Yüzeye Vuran Dip Dalgaları

Yüzeye Vuran Dip Dalgaları

Son birkaç yıldır tüm topluma kabus gibi çöken baskı ve zulme karşı umutları, bu umutların gerçekleşmesi için yeri geldiğinde kitlelerin militanlaşmasını, bu uğurda dişe dişe çarpışmayı göze almalarını yok saymak kesinlikle aymazlıktır!

Cihan Çetin

Alınteri sitesinde Eylül sonunda yayınlanan “Girilen seçim hattına dair” yazısında bazı öngörülerde bulunmuştuk. Yazıda özetle;

-Burjuva hükümet cenahının verebileceği bir “havuç” kalmadığı için elinin sürekli “sopa”ya gideceği, 

-Burjuva muhalefet cenahının, kendi tabanı da olsa, kitlelerin önüne kendi elleriyle set çekeceği, 

-HDP cenahının ise “meclise hapsetmeye” çalıştığı sol-sosyalist ve devrimcilerin bu hat üzerinden bir pozisyon almak zorunda kalacağından bahsedilmişti. 

Türkiye’de krizin artık saklanamaz durumdaki şiddetine bakıldığında, bugün dip akıntısı olarak görünen birçok durumun yüzeye tahmin edilenden de çok daha hızlı çıktığı – çıkacağı bir sürece girdiğimizi söyleyebiliriz. 

HDP ve Sol-Sosyalistler 

Sondan başlayalım:

HDP’nin seçim-sandık odaklı stratejisi elbette bir dip akıntısı değil, eli kulağında bir durumdu. Nitekim HDP, 27 Eylül’de 11 maddelik Demokratik Tutum Belgesi”ni açıkladı. Yeni hemen hiçbir şeyin olmadığı deklarasyona baktığımızda HDP’nin seçime endeksli parlamentarizm batağından çıkmak için bağımsız bir siyaset ve iradi bir çaba göstermeyeceği ayan beyan görülmektedir(*).

HDP’nin deklarasyonundan çok kısa bir süre sonra, 4 Ekim’de, bu sefer Selahattin Demirtaş “emekçilerin karşısına ortak bir tutum belgesi ile çıkılmalı” diyerek “parti, hareket, kişi ayrımı yapmaksızın” tüm sol-sosyalist güçlere bir “konferans” çağrısında bulundu. Demirtaş’ın çağrısı ayrı bir yazı konusu olmakla beraber sol-sosyalistlerin yapacağı konferansın “temel hedefi” olarak “meclise, bürokrasiye ve iktidara olabildiğince nitelikli, birikimli sol, emekçi kadroyu taşıyabilmek” biçiminde tarif etmesi Demirtaş’ın da sol-sosyalist güçlere biçtiği misyonu (!) göstermesi bakımından önemli.  

HDP burjuva muhalefete yedeklenmeyi merkeze alan bir hatta yürümek istese bile,  devletin girişeceği yeni saldırılar -ki  girişileceği görünüyor- HDP’nin güle oynaya yürümek istediği parlamentarizmin gül bahçesinde dikenden daha büyük zorluklar çıkaracaktır. 

Sol görünümlü Sağ: CHP

CHP’nin krizin de etkisiyle arkasına aldığı güç ile sergilediği muhalefet son aylarda hız kesmeden devam ediyor. Ancak bu muhalefet tarzının önündeki en önemli engel bizzat krizin yarattığı koşullar ve krize karşı toplumsal kesimlerde artık bastırılamaz hale gelen hatta bastırılmak istenmeyen tepkiler olacaktır. 

İstanbul Büyükada’da Erdoğan’ın oğlu Bilal’in başında olduğu TÜGVA’ya peşkeş çekilen iskele kafenin 6 Ekim’de boşaltılması sırasında yaşananlar bu bağlamda ilginçtir. Boşaltmaya karşı polis devreye sokulunca iskele civarındaki insanlar birdenbire “Hak, Hukuk, Adalet” sloganlarıyla fiili eylem yaptı. Eylem Türkiye gündemine anında girdi. Eylem devam ederken İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu başta olmak üzere CHP yönetimi bir yandan eylemcilerin yanında durur gibi gözükürken diğer yandan olayların “büyümesinin” önüne set çektiler.

Ancak bu tür eylemlerin önüne CHP’nin set çekmesi ile ilgili esas ilginç gelişme, Büyükada’daki olaylardan üç gün sonra kendisini gösterdi. Kılıçdaroğlu, çalıştıkları ve yaşadıkları yerlerin yıkıldığı, gözaltı ve tutuklamalarla perişan edilen atık kağıt toplayıcılarını ziyaret etti. Ziyaret sırasında Kılıçdaroğlu -hükümet olurlarsa- vaatlerini sıraladıktan sonra hiç lafı dolandırmadan esas meseleye daldı: Atık kağıt işçilerinin polise gösterdikleri tepkileri haklı bulsa da “polise karşı gelmemeleri, ortalığı yakıp yıkmamaları, aksi halde haklıyken haksız konuma düşeceklerine” dair uzun bir diskur çekti. 

CHP yönetimi hem kendi tabanlarının hem de toplumun öfke birikiminin boyutlarını elbette görüyor. Bu iki olay da gösteriyor ki CHP, seçimi dışarıda bırakabilecek her türlü toplumsal hareketin önüne hükümetten da önce canhıraş bir şekilde barikat olacak. Odağını tümüyle seçime endeksleyen CHP, inançlı bir Hristiyan gibi “tokat atana öteki yanağı uzatmayı” temel bir strateji olarak benimsediğini her gün yeni kanıtlarıyla gösteriyor. 

İktidarın Eli: AKP-MHPErgenekon

AKP-MHP-Ergenekon faşist bloğu elindeki sopayı bildik mecralarda (#Barınamıyoruz #Yurtsuzlar hareketinde, Boğaziçi öğrencilerinde, işçi-emekçi eylemlerinde, 10 Ekim anmasında…) kullanmaya devam ettiği gibi krizin getirdiği noktada yurt içi ve de yurt dışında çok ciddi saldırı hazırlıkları içindedir. 

AKP-MHP-Ergenekon bloğu, dahil olduğu savaş bölgelerinde uzun bir süredir emperyalist ABD ve Rusya arasındaki çatlaklardan ilerlemeye çalışıyordu. Ancak son bir yıldır özellikle Suriye ve Libya’da manevra alanı iyice daraldı. Öyle ki, daha önce işine yarayan zigzaglarda artık her seferinde ya ABD’ye ya da Rusya’ya toslar hale geldi. Bu sıkışmanın bir sonucu olarak geçtiğimiz hafta (13 Ekim’de) Dışişleri Bakan’ı Çavuşoğlu Suriye’de “kendi göbek bağımızı kendimiz keseriz” diyerek müttefiklerine bir tür racon kesti. 16 Ekim’de basına yansıyan haberlere bakıldığında, Türk Devleti’nin Rojava’ya yeni bir askeri operasyon yapacağı artık neredeyse kesinleşti. 

“Racon kesti” diyoruz, çünkü Türk Devleti, Ekim ayı sonunda saldırı başlatacaklarını dünya aleme “ilan” etse de G-20 zirvesini “bekleyeceklerini” söyleyerek aslında “icazet almak” istediklerini de beyan etmiş oldu. İktidar krizin baskısıyla ülke içindeki tepkileri başka yöne kaydırmayı hedefleyen bir saldırganlık düşünse de, Türk burjuva devletinin emperyalizmin icazet sınırlarını aşacak bir adım atması pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle şu sıralar emperyalistlerden, “terör” bahanesiyle Suriye’nin kuzeyine iç siyaset malzemesi yapacak düzeyde bir saldırı iznini koparmak için debelenmekle meşgul. Emperyalist güçler arasındaki dengelerin neye ne kadar olanak vereceği şu an meçhul olsa da, Merkel’in “veda” ziyareti bile rejimin yine göçmen kartını kullanarak Rojava’ya saldırı için Batı emperyalizminden bir şeyler koparacağının göstergesi olarak karşımızda duruyor. 

AKP-MHP-Ergenekon bloğunun ülke içinde hazırlandığı saldırı noktalarından birini de hapishaneler oluşturuyor. Sol-sosyalist çevreler ve HDP’nin de hâlâ yeterince ciddiye almadığı bu saldırının belirtileri son zamanlarda arttı.

Zaten toplumsal-ekonomik kriz ne zaman çığrından çıksa faşist rejim hapishaneleri özel olarak hedef alır. Bu saldırılarla, kriz anlarında harekete geçmesi beklenen kitlelere bir gözdağı verilir. (**) “Hapishaneye düşme” korkusu alevlendirilmeye çalışılır. Dolayısıyla hapishanelerde giderek tırmanan baskı ve saldırıları, günde üç kez arama ya da hücrelerdeki paspas sopalarını dahi toplama türünden kışkırtıcı uygulamaları “olağan işler” olarak görüp kayıtsızlıkla karşılama vahim bir duyarsızlık anlamına gelmekle kalmaz, vahim bir siyasi körlük anlamına da gelir. (***)

Faşist rejimin hem Kuzey Suriye’ye hem de hapishanelere bir şekilde saldırması durumunda sol-sosyalist cenah ve HDP, uzlaşmacı “hem o hem o” çelişkisi yerine “ya o ya o” çelişkisiyle karşı karşıya kalacaktır. Ya kitlelere öncülük iddiasını taşıyan bu güçler bu çelişkiyi devrimci militan bir tercihte bulunarak çözeceklerdir ya da bu çelişki ona rağmen durumu hâlâ idare edebileceği yanılsamasını sürdürenleri çözecektir!..

Süreç çok hızlı ve şiddetlenerek ilerlemektedir. Son birkaç yıldır tüm topluma kabus gibi çöken baskı ve zulme karşı umutları, bu umutların gerçekleşmesi için yeri geldiğinde kitlelerin, grupların militanlaşmalarını, bu uğurda dişe dişe çarpışmayı göze almalarını yok saymak kesinlikle aymazlıktır! Kitlelere bakmak, onları dinlemek, onlara öncü olmak yerine kitleleri kendi kafalarındaki liberalizm bataklığına doğru ısrarla ve bilinçli bir şekilde çekiştirmek, ittirmek -diğerlerini şimdilik görmezden gelelim-, sol-sosyalist ve Kürt siyaseti için sonuçları çok ağır tarihi bir hata olacaktır.

Hem bugüne hem de tarihe karşı hata yapma lüksümüz ise artık yok düzeyindedir!

(*) “… Toplumun adeta nefessiz bırakıldığı, ekonomiden siyasete birçok alanda enkaz yaratıldığı bu günlerde, halkta oluşan genel beklentinin, acil bir demokratik değişim ve dönüşüm ihtiyacı ve talebi çerçevesinde geliştiğini tespit ettik.

Önümüzdeki dönemin ve seçimlerin demokratik cumhuriyetin oluşması açısından, tarihimizin en önemli dönemeçlerinden biri olarak nitelendirildiğini gördük. Bu anlamda seçimlerin yeni bir başlangıç, sorunların çözümü için demokratik yolların açılması imkânı olarak da değerlendirildiğini tespit ettik.” (HDP’nin Demokratik Tutum belgesinden)


(**) Doğruluk tartışmasını bir yana bırakırsak,  “siyasilere suikast” haberlerinin aynı dönemde dolaşıma sokulması da dikkat çekicidir.  F tipi cezaevlerinin apar topar açılmak istenmesiyle 19 Aralık katliamının 2001 Şubat’ında patlak veren büyük krizin hemen öncesine denk getirilmesi, Türk burjuva devletinin büyük kriz evreleri ya da hemen öncesinde neleri göze alacağının, nelere hazırlandığının somut göstergelerinden biri olarak hatırlanmalıdır.

(***) Hatırlanacağı üzere bundan birkaç ay önce, bir twitter sohbet odasında bir kişi, cemaatten dolayı hapishanelerde kalanlara yönelik olarak “vatan hainlerini zehirleyecek yürekli bir gardiyan yok mu” demiş, bu faşist söylem o günlerde ciddi bir taraftar  kitlesi bulmuştu. 


Yorum yap

E-Mail adresiniz yayımlanmayacak. İşaretli alanları doldurmanız zorunludur *

Yanıtı iptal et

İlgili yazılar