğinde yalpalayan ifşa olmuş bir hükümet yerine protesto hareketinin meşruiyetini savunmaktır. Ama yapmayı seçtikleri bu değil.

İsrail Bağlantısı

Gerçekten de Batılılar bir arabanın tepesinde protestolara önderlik eden bir kadının görüntüsünün aniden ve harika bir şekilde küresel hale geldiği 2019’daki devrimci mücadeleye alkış tuttular. Financial Times “Sudan Kadınları Başkanı Nasıl Devirdi” başlığı attı.

Sudan protesto hareketinin sorunu şu ki, rejim hâlâ yerinde duruyor ama yurtdışındaki hayranları artık ona ilgi duymuyor. İlgilenen Batılı kuruluşlar ise -sorumlu tutulacakları önemli dahili çıkarlar olmaksızın- eski rejimin yapısının yeni kukla yöneticilerle korunmasıyla ticaretin geri dönüşünü görmekten her zamanki gibi memnunlar.

Üç Hayır’ın kökeni gözönüne alındığında, geçen yıl Sudan’da gerçekleşen olayların Batı’nın gerçek önceliklerinin ortaya çıkışının habercisi olması acımasızca ironiktir. Bu önceliklerin merkezinde özellikle Filistin sorunu vardır.

Donald Trump yönetiminin son aylarında, İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi için Arap dünyasına yapılan muazzam baskı ile birlikte Washington, Sudan’ın gönülsüz Hamdok’u da kapsayan geçici hükümetine Batı Kudüs’te İsrail Hükümeti’ni tanıması için silah zoruyla baskı yapıyordu. Bu da Filistin yanlısı Arap dünyasının pek çok yerinde olduğu gibi Filistin’de de adil bir çözüme ulaşmayı bekleyen Hartum’un yapmayı tercih etmediği bir hareketti. Sahra’nın öte tarafında Faslılar da benzer şekilde kralları tarafından bu kararı kabule zorlanmış, sonra kararın protesto edilmesi yasaklanmış, Batı Sahra’nın tahliye edilmiş nüfusuna Trump tarafından İsrail’i tanımasının ödülü olarak Rabat verilmiştir.

Her zaman olduğu gibi ABD’nin hilelerinin yapısı finansaldır. Sudan, İsrail’le uzlaşırsa eğer, Washington’un, teröre destek veren ülkeler listesinden çıkartılacaktır. Yatırım akışı sağlanacak, sermaye transferi kolaylaşacak, ihracat kısıtlamaları ve külfetli lisans anlaşmaları kaldırılacaktır. Trumpçı kabadayıların bu sahtekarlık politikası, zamanında Demokratlar tarafından kınanmış olsa da, Joe Biden yönetiminin aynı ayak izlerini takip etmeye istekli olması ABD dış politikasında varolduğu iddia edilen en ufak bir ilerici akımın zayıflığını net bir şekilde gözler önüne serer.

Üçlü bir hareketle, ABD ilk olarak “terör” adlandırmasının ne kadar anlamsız, politize ve gerçek tehditten uzak olduğunu gösterdi, ikincisi Sudan’daki demokrasi hareketine karşı hiçbir yükümlülüğü olmadığını vurguladı; ve üçüncüsü bir yandan İsrail’in ayrımcılığını güçlendirirken öte yandan ABD askeri egemenliğinin siyasi haydutluğu ile Sudan protestocularının katliamını daha da eşanlamlı bir hale getirdi.

Filistin’de adalet ya da “Yahudi Devleti”nin meşruiyeti ile ilgili endişeler, dünyanın her yerindeki Yahudilerin iyiliği için bu tür ucuz ve vahşi politikalarla ilişkilendirilmemelidir; sivil önderlerin kafaları ve protesto hareketi üzerinden Sudan’la yapılan askeri tefecilik ABD dış politikasının hiç yabancı olmadığı bir tür ahlaki faciadır.

Lakin bu düzenlemelerin mutlu ettiği bir klik vardı: Sudan’ın geçici hükümetinin askeri bileşenleri. Ordu açısından normalleşme aracılığı ile gerçekleşen sıkıştırma Sudan’ı küresel pazara ve ABD’den yatırım akışına açma anlamına geliyor ve kendilerini Sudan’ın tecridinin kaldırılmasına yardımcı bir güç olarak betimlemelerini mümkün kılıyordu. İçerde tutulmamasına ve -Sudan demokrasisi, İsrail’in meşruiyeti ve Filistin’de adalet açısından- alçakça olmasına rağmen bu manevra askeri liderlerin yapısal konumlarını sağlamlaştırdı.

Dış Politika Olarak Irkçılık

Bunların tamamı olmuş bitmiş gibi görünebilir -ama şimdi Sudan protesto hareketi intikam isteğiyle birlikte geri geldi. Askeri iktidarın yarattığı kargaşayı, yozlaşmış ekonomiyi ve tehlikeli sivil güçleri halkın nihayet reddetmesiyle, protestocular darbeyi kınama uğruna bir defa daha gaz bombasıyla, ses bombasıyla, gerçek mermilerle karşılaşıyorlar. Birleşmiş Milletler kadınlara yönelik cinsel şiddet dahil protestoculara şiddet uygulandığını rapor ederken, ABD şimdilerde zaten bir adım daha ileri giderek daha geniş bölgesel aygıtlarıyla son Hartum rejiminin gayrımeşru iktidarını sıkıştırdığı için yeniden hesap yapmaya çalışıyor.

Alelacele ve cömertçe hazırlanıp BAE ve Suudi sponsorluğunda gerçekleşen 2013 Mısır el-Sisi darbesinin açıkça gösterdiği gibi, ABD ve müşterilerinin Körfez Diktatörlükleri ve İsrail etrafında otoriter hareketlere tampon oluşturmaya ihtiyaçları vardır. Al-Beşir’in ayrılışından sonra Sudan’a Suudilerin ve Emirliğin parası da akmıştır; aradaki bağlar hayal gücüne çok az yer bırakır. Son zamanlarda, Tunus’ta Kays Said’in darbesi karşısında Emirliğin zar zor gizleyebildiği sevinç, Körfez’in de ötesine geçen, gerçekten de Hartum’dan Kayrevan’a kadar her yerde rastlanabilen demokrasi tehdidine karşı devamlı tetikte olunduğunu gösterir

Washington’a göre, Batı Asya ülkelerinden herhangi birindeki demokrasiden, Arapçadan veya Müslamanların çoğunluğu oluşturduğu ülkelerden kaçınılmaz oldukları ama aynı derecede Körfez Ülkelerinde ve Filistin’deki ABD güç sistemleri için varoluşsal bir tehdit oluşturdukları için de korkulmalıdır.

Sudan’da demokrasi ve dialogla ilgili yabancısı olmadığımız endişeleri yine duyuyoruz; ABD yardımı askıya alındı ve darbe lanetlendi. Çıkarılan bütün gürültüye karşın, Biden yönetimi uzlaşmacı Hamdok’u geri getirmek amacıyla sanki bu tek başına sivil yönetime geçişin işaretiymiş gibi orduya cunta-temizleyici talimatlar vererek Sudan halkının haykırışına karşı gelinmesinden memnun. Protestocular Hamdok’un gitmesini talep ederken ve kendisi de istifa sözü verirken bile, olmayan bir meşruiyeti görüşmek gibi Washington’un pek önemli politik görevi için açıkça kullanılmıştır.

ABD destekli bu tür sahtekarlıkların ortaya çıktığı yerde bir uyarı olarak, anayasa geleneği gereği Hristiyan Maruni bir başkan, Sünni başbakan ve Şii parlamento sözcüsünün sözde mezhepçiliğe karşı koruyucu olacağı ama aslında (ABD yaptırımlarıyla birlikte) onu insanların maddi çıkarlarını ya da günlük hayatlarının kalitesini hiçe sayarak sürekli kıldığı benzer yapısal dengesizliklere Lübnan’ın kalıcı krizinin tam ortasında rastlanabilir. Sudan’da benzer şekilde tehdit edici olan, Hamdok’un ya da ordu onaylı halefinin oynadığı, askeri gücü sivilmiş gibi gösteren baştaki meşrulaştırıcı kişinin rolüdür. Sudanlıların endişelerini görmezden gelip görünürde her şeyi Hamdok’a bağlayarak ABD, bir zamanlar sivil gruplar tarafından uygun bulunmuş ama o günden sonra, özellikle de Ekim’de kaçırıldıktan sonra, askeriyeye daha çok yanaşmış bir teknokrat atamayı garantileme riski alır.

Washington’u bu gibi pozisyonlara yönlendiren fesatlık ya da beceriksizliğin sonuçları korkunçtur, insan hayatının gereksinimleri üzerinde çarpık bir uygulama hissine öncelik verir ve bir ülke ve bu halkını desteklemekten çok bir ölüyü doğrultmak olarak nitelenir.

Washington’un politikasının başlangıç varsayımı -Sudan ve onun gibi ülkeler en fazla “yönetilen demokrasi” için sadece umut edebilir- katliamların ve ABD’nin ve tüm Batı dünyasının kısa süre önce alkışladığı devrimin kontrol edilmesi gibi çok daha kötü şeylerin doğuşuna kapı aralamıştır. Sudan’da olanlarla karşılaştıracak olursak, ABD veya onun müttefiklerinin, kısa süre önce Fransa’nın gittiği yöne karşı açık bir mektup imzalayan ve iç savaş olasılığını alenen duyuran askeri şahsiyetlerin gönlünü almak için Emanuel Macron’u orduyla güç paylaşımına teşvik ettiğini hayal etmek bile imkansızdır.

2018’deki ilk protestolardan günümüze kurban edilen yılların ve yaşamların açıkça gösterdiği gibi Sudan halkı gerçek demokrasiye ulaşmaktan vazgeçmeyecek. Öyleyse sorun okyanus ötesinde iktidarda olanların onların umutlarını mahkum etmeye devam edip etmeyecekleri.

Jacobinmag‘in 29 Aralık 2021 tarihli sayfasında yayınlanan “Sudan’s Military Rulers Are Hated by Their People but Coddled by the West” başlıklı makale Alınteri Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar