Türkiye’de devlet ve akademi

Türkiye’de devlet ve akademi

“Bu suça ortak olmayacağız!-Em ê nebin hevparên vî sûcê!” başlıklı bildiri, ülke genelinde örülmüş olan korku duvarına atılan kocaman bir taş parçasıydı ve orada büyükçe bir çatlak oluşturmuştu, duvarın sahiplerinde ciddi bir panik yaratmıştı. Devletten yükümlülüklerini yerine getirmesini talep ediyordu. Etmeye de devam ediyor…

Onur HAMZAOĞLU

Altı yıl önce, 11 Ocak 2016’da, Türkiye’nin 89 üniversitesinden 1.128 akademisyen imzaladıkları “Bu suça ortak olmayacağız!-Em ê nebin hevparên vî sûcê!” başlıklı bildiriyi kamuoyu ile paylaştı.

Üzerinden daha iki gün bile geçmeden imzacılarının, cumhurbaşkanının hakaret ve itibarsızlaştırmasına maruz kalmasına, bir bölümünün gözaltına alınmasına, üniversitelerinde ve yaşadıkları kentlerde hedef gösterilmesine rağmen, bildirinin, TBMM’ye teslim edildiği 20 Ocak 2016’da ‘suça ortak olmayacağını’ kamuoyu ile paylaşan, imzacı sayısı 2.212’ye ulaşmıştı. Yanı sıra, yurtdışından 2.279 akademisyen de bu bildiriye desteğini açıkladı.

Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz 2019 tarihli kararıyla içeriğinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğu hukuki olarak saptanmasına karşın, bildiri, devlet tarafından Türkiye üniversitelerinde gerçekleştirilen 19. kitlesel tasfiyenin gerekçesi olarak da kullanıldı.

Peki, 11 Ocak 2016’ya nasıl gelindi? Türkiye siyasi tarihinde önemli ilklerin yaşandığı bir yıl olarak da anılacak olan 2015 yılında bu ilklerden birincisi; genel seçimler sonrası hükümetin kurulamaması gerekçesiyle, cumhurbaşkanının yeniden (erken) seçim kararı almasıdır.

Kurucu kadrolarının, dünya genelinde 80’li yıllarda başlatılan kapitalizmin neoliberal politikaları bağlamında Türkiye’nin küresel sisteme entegrasyonunun tamamlanması sürecine talip olduğu AKP, kuruluşundan yalnızca 18 ay sonra, Kasım 2002 genel seçimlerinden küçük bir oy, ancak büyük bir milletvekili farkı ile çıkıp, tek başına hükümet kurdu. AKP kadroları, verdiği sözleri yerine getirmede oluşturduğu güvenle 2007 ve 2011 genel seçimleri sonrasında da tek başına hükümeti kurarken, aynı zamanda iktidar da oldu.

Bununla birlikte, yasamadaki çoğunluk, yürütmedeki devamlılık AKP’ye ondan beklenen görevler için yetmedi. Yargının kadroları da yapısı da bütünüyle değiştirildi. Devralınan ekonomik ve sosyal politikalar ulusötesi sermaye adına geliştirilerek, büyük bir titizlikle uygulanırken, bir yandan da devletin yeniden yapılanması da sağlandı. Asker vesayet AKP vesayetine dönüştürüldü.

Gelin görün ki toplumsal huzursuzluklar da artmaya başladı. İlk olarak, Mayıs 2013’te Gezi-Haziran İsyanı ile 80 ilde yaşanan hükümet karşıtı eylemler, Kürt sorununun siyasi çözümsüzlüğünün geldiği aşama, Mayıs 2015 tarihinde Bursa’da başlayıp diğer illere de yayılan otomotiv işçilerinin fabrika işgalleriyle devamlılık gösterdi ve 7 Haziran 2015 seçimlerinde beklenen oldu. AKP, 13 yıl sonra tek başına hükümet kurma olanağını yitirdi.

Bununla birlikte, cumhurbaşkanının siyasi manevraları, uluslararası destekler, MHP’nin açık desteği ve diğer muhalefet partilerinin öngörüsüzlüğü vb. faktörlerin etkisiyle, meclisteki partiler tarafından hükümet kurulamadı.

Siyasi tarihimizdeki 2015 yılında yaşanan ilklerden ikincisi ise 62. Hükümet’in Geçici Hükümet olarak 29 Ağustos 2015 tarihinde kurulması oldu. AKP o kadar hazırlıksızdı ki, partili milletvekilleri yanı sıra, bağımsızlardan da bakan atanması gereken kabinede yer alabilmeleri için üç AKP’li partilerinden istifa ettirilip, kabineye alındı.

Sistemin işleyişi göstermelik olarak sağlanmaya çalışılırken, bir yandan da muhalefetin baskı ve şiddetle susturulması, işlevsizleştirilebilmesi için bütün yollar denendi.

Başta Kürt illeri olmak üzere, ülke genelinde korku ve korkudan korkma halinin yaygınlaştırılması için büyük operasyonlara imza atıldı; 20 Temmuz’da Urfa Suruç’ta, 10 Ekim’de de Ankara’da muhalif olduğu bilinen, örgütlü halka yönelik katliamlar yaşandı.

1 Kasım 2015’de gerçekleştirileceği ilan edilen erken genel seçimler için AKP dışındaki partilerin tamamı neredeyse hiçbir açık alan toplantısı ve mitingi yapamadı. Sandıklara gidilene kadar korku, ölüm korkusu hem halk kitlelerine hem de siyasi partilere benimsetildi. Bütün yapılar can güvenliğini öncelemek zorunda bırakıldılar. Seçmenin siyasi tercihinin ortaya çıkacağı süreçte siyasetin bütün meşru öğeleri güvenlikle, korkuyla yer değiştirdi.

Seçimden çok kısa süre önce, dönemin Almanya Başbakanı Merkel’in ziyareti de Türkiyeli patronlar kulübünün açıklamaları da gösteriyor ki sandıktan çıkan ‘yeni’ sonuç hem emperyalistler hem onların taşeronu ülkemizdeki patronlar başta olmak üzere, cumhurbaşkanı için de AKP için de mutluluk verici oldu.

2002’de başlayan ‘tek başınalığını’, sıraladığımız heyetin ortak söylemiyle; ‘istikrar’ın devamlılığını demokrasiye, barışa, özgürlüğe dahası insanların yaşam hakkına rağmen sağlamış oldular.

Ancak, sandalye sayısıyla ne anayasayı tek başına değiştirebilme ne de referandum olanağı bulamayan ve Kürt illerinde kaybettiği milletvekilliklerini geri alamayan AKP, buralarda şiddet uygulamayı sürdürdü.

Kürt kentlerinde sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, bombalamalar, hizmet sunulamaz hale getirilen hastaneler, ölümler, öldürmeler devam etti. Aynı dönemde Ankara ve İstanbul’da kent merkezlerindeki bombalı saldırılar onlarca yurttaşımızın ölümüne neden oldu. İnsanlar işe gitmekten, sokağa çıkmaktan bile korkar hale getirildi.

İşte, 11 Ocak 2016 tarihinde kamuoyu ile paylaşılan bildiride, Cizre, Nusaybin, Silopi, Sur, Şırnak ve Yüksekova kent merkezlerinde 6 aya yaklaşan başta yaşam hakkı ihlali olmak üzere, hak ihlallerinin devlet, hükümet tarafından önlenmesi talep edildi.

Esas olarak söz konusu talebin dayanağı, Anayasamız ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1978 yılındaki 33/73 ve 1984 yılındaki 39/41 sayılı kararları ile 10 Aralık 2010 tarihinde yayımlanan Santiago Bildirgesi’nin 5. ve 13. maddelerinde tanımlanan “doğuştan barış içinde yaşama hakkı, bu hakkın devlet tarafından sağlanması ve korunması ile devletin halkını düşman görmeme” saptamalarıydı. Metnin imzacıları, yurttaşı oldukları devletten evrensel bir hakkı ve anayasal kazanımı yaşama geçirmesini talep etti.

Akademisyenlerin odalarında, bilgisayarlarının başında imzaladıkları yüzlerce imza metni var. Çünkü akademisyen, yalnızca bilimsel bilgi üreten değil, üretmiş olduğu bilimsel bilgiyi çeşitli yollarla toplumla paylaşma vb. toplumsal sorumluluğu da olandır. O nedenledir ki toplumun büyük bölümünün içine sokulduğu korku ortamına rağmen, “korkudan korkmayarak” bu bildiri üretilmiş ve barış içinde yaşama hakkı, bunu sağlamak ve korumak sorumluluğunda olan muhatabından talep edilmiştir.

Ancak, görebildiğimiz kadarıyla bu bildiri, ülkemiz akademi tarihinde ilk defa konuyu muhatabıyla tartışıyordu. Savaşı durdurun, katliamları durdurun, barış gelsin talebini yurttaşı olma bağlamında devletten doğrudan talep eden bir bildiriydi. Bu nedenle, içeriği itibarıyla, Türkiye üniversitelerinde akademisyenlerin dolaysız, dolayımsız, doğrudan devletten toplumla ilgili ilk toplu talebi olarak tarihteki yerini almış oldu.

Bu durum, Türkiye akademi tarihinde bir ilk olma özelliği taşıyor. Çünkü, önceki bildirilerde de barış isteniyordu, ama hep “sen silahları sustur, sen de masaya çağır” denerek. Oysa bu bildiri, akademisyenlerin bir yurttaş olarak bütün halkların, grupların ve bireylerin devlet tarafından düşman-olarak-görülmeme ve adil, sürdürülebilir ve kalıcı barış içinde yaşama hakkını talep ediyor, bunun sağlanması ve korunması sorumluluğunun devlete ait olduğunu söylüyordu. İmzacılara yönelik tasfiyenin, “yaşayan ölüler” haline gelmeleri için yürütülen gözü kara ısrarın altında yatan öncelikli neden de budur.

“Bu suça ortak olmayacağız!-Em ê nebin hevparên vî sûcê!” başlıklı bildiri, ülke genelinde örülmüş olan korku duvarına atılan kocaman bir taş parçasıydı ve orada büyükçe bir çatlak oluşturmuştu, duvarın sahiplerinde ciddi bir panik yaratmıştı. Devletten yükümlülüklerini yerine getirmesini talep ediyordu. Etmeye de devam ediyor…

Yeni Özgür Politika


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar