Ya canını ya “özgürlüğünü”!

Ya canını ya “özgürlüğünü”!

Toplumun yüzde 64’ünün iptaline cepheden karşı çıktığı İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi “eşcinselliği teşvik ediyor, aile yapısını bozuyor” gibi nefret söylemleriyle savunuldu. Başta kadınlar olmak üzere ayrımcılığa uğrayan ve nefret söyleminin hedefi durumundaki kesimler de elbette boş durmayacak! Burjuvazinin devleti, kadınların yapıcı olduğu kadar yıkıcı gücünün de farkında, zaten bütün korkuları da bundan!

İktidardaki AKP-MHP-Ergenekon faşist kliğinin toplumsal krizi zorbalıkla denetim alma çabasından kadınların payına İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması düştü.

Cinsiyet eşitsizliği temelinde gelişen tüm şiddet biçimleri başta olmak üzere, toplumsal olarak dezavantajlı konumdaki bütün kesimlerin can güvenliğinin sağlanması, kadının üretim alanları ve tüm toplumsal ilişkiler içinde cinsiyetinden kaynaklı olarak maruz kalacağı her türlü ayrımcılık ve çok yönlü şiddete karşı korunması gibi yükümlülükler getiren bu Sözleşme’nin şimdi iptal edilmesinin pekçok güncel nedeni var elbette.

Bu saldırı sadece kadınlara yönelik bir saldırı değildi. Kadın hareketi başta olmak üzere bütün toplumsal direniş dinamiklerinin şimdiye kadar dişle tırnakla kazandıkları haklardan, mevzilerden sökülüp atılmasının, daha derin bir şiddet ve boyun eğme sarmalının dayatılacağının ilanıydı bu. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde eski cenderelere girmeyi reddeden kadınların önüne bu “ölümlerden ölüm beğen” seçeneği konuluyor: Ya canını ya “özgürlüğünü”!

Türkiye’de geçen Temmuz’dan bu yana ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilen, toplumsal nabzı yoklayarak yol almaya çalışılan İstanbul Sözleşmesi’nden neden çıkıldı? Kadınlara, kadın hareketine yönelik irili ufaklı çarpışmalarla yürümek varken faşist koalisyon neden topyekun bir savaş ilan etti?

İstanbul Sözleşmesi neden gericiliğin bu kadar ısrarla hedefinde? O kendi başına bir koruma kalkanı mı sağlıyor? Bu sözleşmenin kağıt üzerinde varlığı ya da yokluğunun tek başına bir güce/etkiye sahip olmadığını yaşamımızdan da biliyoruz. O sözleşme yürürlükteyken de kadınlar her gün öldürülüyor, tacize ve tecavüze uğruyor, üretimden dışlanıyor, hayatın her alanında eşitsizlik yaşıyorlardı. Fakat sözleşmenin felsefesi güçlü bir hukuki ve moral dayanaktı. Bu noktada Sözleşme’nin felsefesi önemliydi. Neydi bu felsefe? Cinsiyet temelli tüm şiddet biçimlerine karşı devlete yükümlülükler atfetmesi, kadının işyerinde, okulda, toplumsal hayatın her alanında cinsiyet eşitsizliği nedeniyle uğradığı baskı ve şiddete karşı korunması ve buna dair devlete görev yüklemesidir. Şiddete uğrayan, tecavüze maruz kalan kadınlara, istismar edilen çocuklara, cinsel tercihleri (LGBTİ+’lar) ya da etnik farklılıkları nedeniyle ayrımcılıkla karşılaşan ve saldırıların hedefi olan toplumsal kesimlerin korunması için devletin üstlenmesi gereken görevlerin altını çizmesidir.

Daha özet bir anlatımla onun felsefesi, kadına yönelik şiddetin kadın erkek eşitsizliği ve kadınlara dönük ayrımcılıktan kaynaklandığı tespitinden çıkış alır.

Sadece Türkiye’de değil Polonya’sından Meksika’sına bütün ülkelerde gericiliğin hedefini de bu felsefe, kadının erkekle eşit sayılmasına bile tahammül edememek oluşturuyor. Dünyanın hemen her yerindeki gerici-ırkçı-yobaz-faşist kesimleri kolektif tutum almaya yönelten bu bütünlüktür. Kadına erkeğin malı, onun buyruklarına uymak zorunda olan bir köle gözüyle bakan gericilik İstanbul Sözleşmesi’ni işte bu yüzden hedef alıyor.

Sözleşme kadına dönük şiddet tanımını, görünür fiziksel şiddetin ötesine taşıyıp, ekonomik-cinsel-psikolojik şiddet düzlemine çıkarıyor. Bu şiddet biçimlerine karşı mücadelenin dört ayak üzerinde yükselmesini öngörüyor: “Önleme, koruma, kovuşturma ve destek politikaları.”

Kadınların toplumsal değişim ve altüst oluşlar içinde yaşadıkları dönüşüm ve farklılaşmayla kazandıkları nispi özgürlüğün sistemin temellerini oluşturan aileyi, alışılmış tüm gerici değerler sistemini ve dolayısıyla sistemin kendisini tehdit edeceğinden ürküyor, kadına eşit insan muamelesi yapılmasının tüm bu değerler sisteminin altüst olması anlamına geleceğini düşünüyorlar.

Öğrenilmiş çaresizlik: Toplumsal cinsiyet rolleri

“Toplumsal cinsiyet” rolleri kadın ve erkeğe dayatılan, adeta genetik kodlarına işlenen ezici bir handikaptır. Dünyaya sadece o gözlüklerle bakan bireylerin oluşturduğu toplumlar, bütün temel alanları ve mekanizmaları içselleştirilmiş bu kalıplarla okumaya yönlendirilir. Temel toplumsal-kültürel ve ahlaki kodlar gibi toplumsal cinsiyet kodları da doğuştan getirilmez, sonradan enjekte edilir. Sistemin sorunsuz işlemesi, kapitalizmin çekirdek üretim ve iktidar birimi olan ailenin verili işbölümü çerçevesinde en “elverişli” ve “işlevli” bir parçası olarak rolünü oynayabilmesi vazgeçilmez önemdedir, dolayısıyla önündeki bütün engeller bertaraf edilmelidir. Bu, kadının köleleştirilmesi ve hem erkeğe hem sisteme bağımlı hale getirilmesinin adıdır. Bütün sömürücü sistemler açısından ailenin temel işlevi budur.

Kadını aileye bağlayan, onu bağımsız bir birey olarak değil aileyle anıp anlamlandıran saldırganlığın esas derdi budur. Onu ekonomik, sosyal, ahlaki olarak aileye bağlayan zincirlerin herhangi bir şekilde gevşetilmesidir.*

Lenin’in “kadının içinden çekilip çıkarılması gereken bir ahmaklık alanı” olarak tanımladığı aile, kadının her bakımdan zincirlendiği en temel kurumdur. Ev dışında üretimde yer alsın almasın, kadından beklenen “aile”nin bütün fertlerinin ertesi günkü işgücünün yeniden üretimindeki rolünün biteviye tekrarlanmasıdır. Çalışan kadınlar bu işlere günde 3.5 saat, çalışan erkekler ise 45 dakika ayırıyorlar.** Çalışmayan kadınlar ise 5 saati bezdirici bir ritimle tekrarlanan bu işe heba ediyorlar.

Aile neden “kutsal”

Cinsiyet eşitliği vurgusu, bunun hayatın her alanında, fabrikadan okula, sokaktan aile içine kadar genişleyen bir manzume şeklinde tanımlanması devlete bu eşitlik temelinde görev ve yükümlülükler getiriyor.

“Kadın ile erkek eşit değildir” diye fetva verildiğinde bu yönlendirmenin başka sonuçları da oluyor. Neoliberalizmin krizi, adeta soluk alamaz hale gelen kadının sırtına devletin daha fazla yük bindirmeye çalışmasına neden oluyor. Burjuvazi ve devletinin kadının sırtına daha fazla abanması demek, erkeğin malı -yani kölesi-, ailenin temel taşıyıcı kolonu, çocukların annesi, yaşlıların hemşiresi, aşçı ve hizmetçi işlevleriyle zaten tükenen kadına bunların daha katmerli olarak dayatılmasıdır. Hayatın her alanında yaşanan ayrımcılığın temellerinden biri de burada yatmaktadır. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi, kadınların üretimde yer aldıklarında “eşit işe eşit ücret” talebinin de dayanağıdır.

Eşitsizliğin ortadan kaldırılması talebi kadınların eşitlik mücadelesinin can alıcı noktalarından biridir. Çünkü kapitalizmin özel mülkiyet dünyasının bütün sömürü mekanizmaları bu eşitsizliği üretir ve pekiştirir.

Çünkü aile, devletin -ve özel mülkiyet ekonomisinin- en küçük birimi, dolayısıyla egemen sınıfın ve devletinin en temel egemenlik aygıtlarından biri olarak tarihsel bir işleve de sahiptir. Bu işlev, evde erkeğin baskın çıkarının ve egemenliğin koşullarının sürekli üretilmesini ve diri tutulmasını gerektirir. Özetle, özel mülkiyetin, dolayısıyla toplumsal gücün büyük bölümü -iktidar- hala erkeklerin elindedir.

Çünkü kapitalizmin işçinin ertesi günkü işgücünün üretimini garanti edecek bu “çelik” çekirdeğe, görünmez enerjiye ihtiyacı işte bu nedenle hayatidir. Sistem kendi çıkarları temelinde biçimlendirdiği ve her yeni üretim biçimine uyarladığı ilişkiyi yeniden üretimin temel alanı “aile” üzerinden kurmaktadır.

Yapıcı ve yıkıcı güç!

Bundan türeyen bütün eşitsizliklerin ve ayrımcılıkların, taciz ve cinayetlerin, istismar ve vahşi işkencelerin yeşerdiği zemin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeni saldırı biçimleriyle “zenginleştirilerek” kalıcılaştırılmak istenmesidir. Kadınları ya da farklı cinsel tercihi olan bireyleri, kimliği, kişiliği, hayatı, sözü, gelecek tasavvuru olan, erkeklerle eşit özneler olarak değil devletin ve erkeğin tasarrufunda “etinden sütünden tüyünden” yararlanılacak varlıklar olarak aileye zincirlemeye çalışmak nafile bir çabadır.

Toplumun yüzde 64’ünün iptaline cepheden karşı çıktığı İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi “eşcinselliği teşvik ediyor, aile yapısını bozuyor” gibi nefret söylemleriyle gerekçelendirilip savunuldu. Türkiye’de her güne bir kadın cinayeti düşüyor. Kadınların yüzde 41’i cinsel saldırıya, yüzde 93’ü ise tacize maruz kalıyor. 10 yıldır yürürlükte olduğu halde doğru dürüst uygulanmadığı için kadın cinayetlerinin yüzde 1.400, tacizlerin yüzde 700 arttığı veriyken kadınlara, çocuklara, LGBTİ+’lara şimdiye dek yaşatılanlar da bir yana, fesih kararının ardından sonuçlarının ne olacağı kimse için sır olmasa gerek.

Bu saldırganlığın burada kalmayacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok! Başta kadınlar olmak üzere ayrımcılığa uğrayan ve nefret söyleminin hedefi durumundaki kesimler de elbette boş durmuyor, boş durmayacak. Burjuvazinin devleti, kadınların yapıcı olduğu kadar yıkıcı gücünün de farkında, zaten bütün korkuları da bundan!

(*) AKP iktidarında kadın meseleleriyle ilgili bakanlık, stratejik konumlanışa, verilmek istenen imaja, kadınları yedekleme politikalarına bağlı olarak sık sık değiştirildi. Önceleri “Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı” idi. 2011’de adı değiştirilerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yapıldı. Bununla da yetinilmedi. 2018’de Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çevrildi.

(**) Oxfam’ın araştırmasına göre, “Bu işlerin ücretsiz olarak üstlerine yıkıldığı kadınların tümü eğer tek bir şirket için çalışıyor olsaydı, söz konusu şirketin yıllık cirosunun Apple’ın cirosunun 43 katına denk gelecekti. Bu, dünyadaki ilk 50 şirketin toplam cirosundan fazla”.

Ortalama 8 saati işyerinde geçiren erkek, bir masada boş boş oturuyor olsa bile “çalışıyor” kabul edilir. Kadın ise evde sabahın köründen gece yarısına kadar çalışır. Ne tatil bilir ne paydos saati vardır. Ev ahalisinin beslenmesi, bakımı, gündelik ihtiyaçlarının karşılanması, evin çekip çevrilmesi bütünüyle kadının omuzlarındadır. Bunların üzerine bir de çocuk doğurup onların ve yaşlıların bakımı da kadının işidir. Evde kadına biçilen roller sadece tüketici körleştirici işleri yerine getirmek için koşturup durmakla da sınırlı kalmaz. İçinde hangi fırtınalar esiyor olursa olsun aile fertlerine karşı müşfik, anlayışlı ve sabırlı olması beklenir; mutfakta “becerikli”, sokakta “edepli”, yatak odasında ise “işveli” olması beklenir.


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar