Vahşilik ile disiplin arasındaki gerçek bağlantı

Vahşilik ile disiplin arasındaki gerçek bağlantı

Herkes kaldırımın sağından gidiyor ki kalabalığın birbirinin yanından geçip giden bu iki akıntısı birbirini engellemesin. Ama yine de kimsenin aklına, öbürüne bir kez bile olsun bakmak gelmiyor. Bu tek tek kişilerden ne kadar çoğu küçük bir alana sıkıştırılırsa, kendi özel çıkarlarına dalmış insanların vahşi kayıtsızlığı ve kendini duygusuzca yalıtması da o kadar çok tiksindirici ve yaralayıcı olur.

Genç Marx’ın ‘Paris Esrarı’ ile hesaplaşmaya girmesi bir rastlantı değildir. Marx, zamanın estetik sosyalizminin yaranmaya çalıştığı şekilsiz kitleden demirden bir proletarya dövmeyi daha başından bir görev saymıştı. Bu nedenle Engels’in gençlik yapıtında kitleler üzerine yaptığı belirlemeler ne kadar utangaç olursa olsun, Marx’ın temalarının başlangıcıdır. İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’nda şöyle der:

Sonun başlangıcı bile gelmeden, kırın en ufak işaretini görmeden saatlerce dolaşabileceğiniz Londra gibi bir şehir gerçekten son derece kendine özgüdür. Bu devasa merkezileşme, bu üç buçuk milyon insanın bir noktaya yığılması, bu üç buçuk milyonun gücünü yüz kat arttırmıştır… Ama bunun bedeli ancak sonradan anlaşılır. Ana caddelerdeki kaldırımları birkaç gün boyunca çiğnedikten sonra… ancak o zaman, Londralıların en iyi insani özelliklerini şehirlerinde kaynayan tüm uygarlık mucizelerini yaratmak için feda etmek zorunda kaldıklarını, içlerinde uyuklayan yüzlerce yaratıcı gücün hareketsiz kaldığını ve bastırıldığını fark ederiz… Caddelerdeki koşuşturmada bile bir tiksindiricilik, insan doğasını ayaklandıran bir şeyler vardır. Birbirini itip kakan tüm sınıf ve gruplardan bu yüz binlerce insan; bunlar aynı nitelik ve yeteneklere sahip, mutlu olmayı aynı ölçüde isteyen insanlar değil mi?.. Ama yine de sanki ortak hiçbir şeyleri, hiçbir bağları yokmuşcasına birbirlerinin yanından geçip gidiyorlar. Aralarındaki tek anlaşma da zımni: Herkes kaldırımın sağından gidiyor ki kalabalığın birbirinin yanından geçip giden bu iki akıntısı birbirini engellemesin. Ama yine de kimsenin aklına, öbürüne bir kez bile olsun bakmak gelmiyor. Bu tek tek kişilerden ne kadar çoğu küçük bir alana sıkıştırılırsa, kendi özel çıkarlarına dalmış insanların vahşi kayıtsızlığı ve kendini duygusuzca yalıtması da o kadar çok tiksindirici ve yaralayıcı olur.

Boşuna değildir Marx’ın, zanaatkarın emeğinin çeşitli anları arasındaki akıcı bağı vurgulaması. Bu bağ, kayan bantta çalışan fabrika işçisinin karşısına başına buyruk, şeyleşmiş biçimiyle çıkar. Üzerinde çalıştığı nesne işçinin eylem alanına omun iradesinden bağımsız olarak gelir ve aynı keyfilikle terk eder bu alanı.

Şöyle yazar Marx: “Kapitalist üretimde ortak olan şudur: İşçi çalışma koşullarını değil çalışma koşulları işçiyi kullanır. Ancak bu tersine dönüş ilk kez makineleşmeyle birlikte teknik anlamda ellle tutulur bir gerçeklik kazanır.” İşçiler “kendi hareketlerini bir otomatın biteviye hareketiyle” eşgüdümlemeyi makine kullanarak öğrenirler. Bu sözlerle, Poe’nun kalabalığa yüklemek istediği saçma bir örneklik aydınlatılmış olur. Bu giyimde ve davranıştaki bir örneklik, özellikle de yüz ifadelerindeki bir örnekliktir. Gülümseme düşündürür insanı. Muhtemelen bugün “gülümsemeye devam et!” diye ifade edilen şeydir bu; orada da mimik bir tampon işlevi görür.

Yukarıda değinilen bağlamda, “makine başındaki tüm çalışmalar işçinin önceden terbiye edilmesini gerektirir” denmektedir. Bu teriye, talimden farklı tutulmalıdır. Zanaatta tek başına belirleyici olan talimin, manifaktürde hala yeri vardı. Bu temel üzerinde “her özel üretim dalı deneyimle kendine uyan teknik biçimi bulur ve yavaş yavaş bunu mükemmelleştirir”. Ama “belli bir olgunluğa ulaşır ulaşılmaz” buna hızla sabit bir biçim verir. Öte yandan aynı manifaktür “el attığı her zanaatta, zanaat sisteminin kesinkes dışladığı vasıfsız işçi denen bir sınıf yaratır. Tamamen tek yanlı kılınmış uzmanlığı bütünsel iş yeteneğini yok etme pahasına bir hünere dönüştürdüğünde, her türlü gelişmeden yoksunluğu da bir uzmanlığa dönüştürmüş olur. Hiyerarşiye bu kez vasıflı ve vasıfsız işçi şeklindeki basit ayrım da eklenir.” Vasıfsız işçi, makinenin terbiyesiyle değerinden en çok yitirmiş olandır. Çalışması deneyimden tecrit edilmiştir; artık burada talimin hiçbir söz hakkı kalmamıştır.*

Lunaparkın çarpışan otolarında ve benzer eğlencelerinde başardığı, vasıfsız işçinin fabrikada maruz kaldığı terbiyenin örneğinden başka bir şey değildir. (Bu tadımlık örnek bazen tüm programın yerine geçti, çünkü sıradan insanın lunaparkta öğrenimini görebildiği eksantriklik sanatı, işsizlikle eşzamanlı olarak yayıldı.) Poe’nun metni, vahşilik ile disiplin arasındaki gerçek bağlantıyı anlaşılır kılıyor. Poe’nun yayaları artık otomatlara uyarlanmış, kendilerini sadece otomatik olarak ifade edebiliyormuş gibi davranırlar. Davranışları şoklara bir tepkidir. “Onlara çarpıldığında çarpan kişiyi derin bir temenna ile selamlıyorlardı.

(*) Sanayi işçisinin eğitim süresi ne kadar kısaysa askerinki o kadar uzun olur. Talimin üretim pratiğinden yıkım pratiğine kayıyor olması belki de toplumun toptan savaşa hazırlığının bir parçasıdır.

[Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk]


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar