Türkiye hapishaneleri: Neoliberal rejimin sureti

Türkiye hapishaneleri: Neoliberal rejimin sureti

2016 Temmuz darbesinin ardından kurulan TDİ (Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi) sözcülerinden Uğur Şafak Karadaş ile Türkiye’de hapishaneler, tutsakların güncel ve kadim sorunları, hasta tutsaklar, infaz yakma ve “iyi hal” ölçütlerinin öldürücü sonuçları üzerine konuştuk.

Alınteri: Şu anda cezaevlerinde kaç tutsak var? Adli ve siyasi tutsakların sayısı nedir? Bunların kaçı tutuklu kaçı hükümlü?

Tam bir sayı vermek çok güç, bunun bir nedenini güncel sayıların Adalet Bakanlığı tarafınca açıkça paylaşılmaması oluşturuyorsa, diğer bir nedeni de toplumsal zemini günden güne genişleyerek artan, neredeyse her gün farklı katman ve kesimlere de uzanan yeni operasyon ve tutuklamalarla bu sayının sürekli değişkenlik göstermesi tam bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor diyebilirim.

Güncel olmayan, fakat ÇHD, ÖHD ve İHD gibi hukuk ve insan hakları kurumlarınca ya da güvenilirliği tespit edilmiş kurum ya da kurumlar tarafından açıklanmış bilgilere dayanarak şunları söyleyebilirim.

Türkiye ve Kürdistan hapishanelerinde tutsak bulunan politik tutukluların sayısı yuvarlak rakamlarla 30 bin civarı. Yapılan açıklamalar bu yönde. Tabii resmi kaynaklarda ‘terör suçuna bulaşmış’ rakamlar olarak veriliyor bu sayı. Bu sayının içine FETÖ’cüleri de dahil etmişler. Bunların da 10 bin civarı olduğu söyleniyor. Geriye kalan 20 bin tutsak sol-sosyalist ve Kürt yurtsever tutsaklardan oluşuyor. Yine net olmamakla birlikte, bu rakamların üçte ikisi hükümlü ve geriye kalan üçte biri de tutuklu statüsünde.

Alınteri: Adalet Bakanlığı 2013-2020 yılları arasındaki 7 yıllık zaman diliminde bin 330 tutsağın ağır hastalık raporunu onaylamayarak “hapishanede kalabilirler” dedi. Bu tutuma dair ne söylersiniz?

Sorunuzda belirttiğiniz tarihler arasında hem dünya genelinde hem de Türkiye cephesinde yaşanan güncel siyasal gelişmelere bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Özellikle 2012 yılından başlayarak kapitalizmin dünya çapında yaşadığı krizin genişleyerek derinleşmesi, neoliberal politikaların iflası ile yerine yeni ve etkili bir model arayışlarının hayata geçirilememesi bugün yaşadığımız kronik ve düzelmesi mümkün olmayan krizin ilk sancılı atak dönemleriydi. Dolayısıyla bu dönemin etkilerinin görünür ve geniş yığınlarca hissedilir olduğu bir döneme denk gelmesine paralel olarak; Türkiye’de de siyasetten ekonomiye, devlet mekanizmalarından siyasi rejime uzanan çok geniş bir yelpazede yeniden bir yapılanma ihtiyacı söz konusuydu. Türkiye özelinde ise kendisini Kürtlere yönelik siyasi soykırım olarak gösteren ve sayıca on binleri bulan kitlesel tutuklamalarla adı ‘KCK Davaları’ diye anılan bir sürecin hemen arkasından gelen Gezi İsyanı, 2015 Metal Fırtınası ile 7 Haziran’da AKP’nin yaşadığı seçim şokuyla Kürt illerine yönelik açık savaş siyaseti, Suruç ve Ankara Gar Katliamları, Kürtlerin Kobanê’de elde ettiği tarihsel kazanımlar ve son olarak 15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından hemen ilan edilen OHAL rejimi ile bugün kendisini ‘Başkanlık Sistemi’yle tamamlayan tarihsel gelişmeler ışığında ele almak gerekiyor.

Bu gelişmeler ele alınmadan sorunuza yanıt vermek mümkün olmayacaktır. Hasta tutsakların serbest bırakılması sorunu bir sağlık, insan hakkı ve hukuk sorunudur ama Türkiye’de insan hak ve hukukunu da Anayasal hak ve uygulamaları da belirleyen o an içinden geçilen tarihsel süreç ve gelişmeler olmuştur. Türkiye gibi faşist şeflik rejimi altında evrensel hak ve hukuk normları da bir çırpıda kuşa çevrilmiş, AİHM başvuruları belirttiğiniz tarihler arasında sayısı binleri bulmuş ve Türkiye birçok davadan mahkûm edilerek cezaya tabi tutulmuştur.

Hasta tutsakların tahliyeleri ya hastane ya Adli Tıp Kurumu (ATK) ya da savcılık engeline takılmaktadır. Hastanelerden tutsakların onca zorlukla alabildikleri raporlar çoğu zaman siyasi tutumla karar veren ATK tarafından kabul edilmemektedir. Diyelim ki kabul edildi ve ATK raporu alınabildi, bu raporla verilmesi gereken tahliye kararı bile “toplum güvenliği bakımından tehlike” bahanesiyle yine engellenmektedir. Şöyle bir örnek vereyim, son 6 yılda, “veda hakkı” bile tanınmayan en az 103 tutsak hapishanede yaşamını yitirmişken “toplum güvenliği” bahanesiyle tutsakların canlarının “tehlikede” olduğu ortada değil midir? Elbette ortadadır ve bu durum bilinçli ve kasıtlı bir politik anlayışın ürünüdür.

Hele hele hasta tutsaklar siyasi bir kimliğe sahip ise bu hak ve hukuk sadece görünmez ya da kayıtsız kalınmamıştır, üstüne üstlük bir de düşman siyaseti gözetilerek hastalıkları boyunca ek işkence ve baskılara maruz bırakılmışlardır. Yerinde ve yeterli tedavi hakları engellenmiş, ihtiyaç duydukları ilaç ve medikal ekipmana ulaşmaları bilinçli olarak kısıtlanmış ve ölüme terk edilmişlerdir. En basit örneği ile kanser hastası tutsakların ilaçları temin edilmediği gibi edinilenlerden de para talebinde bulunulmuştur. Kısacası tüm bu olup bitenler o tarihsel dönemin gelişmeleri ışığında ele alınmış ve karar mekanizmasında bulunan tüm kurum ve ilgili kişiler de kararlarını siyasi iktidarın görüş açısından belirleyerek sonuçlandırmışlardır. Bu durum pandemiyle birlikte ikiye, üçe, dörde,… katlanarak devam etmektedir.

Alınteri: Son yıllarda “iyi halli olma” kıstası daha fazla gündeme getirilir oldu. Nedir bu? Geçmişte, 12 Eylül yıllarında da “infaz yakma” tehdidi tutsakların tepesinde sallandırılırdı. Şimdilerde buna da sonuna kadar yol verildi. Nedir amaç?

En son söylenecek sözü başa yazarak konuşmak istiyorum. Bunun da bir tarihsel süreci var, mücadele güçlerinin, tutsak yakınları ve ailelerinin ve de yoldaşları olarak bizlerin yerine getirmesi gereken etkili ve sonuç alamayan pratiğimizin kendisi ve muhasebesi var. Daha dolaysız bir ifadeyle, ortaya konması gereken samimi bir özeleştirisi var.

Bunu belirttikten sonra infaz yakmalara nasıl ve hangi cüretle gelindi, ona değinmek istiyorum. Pandeminin ülkede yayılmasının üzerinden yaklaşık iki yıla yakın bir zaman geçti. Öncesi de olmakla birlikte bu sürede hapishanelerdeki hak ihlalleri en üst boyuta çıkarıldı. Özellikle pandemi bahanesiyle tutsakların dışarıyla olan her tür iletişim kanalı kısıtlandı ve tutsaklar üzerindeki tecrit hiç olmadığı kadar derinleştirildi. Bu gözü dönmüş fırsatçılık, ilk olarak tutsakların açık görüş haklarını elinden alan bir sürece döndü. Yerine göstermelik olarak, kapalı görüşler ayda ikiye, haftada bir olan telefon görüşmeleri de ikiye çıkarıldı ama spor alanı dahil tüm sosyal alan kullanımları yasaklandı; iki ayda bir sadece bir koli açma dayatması uygulandı ve zaten çok zor olan ve birkaç hapishanede göstermelik olarak uygulanan muhalif dergi ve gazetelere erişim de bu “sayede” engellendi. Kitap kısıtlamaları artırıldı ve daha saymakla bitmeyecek irili ufaklı hak gaspıyla saldırıların ilk etabı tamamlanmış oldu.

Yukarıda belirttiğim özeleştiriye gelerek devam ediyorum: En kötüsü de pandemi boyunca içerdeki saldırıları çok duyuramama, buna karşı çok güçlü bir yönelime girememe hali ve devrimci tutsakların sorunlarıyla yalnız kalması ve bu çapta bir saldırının sadece onların omuzlarına yükleyerek geriletilmesini beklemek elbette ki devletin elini güçlendirdi ve saldırılarda sınır tanımayan bir yönelime girmesinin yolunu açtı.

Bu pervasızlaşma, bu gözü dönmüş saldırganlık ve yönelim kendisini infaz yakmalar olarak ortaya koydu. 2021’in başında gözlem kurulları diye bir kurul oluşturuldu ve bu gözlem kurulları özellikle ağırlaştırılmış ve cezası az kalmış tutukluları hedefine çaktı. Özellikle bir-iki yılı kalmış tutsaklara daha önce dinlediği müzikten okuduğu kitaplara, dışarıda yazıştığı insanlardan içerdeki hak ihlallerine karşı takındığı tutum ve davranışlara kadar her şey bu gözlem kurulu tarafından izlendi ve mahkemelerce verilmesi gereken her hukuki karar bu kurulların inisiyatifine bırakıldı.

Bu sessizlik, etkili ve sonuç almaktan uzak bu pratiğin sonuçları ve faturası en nihayetinde politik tutsaklara kesilmiş oldu.

Bu yönelimin bir de amacı vardı şüphesiz; bunlardan birincisi, toplumun en ilerici öncüleri olan politik tutsakları cezalandırmak ve mücadele dirençlerini kırarak etkisizleştirmek. Bunu da kendi içinde iki başlığa ayırabiliriz. Halihazırda yatarı uzun yılları bulan diğer tutsaklara gözdağı vermek ve hapishanelerde gelişen hak gaspları ve baskılara karşı infaz yakma politikasını ‘sessiz ve tepkisiz kalın’ adı altında bir sopaya dönüştürmek. Özellikle tahliyesi yakın tutsakların tahliyesi yaklaştıkça da yaşadığı iç heyecanı ve özgürlüğe kavuşma tutkusunu yıkıma uğratarak içerden çökertmek ve umutsuzluğa sürüklemek.

Bu saldırının dışarıdaki güçlere de bir mesaj taşıdığını düşünüyorum. Bugün hapishaneler ve tutsaklık sorunu düne nazaran hem konum değiştirdi hem de zemini genişledi. Düne kadar hapishane ve tutsaklık sorunu ilericilerin, devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürtlerin görüş alanındaydı. Yani siz bahsettiğim bu kimliklerden birisine sahipseniz tutsaklık sorunu yaşamanız işten bile değildi. Fakat geldiğimiz bu tarihsel aşamada bu sorunun da zemini genişlemiş, hakkını arayan sıradan bir işçi, tacize ve tecavüze uğramış bir kadın, kayyum istemeyen ve sorunları etrafında birleşmiş bir öğrenci, siyaset bağlamında sırf işler düzgün gitmediği için yaptığı küçük bir eleştiriyi sosyal medya üzerinden paylaşan bir kişi veya sırf mesleği üzerinden iktidar anlayışıyla hareket etmeyen bir akademisyen ya da memur olmanız dahi tutsaklık yaşamanız için bir nedene dönüşmüştür. Zemini bunca genişleyen bu sorunun bu çapta bir korku halesine dönüştürülerek etkisizleştirilmesi için de bu sopayı kullanmak iktidarın aklıyla uyumlu bir politikadır.

Bir de işin ‘politik zafer elde etme boyutu’ da var ki, siyasal iktidarın düşman hukuku bu politik hamleleri geniş yığınlar üzerinde bir sindirme, silikleştirme ve dirençlerini kırarak kendisi için politik bir zafer ve moral kazanma hamlesi olarak da kodladığından hiç şüphe duymamak gerekir.

Alınteri: Bütün bu bilinçli politikalar sonucu kimi siyasi tutsaklar ömürlerinin neredeyse üçte birini hapishanelerde geçiriyor. F tiplerinin tüketici, çürütücü koşulları yüzünden kronik hastalıklara yakalanıyorlar. Yaralı yakalananlar bile tedavi edilmeden hücreye atılıyor. Ölümcül hasta tutsaklar, tahliye edildiklerinden birkaç gün sonra hayatını kaybediyor. Buna en son örnek 70 yaşındaki Mehmet Ali Çelebi’dir. TDİ ve ailelerin bu yakıcı sorun konusundaki çabaları yeterli mi? Neler yapılmalı?

TDİ ve aile bileşenlerimizden yeni olanlar ve tutsaklık sorununu evlatlarının tutsak olmasıyla birlikte öğrenenler de var. Ama TDİ içinde yer alan politik özneler ve kurumların da devlet gerçeği ve tarihsel olarak hapishaneler sorununa karşı edindiği çok güçlü deneyim ve birikimleri de söz konusu.

Şöyle ki, bugün TDİ’yi kuran yedi ayrı örgüt ve aile kurumu var. Özellikle bileşen içinde politik özne durumundaki birçok örgüt ‘96’lardan, 2000’lerden günümüze gelmiş önceki tutsak aileleri örgütlenmeleri içerisinde yer alarak gerekli birikimi oluşturmuş ve yeterli deneyime sahip bir birleşen. Bugün toplumsal sınıf çelişkilerinde bir gerilemenin yanı sıra F tipi hapishanelerin şehrin dışına ve olabildiğince uzak noktalara kurulması ailelerin çocuklarından yalıtılmasına yol açtı. Elbette bu durum güçlü, etkili ve sonuç alıcı bir nitelikle donanan aileler mücadelesinin önüne de ister istemez bir set oluşturdu. Ama geçici bir durumdur bu. Sorunları doğru bir noktada kavratan bir dil ile gittiğimizde yan yana gelip çocuklarını sahiplenme noktasında hızlıca bir araya gelebiliyorlar. Özellikle hapishanelere dönük açıktan bir saldırı söz konusu olduğunda bir araya gelinecek kanalları da doğrudan kendileri yaratabiliyorlar.

Bugün içinde bulunduğumuz bu muazzam krizle birlikte saldırıların da dozu artacaktır. Hapishanelerde eş zamanlı gelişen son saldırılarla birlikte tüm hapishanelerde mevcut yönetmeliği ortadan kaldırarak yerine yeni bir genelge hazırlayabileceklerini de düşünmek gerekiyor. Hafızalarda Diyarbakır Cezaevi olarak yer edinen o işkence merkezi bugün için yasallaşmış bir hale dönebilir. Bunun maddi zeminleri bugün için çok güçlü, bu iktidar bu saldırganlığın başını çekmekten asla geri durmaz. Nitekim, Tek Tip Elbise saldırısını da gündemlerinden çıkarmadılar.

Gelişmeler bu yönde ilerlerse, aileleri bu noktada örgütlemek çok hızlı olabileceği gibi, yine ailelerimizin bu çaplı saldırıya yanıtsız kalmayacağı da bilinmeli. Bunun için mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerdir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar