Süfrajetler: ‘Söz değil eylem’ diye başladılar

Süfrajetler: ‘Söz değil eylem’ diye başladılar

Tarihin farklı momentlerinde farklı düzeylerde bedeller ödenerek gerçekleştirilen bu mücadele içerisindeki kadınların rolü ise dün olduğu gibi bugün de patriarkal sistemin doğal bir sonucu olarak görmezden gelinmek, unutturulmak isteniyor.

Gülenay Eren

Militan direniş araç ve yöntemlerinin tarihin sayfalarına gömülmüş “nostaljik” temsillerden sayıldığı günümüzde, olası hak arama durumlarında başvurulabilecek tek yöntem olarak “pasif direniş”, uzun yıllardır hem liberaller hem de yasa koyucu egemenler tarafından sistematik bir biçimde propaganda edilerek, tıpkı işlerine gelmeyince hiçe saymaktan çekinmedikleri “seçim, sandık” argümantasyonu gibi dillerinden düşmeyen “demokrasinin” bir parçası sayılıp yüceltilerek değişmesi dahi teklif edilemez tek gerçeklik haline geldi. Faşizmin farklı boyutlarıyla hortladığı, gündelik yaşamın her anına gerek doğrudan müdahale ederek gerekse daha inceltilmiş yöntemlerle toplumun zapturapt altına alındığı coğrafyalarda ise meşru taleplerin ya da tepkilerin dile getirilmek istendiği yürüyüşler ve basın açıklamaları ya da on yıllardır gerçekleşen anma ve takvimsel eylemler, kendilerinin tabiriyle “yasal barışçıl gösteriler” dahi polis şiddetiyle terörize edilmeye ve bastırılmaya çalışılıyor. Sosyal medya üzerinde iktidarların uygulamalarına karşı hoşnutsuzluğunu üç-beş cümleyle ifade edenler bile “vatan haini” ya da “terörist“ ilan edilerek tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya.

Oysa, insanlık tarihindeki bütün ilerlemelerin, toplumsal yapılanmalarda köklü değişikliklere sebebiyet vererek tarihin akışını değiştiren, yıllar içerisinde ne kadar tırpanlanırsa tırpanlansın bugüne kalan kırıntılarıyla daha fazlasını istememize sebep olan temel hakları kazandıran tek gerçeklik, özellikle burjuvaziye karşı harekete geçen işçi sınıfının çeşitli bölükleri tarafından yürütülen kesintisiz ve militan eylem çizgisidir. Tarihin farklı momentlerinde farklı düzeylerde bedeller ödenerek gerçekleştirilen bu mücadele içerisindeki kadınların rolü ise dün olduğu gibi bugün de patriarkal sistemin doğal bir sonucu olarak görmezden gelinmek, unutturulmak isteniyor. Kadınların söke söke aldıkları ve burjuva demokrasisinin bir parçası haline getirdikleri seçme ve seçilme hakkı bile ya kendiliğinden zuhur eden ya da erkek bir lider tarafından bahşedilen bir hak olduğu ilkokul sıralarından başlayarak belleklere kazınmaya çalışılıyor.

Süfrajetlerle başladığımız bu yazı dizisinin temel amacı tarihte öne çıkan kadın figürleri, elbette politik duruşlarını eleştirme hakkımızı mahfuz tutarak, yaşadıkları dönemin tarihsel koşullarını göz önünde bulundurmak suretiyle incelemek ve tarihsel açıdan kadın hakları mücadelesinin öncüllerinin miras bıraktıkları tecrübeyi değerlendirmektir. Bu bağlamda ilk olarak Anglo-Amerikan Blackwells ve ABD Stanton’larından sonra kadın hakları mücadelesinde tarihe geçmiş Pankhurst’leri, Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel le Sylvia’nın nezdinde İngiltere’de filizlenerek süfrajetler olarak tarihe geçen kadınların hak mücadelesine değineceğiz.

Bu değinimiz hem burjuvazinin o çok demokrat göründüğü yıllarda bile kadına dönük sınıfsal yaklaşımını, patriarkal karakterini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor hem de kadının insan olarak kabul görmesinin kapitalist sömürü düzeni açısından hayli meşakkatli bir mücadele sürecinin sonunda mümkün olabildiğini…

Süfrajetler, çıkışları, yapıp ettikleri, karşılaştıkları saldırılar, uğradıkları düşmanlıkla bu gerçeklerin çarpıcı bir ifadesidir. Fakat onlar aynı zamanda mücadele yöntem ve araçları ne kadar militan ve kapsayıcı olursa olsun, bu araç ve yöntemler üzerinden ne kadar geniş bir kitlesellik yakalanırsa yakalansın soluklarının sınıfsal karakterlerince belirlendiğinin de unutulmaz örneklerindendir. Oldukça militan ve kararlı, kadın kitlelerinin ezilmişliğinin derinliğini açığa çıkaracak ölçekte kitlesel bir harekete dönüşen Süfrajetler’in kadının özgürleşmesi mücadelesi tarihindeki yerleri tartışılmazdır. Bu böyleyken onların kadın sorunuyla burjuvazinin çeşitli katmanlarının beklenti ve özlemleri ölçeğinde ilişki kurmalarının evrildiği nokta da güncel kadın mücadelesinde unutulmaz bir deneyim olarak yol göstermeye devam etmektedir.

***

Nasıldır dönemin Sanayi Devrimi’ne öncülük eden sömürgeci Britanya’da kadınlar için ekonomik, siyasal ve toplumsal yaşam?

Konuya girmeden önce sadece İngiltere değil aynı zamanda İrlanda, İskoçya’yı da kapsayan, binlerce kadının yaşam koşullarına ve baskılara rağmen bir araya gelmesini sağlayan, yüzyıl öncesinin “kadının yaşamdaki yeri” portresine hasbelkader de olsa değinmek gerekiyor ki hayranlık uyandıran kitlesel kadın başkaldırısının önemi ve değeri günümüze dair ipuçları versin.

18. yüzyıl sonu ila 19. yüzyılın ilk yarısına tekabül eden dönemde kadınlar evlendikleri erkeklere çeyiz ve para vermek zorundaydı. Erkeğe ödenen çeyizle birlikte, evlenen kadın da erkeğin “mülkü” oluyordu. Kadının evlilik kurumu içerisinde hiçbir hakkı yoktu, doğurduğu çocuklar dahi sadece erkeğe aitti. Erkek kadını terk etme hakkına sahipken kadınlar yasal olarak bu haktan mahrumdu. Çocuklar yalnızca erkeğe ait olduğundan onlarla ilgili verilecek bütün kararlarda da tek selahiyet sahibi babaydı, ayrılma durumunda çocuklar yasal olarak babada kalır, anne erkeğin rızası olmadan çocuklarını göremezdi. Evlilik öncesi verilen çeyiz ve değerli eşyalar da erkekte kalırdı. Özetle kadın, evlilik kurumunda yok hükmündeydi. Hatta 18. yüzyıl sonlarına doğru artık tek tük görülse de, erkeğin eşinin boynuna, koluna ya da beline yular taktıktan sonra parayla satması, yani “zevce satışı” yasal olmasa da meşruydu. Önemli bir hukuk tarihçisi sayılan Sir William Blackstone’un ifadesiyle “kadının yasal varlığı evlilik sürecinde askıya alınmış olur ya da en azından kocasına takviye olunur. Kocasının himayesi ve koruması altında her görevi yapar.” Evlenmiş kadınlar mülk sahibi de olamazdı, kadınlar zaten kocalarının mülküydü. “Soylu” ailelerden gelen kadınların ise yasal olmasa bile meşru imtiyazları vardı. Bugünkü “elitler” gibi mali gerekçelere dayanan / mal paylaşımı hususunda önden anlaşmalı evlilikler yapıldığı için bu tür evliliklerde kadının konumu bir nebze olsun farklıydı.

Kadın, tüm ekonomik gelirini olduğu gibi kocasına vermekle yükümlüydü. Aksi takdirde koca kadını boşama hakkına sahipti. Sanayi Devrimi öncesinde de kol gücüne dayalı madencilik, tekstil, temizlik gibi vasıfsız işlerde çalışan kadınlar ve çocuklar, yetişkin erkek çalışanlara göre daha uzun çalışma saatlerine rağmen ortalama yarı yarıya ücret alıyordu ve her türlü sosyal güvenceden mahrumdu. Çalışmalarına rağmen temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayan kadınlar fuhuş yapmaya mecbur kalıyordu. Hemşirelik, hastabakıcılık gibi alanlarda çalışmak üzere eğitim görebilen kadınlar daha çok orta sınıf ailelerin üyeleriydi. Üniversitelere ise aristokrat ailelere mensup kadınlar ender olarak kabul edilmeye başlamıştı.

Kadının seçme ve seçilme hakkı yoktu. Kadının bisiklet kullanması, pantolon giymesi, sigara içmesi, dolaşım ve seyahat özgürlüğü bile eril zihniyet için uygunsuzdu. Bırakın muhafazakârları, dönemin erkek egemen düşüncesinden arınmamış komünist-sosyalistler bile kadın haklarının işçi sınıfı mücadelesindeki değerini kavrayamamış, kadını cephe gerisindeki yedek cins olarak görmüşlerdir. Hatta kadınları sendikaların ve birçok farklı sol ve liberal görüşün katılımıyla kurulan İşçi Partisi’nden dışlamış, öncü kadınlarla dalga geçerek aforoz etmişlerdir.

Kadınlar o yılları bugünün rüzgârına göre açı değiştiren pop dönem filmlerinin sahtekâr sahnelerinin aksine büyük zorluklarla geçirmiştir. Hareket içerisinde de, Marx ve Engels’in tüm teorik tohumlarına rağmen pratikte kadınlara erkeklerin eşiti olarak davranılmadığı, hatta ezeli çoğunluk tarafından dışlandığı barizdir. Bu bağlamda, Enternasyonal’in Paris Kongresi’nde dahi Clara Zetkin ve Emma Ihrer’in, komünist kadın öncüler olarak erkek egemen zihniyete karşı baş eğmeyen mücadelelerini saygıyla anıyoruz.

Süfrajet kavramı ilk olarak kendini kadın hakları savunusuna adamış kadınlar için küçümseyici anlamda kullanılmıştır. London Daily Mail’den Charles E. Hands adlı gazeteci, bu kelimeyi oy hakkı anlamına gelen suffrage kelimesinden türeterek “kadınlar oy istemekle kalmadı, bir de onu almaya niyetlendiler” diyerek aşağılama amacı gütmüştür. Dönemin öncü kadınları ise bu kelimeyi benimseyerek kendilerini süfrajet olarak tanımlamışlardır.

[Sürecek]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar